.

.
.

12 Nisan 2010 Pazartesi

HİŞT, HİŞT

Vyacheslav Shevchenko'nun bu tablosu benim olsa, çerçeveletsem (çerçevesi mor mu olsa?), hep gözümün önünde olan bir duvara (bilgisayar masasının üstüne mesela) assam, baktıkça baksam, özledikçe baksam, sevindikçe baksam, hüzünlendikçe baksam, kokusu burnuma gelse, kışın bile bahar olsa...

Baksam baksam, "Dünyayı güzellik kurtaracak" desem Dostoyevsky gibi, bazı insanların ve bazı kedilerin ne kadar ince fikirli, ne kadar zarif olduğunu düşünsem. Sonra blog aleminin benim leylaklarımdan bıkıp usandığına kanaat getirsem ama leylak mevsimi bitene kadar (ve belki bittikten sonra da) buna tahammül etmek zorunda olduklarını çıtlatsam hatta bunun marazî bir durum mu olduğundan şüphelensem, kendimi psikiyatrların hazık ellerine mi teslim etsem?

Ama önce vazoda hâlâ solmadan süzülmeye devam eden leylaklarımı koklasam ve şu şarkıyı arka arkaya dinlesem, dinlesem...

HİŞT, HİŞT

11 Nisan 2010 Pazar

ODADA LEYLAK KOKUSU VAR

Dündenberi böyleyim ve çok keyifliyim. Bir küçük demet leylak ve kokusu yetti bana...

10 Nisan 2010 Cumartesi

ÖZGÜRLÜĞE ÇEYREK KALA

Pasaklı kumrumuz Çiçek kız uçmaya hazır, son provalarını yapıyor. Ne ara büyüdü bilmem, daha birkaç gün önce "annesi kaçtı, aç kalıp ölecek" telaşındaydım. Derdim neyse, doğa uygun olanı yapıyor zaten. Çok geçmez Oktay Rıfat'ın "Vazife" şiirindeki gibi bu da gelir bizim balkona yavru çıkarmaya, ben yine düşerim tasalara...

"Nedir bu dünya hali
Nedir bu bozuk düzen
Dün çıktı yumurtadan
Bugün sevdalı kumru
.............
Bütün yük benim üstümde
Düşünmek lâzım hepsini ayrı ayrı
Dünyasından habersiz
Dünyaya gelen yavru
..............
Ayağı kanasa tilkinin
Bir hal olsa kuzuya
Oktay şu kurdun kuşun
Sana lâzım mı derdi"

Oktay RIFAT

9 Nisan 2010 Cuma

GÜZEL AYRINTILAR

Bugün öğleden sonra çok sevdiğim bir arkadaşımdaydım. Bir kutlama toplantısıydı bu. Mutfak becerisi çok yüksek olan arkadaşım döktürmüştü yine, kilolarımıza katkıda bulunduk. Yalnızca mutfakta değildir onun hüneri, çok orijinal objelere ve antikalara sahip arkadaşımın evinden birkaç detayı fotoğrafladım. Hep dış mekan, doğa fotoğrafları koyacak değilim ya, buyrun biraz da bu güzellikleri seyredin.









Bu tabaktaki "Ayran Çorbası". Erzurum usulü pişirilmiş, içine Erzurum'dan gelme "Aşotu" katılmış. "Aşotu" kişniş bitkisinin yapraklarına verilen yöresel isimmiş, meraklısı için açıklayayım.

Ve sadece bir kısmını gördüğünüz çay sofrası eşlikçilerimiz. Bunları yedikten sonra birkaç gün oruç tutmakta fayda olduğu kanaatindeyim. Siz ne dersiniz?

ŞARKILAR BENİ SÖYLER :)))

Sizler için iki şarkım var. Biri bestelerini çok sevdiğim rahmetli Necdet Tokatlıoğlu'nun. "Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok". İlkgençliğimin şarkısını çocukluğumun assolisti Behiye Aksoy seslendiriyor:

Artık Yeşerecek Bir Dalım Yok/Yağmurlar yağsada hoş yağmasa da/üç günlük ömrümü bir günde yitirdim/Yarınlar gelse de hoş gelmese de"

İkinci şarkı sevgili arkadaşım Asuman Yelen için. Müzehher Güyer'i sevdiğini biliyorum, bulabildiğim yegane şarkısı, taş plaktan kayıt, hafif hışırtılı, ses düğmesini kısmanız ricasıyla...

"Bakıp kır saçlarıma/Ah ettim yana yana/Anlaşıldı maziyi/Unutmak düştü bana"

Siz bunları dinlerken ben çıkayım biraz, akşama yeni fotoğraflarla gelirim, özleyin beni anacım...

8 Nisan 2010 Perşembe

KİTAPLAR, ÇİÇEKLER, ENGİNARLAR, AĞAÇLAR. OH LA LA!..

Dündenberi kitaplarla uğraşıyorum. Ankara'dan koca bir torba dolusu kitap getirdim, kitaplık sıkış-tepiş dolu, geçtim kitabı bloknot koyacak yer yok, kitaplık almaya kalksam dayayacak duvar yok. Bir haftadır üstüste sıralanmış çalışma masamın üstünde akibetlerini bekliyorlardı. Sonunda çözümü bir kısım kitabı salondaki vitrine taşımakta buldum. Yani artık vitrin kitaplığa dönüştü. Bu durum pek hoşuma gitmedi aslında, kitaplarla çevrili yaşamaktan hoşlanan biriyim ve bazılarının mekan değiştirmesini sevmedim. Kızını uzak mahalleye gelin vermiş analara döndüm. Üstelik konumu itibarıyla iki raf dolusu YKY'den çıkmış kitabın sürgüne gitmesi uygun bulundu tarafımdan ki en sevdiğim kitapların bir kısmı aralarında yer almakta. "47'liler" mesela, sonra "Gül Mevsimidir", "Behçet Necatigil şiirleri", "Amin Maalouf'lar". Yani elimi uzatınca alamayacağım artık. Çok zor çok, en az 20 adım yürümem gerekecek. Allah'tan reva mı bu şimdi, yazık bana :))

Bugün bizim mahallenin pazarıydı. Epeydir böyle renkli, cıvıl cıvıl, taptaze ve istediğini seçebildiğin bir pazara hasret kalmışım. Bir güzel turladım. Heryere olduğu gibi pazara da ilkbahar gelmiş. Tezgahlarda en çok yukarıdaki gerberalar ve aşağıdaki enginarlar mevcuttu.

Uzun zamandır ilk kez enginar aldım. Ankara'da büyümüş bir karasal kişi olarak benim enginarla tanışmam epey geç oldu, hep merak ederdim çocukluğumda ve ilk gençliğimde bu sebzenin neresi yenir diye; sonunda öğrendim hem neresinin yendiğini, hem lezzetini. Bugün değişik bir yemek denedim. Tijen hanımın blogunda sultani bezelye ile yapılan bir tarif okumuştum. Oradan hareketle ayıkladığım bezelyeleri ve iki adet enginar çanağını 2-3 kaşık zeytinyağı ve birkaç diş sarmısakla birlikte tuz ve biraz şeker ilavesiyle susuz olarak pişirdim. Tahminimin ötesinde lezzetli olmuştu bu basit yemek.

Öğleden sonra dışarı çıktığımda şu muhteşem ağaca rastladım. Bu yıl erken çiçeklenmiş. İsmi "Yalancı Orkide Ağacı". Hayli heybetli bir gövdesi var fotoğraftakinin, önünde bulunduğu apartmanın boyuna ulaşmıştı neredeyse. Çiçeklerinin üzerindeki teferruatı yakından görmenizi isterdim doğrusu, doğa usta bir ressam. Yarattığı tablolara bakmakla doyulmuyor.

Ben şimdi Nihal'in itirafı üzerine Bihter'in yüzünde oluşan ifadenin tadını çıkarmaya gidiyorum, kalın sağlıcakla...

7 Nisan 2010 Çarşamba

BİR İLKBAHAR SABAHI GÜNEŞLE UYANDIN MI HİÇ?

Hava bugün çakırkeyifti; ne yaptığı belirsiz, bir öyle bir böyle, şaşkın, kararsız. Sabah güneşle açtık gözümüzü, derken rüzgar çıktı. Saçlarınızı dağıtması ve serseme çevirmesi dışında üşütmeyen bir rüzgar. Bir gün önceden kızlarla sözleşmiştik öğlen yemeğinde buluşmak için. Netekim buluştuk. Denize nazır bir restoranın camekanlı terasına yerleştik. Karşımızda bulutlarla kaplı bir gökyüzü, muhteşem profiliyle Beydağları, üzerine cıva dökülmüş gibi gümüşi ışıltılarla parıldayan bir deniz. Eh, bir insan evladı daha ne ister bu manzaranın üstüne can sağlığından başka.

Biz istedik ama; bünyeye biraz kolesterol takviyesi ve Beydağları'na nazire olsun diye pek lezzetli bir "Gavurdağı Salatası".

Yemekler bitip çaylarımızı içerken yağmur başladı. Zamanlama güzeldi, yağmura demli çay yakışır.

Biz uzun uzun sohbet edip tenha restoranın sandalyelerini rahatça işgal ederken yağmur durdu, güneş çıktı tekrar. Tohumlarını döküp çiçek açmaya başlayan kartopu çalılarının yanındaki merdivenlerden tırmanarak ayrıldık restorandan.

Bitkiler yağmurda yıkanıp pırıl pırıl olmuştu.

Denizin ve dağların üstüne ağmış bulutlar şu türküyü getirdi aklıma:

"Dumanlı başları göklere ermiş
Yedi renk üstüne hareli dağlar
Yanyana yaslanmış, elele vermiş
Ezelden ebede sıralı dağlar"

Not: Headerimi beğendiniz umarım. Sağolsun kızkardeş ta Ankara'dan fotoğraflayıp yolladı bu leylağı. Huzurunuzda kocamaaaan öpüyorum onu...