.

.
.

21 Mart 2010 Pazar

AÇMIŞTIK, KAPATALIM BARİ DEDİK...

Bir Ankara Film Festivali'ni daha tamamına erdirdik Allah'ın izniyle. Film izleyen kalabalığa bir katkım olmadıysa da açılışta bulunmuş bir şahsiyet olarak ödül törenine de katılıp düzenleyicileri varlığımdan mahrum etmedim. Bu tören de diğeri gibi Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonu'ndaydı. Öncesinde nedense sanatçıların pek itibar etmediği yarım saatlik bir kokteyl vardı. Gözüme çarpanlar "En iyi kadın oyuncu ödülü"nü alan Saadet Işıl Aksoy, "En iyi yardımcı erkek oyuncu" seçilen Volga Sorgu, Avrupa Yakası'nın Fatoş'u Şenay Gürler, Çetin Öner, Emel Göksu, Levent Yılmaz oldu. Bulunduğumuz noktanın en ilginç şahsiyetleri ise kokteyl masalarından birine konuşlanmış, yarım saat boyunca biteviye kanepe, çerez atıştırıp, şarap kadehlerini ardarda diken iki yaşlıca hanım oldu. Öyle bir iştahla yiyor, içiyorlardı ve öyle gürbüz görünüşlüydüler ki boş vakitlerini bu tür kokteyllerde geçirdiklerini düşünmeden edemedim.

Törenin başlama saati gelince içeri alındık, açılış konuşmasının ardından Cem Adrian sahne aldı. Kendisinden "Odam Kireç Tutmuyor" türküsünü dinledik. Bu kez iki sunucu vardı, Defne Halman'a genç oyuncu Engin Hepileri eşlik ediyordu. Bu yılın "Sanat Çınarı Ödülü" nü alan şair Gülten Akın rahatsızlığı nedeniyle törene katılamadı. "Aziz Nesin Emek Ödülü" ise oyuncu Filiz Akın'a sunulmadan önce Cem Adrian bir kez daha gelerek "Ayrılık" şarkısını seslendirdi.

Ödülünü ilk Kültür Bakanı Talat Halman'ın elinden alan Filiz Akın son derece güzel, zarif ve kibardı. Belgesel ve kısa film ödüllerinin dağıtıma geçilmeden Cem Adrian'ı "Selvi Boylum, Al Yazmalım" filminin müziğinde bir kez daha dinledik.

Kısa film ve belgesellerin ödül dağıtım töreni bitince "Summertime" ile yine Cem Adrian sahnedeydi. Normal şartlarda zevkle dinlenebilecek sanatçı bu şekilde ödüllerin arasına girince ufaktan bir sıkıntı ve bıkkınlık yarattı. Sonunda uzun metrajlı filmlerin ödül töreni başladı. En iyi film ödülü "Köprüdekiler" ile Aslı Özge'ye gitti. En iyi yönetmen "11'e 10 Kala" ile Pelin Esmer seçildi. En iyi senaryo ödülü yine Pelin Esmer'e giderken "En iyi kadın oyuncu" ise "Başka Dilde Aşk" ile Saadet Işıl Aksoy oldu. Ödülünü Ayten Gökçer'in elinden alan oyuncu çok güzeldi.

"En iyi Erkek Oyuncu" ödülünü ise yine "Başka Dilde Aşk" filmi ile Mert Fırat'a Filiz Akın verdi. Altın Portakal'da "En iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü" nü alan Volga Sorgu bu defa da ünvanı kaptırmadı ve yine "Kara Köpekler Havlarken" filmi ile Bennu Yıldırımlar'ın elinden heykelciğini aldı.
Hayli uzun süren dağıtım töreninin ardından ödül alan sanatçılar artık bayılma aşamasında dinlediğimiz Cem Adrian'ın müziği eşliğinde toplu bir fotoğraf çektirdiler ve bir festival de bu şekilde son buldu. Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.

Not: Işık ve makinemin gücü yeterli olmadığı için fotoğraf kalitesindeki bozukluk affola...

20 Mart 2010 Cumartesi

SERGİ, FUAR GEZE GEZE/OLDUM BEN BİR GEVEZE

Off, bugün yine çok dolaştım. Gezip gezip yorgunum diye sızıldanmak da son günlerde alışkanlık yaptı bende. "Hem ağlarım, hem giderim" diyen yeni gelinin hesabı ben de "Hem yorulurum, hem gezerim", dinlenince geçer:))

İlk durak bir alışveriş merkezindeki "Da Vinci Sergisi" idi. Leonardo Da Vinci'ye hayranım, bayılırım, çok severim. Uzun saçları ve sakalıyla ilerlemiş yaşında bile karizmasından birşey kaybetmemiş bu müthiş Rönesans sanatçısının her eseri adeta büyüler beni. O nedenle sergiye denk gelebildiğim için çok sevindim. Gerçi orijinal değildi sergilenenler, onun çizimlerinden, yapıtlarından hareketle oluşturulmuş parçalardı ama yine de görebilmiş olmaktan mutlu oldum.




İkinci durak AKM'de açılan 4. Ankara Kitap Fuarı idi. Yıllardır içimde ukde kalan birşeydir TÜYAP'ın İstanbul Kitap Fuarı'na gidememek. "Ölmeden önce yapılacak 100 şey" listemdeki en önemli maddelerden biridir, dilerim birgün hayata geçirebilirim bu isteğimi. Ankara Kitap Fuarı'nın çok kapsamlı, çok ciddi bir fuar olmadığını biliyordum ama kitabın olduğu heryer beni mıknatıs misali çektiği için yine de gidip gezmek istedim.

Tahmin ettiğim gibiydi, yayınevlerinin ayrı ayrı standları çok azdı, genellikle karma standlar oluşturuyordu fuarı. Bir başkent olarak Ankara'ya daha geniş katılımlı, daha ayrıntılı ve özenli bir kitap fuarının yakışacağını düşünüyorum. Fuardaki etkinlikleri gösteren bir broşür bile temin edemedik. Standların üstünde alelade afişlerle bazı yazarların imza günlerinin tarihleri asılmıştı ama hepsini akılda tutmak mümkün değil doğal olarak. Yalnızca çok sevdiğim şair Ahmet Telli'yi not aldım, bir aksilik olmazsa gideceğim.

Bu standı dikkatle inceleyen zaman ötesinden gelmiş iki arkadaş Kavuklu ile Pişekar mıdır, Nasreddin Hoca ile arkadaşı mıdır, yoksa tebdil-i kıyafet gezen 4. Murad ile sadrazamı mıdır çözemedim.

Fuarın en iyi standlarından biriydi Sel Yayıncılığın standı, hem de % 50 oranında indirim vardı. Aldığım 3 kitap da bu yayınevinden oldu. Lale merak etmiştir, yazayım:
-Apartman Haikuları/Metin Üstündağ
-Roza'nın Gözleri/Kemal Siyahhan
-Felsefe Eşliğinde Aşka Yolculuk/Charlotte Greig
Ha, bir de Toprak Işık'ın standından hediye ettikleri "Tadımlık" isimli küçük kitap.
Bunun dışında bol bol ayraç topladık kızkardeşle, koleksiyonu zenginleştirdik. Minik yiğen için de birkaç resimli hikaye kitabı attık çantaya.

Girişteki "Uykusuz" standı en çok rağbet gören standlardan biriydi ama ekipten kimse yoktu. Bugün açılış günü olduğu için biraz karmaşa vardı ve hafta sonu nedeniyle de hayli kalabalıktı. Hafta içi imza gününe gelebilirsem daha detaylı bir inceleme yapabilirim belki. Gözüme çarpan yazarlar arasında Öner Yağcı, Hulki Cevizoğlu, Vural Savaş ve oyuncu Nilüfer Açıkalın vardı, en uzun kuyruk da H.Cevizoğlu'nun standındaydı.

Bir Cumartesi gününü de böyle kapattık. Şimdi Metin Üstündağ'ın haikularını okumaya gidiyorum. Çok ilginç bir kitap, yakında bahsedeceğim. Kalın sağlıcakla...

19 Mart 2010 Cuma

KAYIP İLANI


En sevdiğim bilekliğimi kaybettim, bulursam yenisini alacağımdan hükümsüzdür...

18 Mart 2010 Perşembe

SİYEZ PİLAVI, GASTIMONU'DAN

Geride bıraktığım ve şükür ki olumlu sonuçlanan üç-beş stresli günün ardından kendimi ödüllendirmem gerektiğini düşündüm. Ben hep böyle yaparım, üzülerek boşa geçirilmiş günlerin intikamını birkaç gün kendimi şımartarak alırım. Bugün de önce değişik bir tad, ardından "bekleyin sokaklar ben geliyorum" şeklinde bir plan yaptım kendime.

Geçen hafta gittiğim Kastamonu Fuarı'ndan değişik bir bulgur almıştım; "Siyez Bulguru". İçine nasıl pişirileceğini anlatan bir de tarif kağıdı konmuştu. Bugün açtım paketi, koydum tarifi önüme giriştim işe. Siyez buğdayı ta Hititler ve Frigler zamanından kalma endemik bir buğday türü imiş, günümüzde sadece Kastamonu/İhsangazi'de yapılıyormuş tarımı. Ondan elde edilen siyez bulguru da taş değirmenlerde kırılmış doğal bir bulgur yani. Pişmemiş hali aşağıdaki fotoğrafta:

İlginç bir pişirme tarzı var siyez bulgurunun, içine ekşi ayran ya da yoğurt konuyor pişerken ayrıca ısırgan, ebegümeci, dereotu, maydanoz gibi otlar. Daha önce bu tarz bir pilav pişirdiğimi hatırladım, hangi yöredendi şimdi çıkaramıyorum, ben normal bulgurla yapmış, içine asma yaprağı doğramış ve ayran ile pişirmiştim, olağanüstü bir lezzet çıkmıştı ortaya. Fakat zaman içinde yöresini de, nasıl pişirildiğini de unutmuşum. Evde maydanoz dışında saydığım otlardan hiçbiri olmadığı için ben de o yaptığım tariften hareketle asma yaprağı kullandım, tabii salamura keşke tazesi olsaydı. Bulgurun içinde çok fazla yabancı madde vardı, ot tohumları, kapçıklar vs. O nedenle ayıklama ve yıkama işi biraz uzun sürdü sonra üzerini örtecek kadar suyla pişmeye bıraktım. Ardından da Kastamonu türküleri eşliğinde diğer malzemeleri hazırlamaya başladım. Ayranı yaparken "Ali'm de gitme pazara, uğratırlar nazara/Ali'm de ölmüş diyenler kendisi girsin mezara" diye çığrındım. Asma yapraklarını kıyarkenki türküm ise,
"Birer birer aldım tükenmez sandım
Dolma için adam dövülmez sandım
Anamın evine kovulmaz sandım
Nasıl yedin bir tencere dolmayı gelin
Ekşilice, mayahoşu sarmayı gelin" idi.
Maydanozlar ve soğanlar "Sepetçioğlu Zeybeği" eşliğinde doğrandı, arada bir doğrama işine ara verilip acemice zeybek oynandı ya da mutfak küçük, yerim dardı oynayamadım durumları oldu.

Ben çalıp çığırırken bulgurlar kıvamına geldi, içine otları atıp bir taşım daha kaynattıktan sonra ayranı ekleyip altını kıstım ve soğanlarla salçayı tereyağında katletme işine geçtim. Ha, karabiber ve nanesini eklerken de "Yaş nane, kuru nane de öldüm ben yane yane" diye melodilendirmeyi unutmadım. Pişen pilavın altını kapatıp soğanlı-salçalı sosu üstüne boca ettim. Biraz suluca bir pilav oldu bu ama lezzet muhteşemdi. Bir kez de ebegümeci, ısırgan otlarıyla ve ayran yerine yoğurtla deneyeceğim. Sonra da patatesli bir versiyon var sırada. Ondan sonra da bulgur biter zaten. Lakin Kastamonu'ya gidenlere bundan sonra siyez bulguru ısmarlamak boynumun borcu olsun. Normal bulgurla da (bilhassa Duru'nun iri bulguruyla) güzel olacağını düşünmekteyim.

Şimdi ben gidip bir tabak daha lüpleteyim sonra da güneşli Ankara sokaklarına atayım kendimi. Kara Kitap'a söz verdim, çıkmadan evvel aynaya gülümseyip kendime de bir çiçek armağan edeceğim...

SORGULAMA


  • Evham ve endişe insanın yüreğini kemiren bir kurt mudur?
  • Eğer öyleyse bu kurdun etki etmediği bir insan türü var mıdır?
  • Varsa bu türün XXXL ruhuna yatay geçiş yapılabilir mi?
  • Göğüs ve karın bölgesi arasında sürekli yıkanan çamaşırlar kuru temizlemeye verilemez mi?
  • Bu çamaşırın suyuna yürek civarında batırılan ucu açık kablonun yarattığı elektrik çarpmasını engelleyecek bir yalıtım yöntemi yok mudur?
  • Hızlanan kalp atışlarının ritmi bir beste yapılarak değerlendirilebilir mi?
  • Kafada kurgulanan senaryolarla çekilen filmin Oscar alma olasılığı nedir?
  • Üzülmek de bünye için bir ihtiyaç mıdır?
  • Bunca gerilim ve eziyetin sonunda endişe edilecek bir durum olmadığı anlaşıldığında duyulan mutluluk mazoşist bir zevk midir?
  • "Bir dahaki sefere asla!" şeklinde verilen sözler neden tutulmaz ki?
  • Gerilen kaslar sonunda gevşediğinde oluşan sarkmalar insanı kaç yaş ihtiyar gösterir?
  • Şu kısacık ömürde üzülerek geçirilip ziyan edilen üç-beş günün hesabını kim verir?
Hımmm!.. En iyisi ben Snoopygiller'den Lucy'nin psikiyatri tezgahında seansı 5 centten bir görüşme ayarlayayım. Gerçi onun kendine hayrı yok gibi görünüyor ama:))

Görsel: Buradan

17 Mart 2010 Çarşamba

BOOOOOZAAAA!..

Bu akşam oğlum eve elinde Akman'dan alınma vişneli pasta ve bir şişe boza ile geldi. Mımm, ikisine de, hele bozaya bayılırım, üstelik Akman'dan alınmış olursa hiç dayanamam. Şişeyi elime tutuştururken "Soğuk yere koyacakmışsın" dedi ve akabinde ikimiz de gülmeye başladık. Zira sıcakta tutulmuş ve öncesinde de hayli çalkalanmış bir bozanın insanın başına neler açacağını komik bir deneyim yaşayarak öğrenmiştik.

Yıllar önce Antalya'da değil boza satan, içen hatta bilen bile yoktu, sıcak iklim nedeniyle bozanın tanınmadığını ve rağbet görmediğini düşünüyorum. Şimdiyse Akman etiketli olmasa bile pekçok pastanede ve markette boza bulmak mümkün, hatta sonbaharda ilk kez sokaktan "Bozaaa" diye bağırarak geçen bir satıcının sesini duyup şaşırmıştım. Her ne hal ise, benim yaşadığım deneyim Antalya'da bozanın bulunamadığı zamanlara ait. Öylesine boza hasreti çekmekteydim ki annem ve babam Ankara'dan her gelişte içi Akman'dan alınma boza ile dolu bir bidonu yanlarında getirirlerdi. Yine böyle bir kış günü 2,5 litrelik bir cola şişesinde benim boza geldi. Ben aileme kavuşmanın heyecanıyla bozayı oturduğumuz odada bırakmışım, oda sıcak tabii ki. Sohbet, muhabbet, yemek derken sonunda bulaşıkları toparlayıp mutfağa gittim, giderken boza şişesini de yanıma aldım. Bulaşıkları yıkayacağım ama aklım bozada. "Yahu, bir bardak içeyim, sonra yıkarım bulaşıkları" dedim. Dedim demesine de o şişenin 8 saatlik otobüs yolculuğunda salsa dansçısı gibi çalkalandığını, 1-2 saat kadar da sıcak odada rehavetle yayıldığını düşünemedim elbette. Elimi kapağa atıp şöyle bir çevirmemle birlikte kapak mermi gibi fırlayıp tavana kadar uçtu, şişeden fışkıran bozaysa duvarlara, raflara, tezgahın üstüne, yerlere, giysilerime ve o anda TV'de film izlemeye niyetlendiğim için gözümde olan miyop gözlüğüme sıçrayıp heryeri batırdı. Bir yandan şaşkınlıkla elimde hala fışkırmaya devam eden şişeye bakıyor, bir yandan ziyan olan bozaya hayıflanıyor, bir yandan da ortalığı nasıl temizleyeceğimi düşünüyordum. Sonunda boza sakinleşip şişenin kenarından hafifçe akmaya başladığında elimden bıraktım, ne mutlu ki onca dökülmesine rağmen hala ağzına kadar doluydu, mayalı içeceklerin avantajı:)) Önce gözlüğü gözümden çıkardım, kalınca bir boza tabakasıyla kaplanmıştı camları, ziyan etmeye kıyamadım bir güzel yaladım. Sonra rafta duran, boza tsunamisinden kurtulmuş bardaklardan birini kapıp doldurdum. Elime geçirdiğim tarçın kavanozunu açıp üzerine serptim, yapıştığı duvardan yavaş yavaş akmaya başlayan bozalara karşı kaldırıp "Şerefe" dedim ve diktim tepeme, ohh mis!..

Sonrası iki saat süren temizlik ameliyesi, sevindirici olan husussa iyice mayalandığı için üç gün boyunca şişenin her dolduruştan sonra anında eski seviyesine ulaşmasıydı...

Görsel: Buradan

16 Mart 2010 Salı

GASTAMONU GASTAMONU DEP DEP DEP

Atatürk Kültür Merkezi'ndeki tanıtım günleri devam ediyor. Bu ara Kastamonu var sırada, eh Leylak Dalı eksik mi kalsın, boşuna mı söyledi okul sıralarında "Ilgaz Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" diye bağıra çığıra. O halde gidilmeli, görülmeli denildi ve düşüldü yollara. Ankara'ya tekrar kış geldi, hava soğuk, yağışlı ve sevimsizdi. Ağaçlarsa inadına çiçek açma yarışında, nasıl güzeller, Japon estampları gibi. Herbirini tek tek sevmek sonra da cebime koyup eve götürmek istiyorum. Gördüğüm her çiçekli ağacın önünde birkaç dakika oyalanıp seyrettikten sonra sonunda metroya attım kendimi. Metroda akşama kadar iki ana istasyon arası gidip gelebilirim hiç sıkılmadan, öylesine eğlenceli. Tam karşıma bir kadın oturdu mesela, orta yaşlı, kendi halinde, sıradan görünümlü bir kadın. Bir yandan ağzındaki sakızı etrafa çaktırmadan çiğnemeye çalışıyor bir yandan da vagonun köşesinde cilveleşen genç çifte meraklı ve ayıplayan gözlerle bakıyordu. Yan tarafta üstünde "Mendil kullanın, gripten korunun" yazan bir poster asılı, üzerinde elindeki mendili burnuna götürmüş küçük bir kızın fotoğrafı var. Derken elindeki mendili aynı posterdeki küçük kız gibi burnuna tutmuş bir kadın girdi vagona ve tam posterin altına oturdu. Görüntü süperdi, aynı pozisyon, üstte küçüğü, altta büyüğü. Utanmasam makineyi çıkarıp fotoğraflayacaktım. Trenin hareket etmesine ramak kala kendini içeri atan genç kadınsa kapıya sıkışıp ezilmekten zor kurtardı kendi, o anın utancı ve paniğiyle bir sürü oturacak yer olmasına rağmen gidip bir köşede uzun zaman ayakta dikildi, neden sonra olayın unutulduğuna kanaat getirip bir köşeye ilişti. Karşı köşemdeki genç kızsa kalın bir kitabı (laf aramızda hangi kitap olduğunu çok merak ettim) kafasını dahi kaldırmadan okudu durdu. Tren de bu arada ineceğim istasyona ulaştı. İçerdekilerin de bir blogu olup olmadığını merak ederek indim metrodan ve AKM'ye doğru sağlı sollu otların yeşerdiği çamurlu patikadan yürümeye başladım. Neler gördüğümü ben değil fotoğraflar anlatsın...

Cide yazmaları

Kastamonu'ya has kadayıf, tatar, bazlama, erişte, ekmek ve benzeri yiyeceklerin standı

Kastamonu'lu ailemiz, erkek nüfus çoğunlukta, vah kadınların başına gelene. Yıka, ütüle, temizle, pişir, taşır:))

Bu eşyalar çam kozalağından yapılmış

Cide standında yazar Rıfat Ilgaz'ın köşesi

Tosya standı ve pirinç torbalarıyla poz veren Kastamonu'lu gençler:))

Taşköprü sarmısağı, Araç kızılcık tarhanası, mısır kırması, turşu, fındık ve diğer yöresel ürünler

Bu da "İspit"miş. "Hodan otu" da deniyor. Satıcısı özellikle çekmemi istedi, onu mu kıracağım çektim gitti. Kavurması yapılıyormuş.

Son olarak yiyecek çadırına geçtik ve ünlü Kastamonu Etli Ekmeğinden yedik. Çiğböreğin biraz daha büyüğü ve sacda pişeni. Sonuç: Eh!.. Çok daha güzelini bizzat Kastamonu'da yemiştim.