.

.
.

7 Ekim 2009 Çarşamba

LİSE KIZLARIYLA...

Bugün sevgili lise kızlarıyla buluşma günümüzdü, uzun yıllar sonra yeniden birbirimizi bulup sanki dün ayrılmış gibi bıraktığımız yerden başladığımız lise kızlarıyla. Her beraberliğimizde araya giren onca sene buhar olup uçuyor ve biz 6 Fen B'nin çılgın kızlarına dönüşüyoruz. Bugünkü toplantının nedeni hem giderayak görüşmek hem de bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaktı. Öğleye doğru hazırlanmaya başladım, geçen seferden ders almamış olacağım ki yine etek giymeye karar verdim ve mecburen yine külotlu çorap. Aman Tanrım, çorapla resmen bir karakucak güreş gerçekleştirdik, Kırkpınar'a katılsak altın kemer kesin bizim olurdu. Ne zor şeymiş yarabbim, iki kere halıda kayıp düştüm, kolumun yırtık kası yine "ben buradayım, varlığımı unutma" diye bar bar bağırdı ve yine onca uğraşıdan sonra dönük giydiğimi farkedip aynı eforu bir daha sarfettim. Bir yandan nefes nefese çorabı giymeye çalışıyor, bir yandan da kendi kendime düşünüyordum; bir film oyuncusu olsam ve rol aldığım filmde çorap giyme sahnem olsa muhtemelen o kadar çok tekrarlanırdı ki çekim sonunda yönetmen fıttırırdı, elde edilecek görüntülerin estetik açıdan nasıl olacağı da hayli tartışma götürürdü doğal olarak. Neyse yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek çorabı giymeyi başardım, sıra aksesuarlara gelince orta şiddette bir küpe krizi yaşandı. Kolyemin takımı olan küpeyi bulamadım, bütün takı kutuları başaşağı getirilip içinde küpe arandı ve bulunamadı. Bu defa kolyeyi değiştirdim, ona uygun küpe ararken bir de baktım az önce aradığım küpe sağ köşeden göz kırpıyor. Yeniden ilk kolyeyi taktım, küpeye elimi attım ve tek olduğunu farkettim, bir fasıl da diğer tekini aradım ve ne yazık ki bulamadım. Tüm takıları karman çorman masanın üstüne yığıp alakasız bir küpeyi kulağıma geçirdikten sonra attım kendimi dışarı (küpesiz çıkmam abi).

"Melbo" idi buluşma yerimiz, ilk gelen ben olmuşum. Rahat koltuklu bir masaya yerleşip kızları beklerken garsonla ahbaplığı ilerlettim. Böyle durumlarda garsonla ahbaplık geliştirmekte fayda var, çünkü bu ahbaplık hizmet esnasında yol, su, elektrik olarak size geri dönüyor. Nitekim mekanda geçirdiğimiz aşağı yukarı dört saatlik zaman süresince genç garsonumuz gak dedikçe et, guk dedikçe su taşıdı bize. Yemek tercihim "Etli Wrap" oldu.


"İnce kesilip sotelenmiş biftek; tortilla hamuru içinde, yanında parmak patates ve salata ile". Böyle yazıyordu menüde, "Etli Wrap" ın açıklaması olarak. Kırk yıllık lavaşın içine dürüm yapılmış et soteyi bize "Etli Wrap" diye yutturup sunumu daha havalı hale getirdiklerini garson bile kabul etti. Lezzeti güzeldi yalnız yanındaki çamaşır ipi uzunluğunda rendelenmiş havuçları ve peçete boyutunda doğranmış marulları yemek epey işkence oldu.

Sempatik garsonumuz arkadaşımızın doğum günü şerefine çikolatalı ıslak kekleri güzel bir sunumla hazırlayıp mumları da yakmış olarak getirdi ve kutlamamıza renk kattı.


Kalan zaman bardaklar dolusu çay, bol muhabbet, lise anıları, öğretmenlerin dedikodusu, poz poz fotoğraf, kahkaha ve şamata ile geçti. Bir arkadaşımızın gittiği tatilden hepimize hediye getirdiği hem takı olarak kullanılan, hem de eklem ağrılarına iyi geldiği söylenen mıknatıslı boncukları kimimiz kolye olarak boynumuza, kimimiz bileklik olarak kolumuza doladık. Bu hediyeden ilham alarak bundan sonraki doğumgünlerimizde birbirimize tansiyon aleti, varis çorabı, şeker ölçüm cihazı, dizlik, yün korse gibi hediyeler alma önerim hiddetle ve şiddetle reddedildiği gibi ayrıca aynı hiddet ve şiddetle kınama cezasına çarptırılmam uygun görüldü. Kestim sesimi ve önerimi geri aldım. Hava kararmaya yüz tutmuşken pek memnun kaldığımız garsonumuzla vedalaşıp bir dahaki toplantıda kadrolu garsonumuz olması yolunda söz aldıktan sonra ayrıldık mekandan. En kısa zamanda yeniden buluşmak dileğiyle...

5 Ekim 2009 Pazartesi

SIRADAN BİR GÜNÜN SIRADIŞI GÖRÜNTÜLERİ

Öğleden sonra alışveriş için çarşıya gittim. Tuhaf şeyler mi beni buluyor yoksa ben mi cımbızlayıp çıkarıyorum anlamadım. Evden çıktım daha 100 metre gitmeden baktım bir akasya ağacının gövdesinde minicik, kıpkırmızı bir rüzgâr gülü. Ağaca bantla yapıştırılmış, fırıl fırıl dönüp durur. "Aman da aman, ne şirinmiş, ne şekermiş" diye ağacın dibinde rüzgâr gülünü severken güvercinin biri pike yapıp ayağımın yanına kondu. Sonra pıt diye kaldırımdan asfalta atladı ve benim şaşkın bakışlarım arasında, minicik adımlarla poposunu sallaya sallaya, adeta parkta yürüyüşe çıkmış gibi karşı kaldırıma doğru yürümeye başladı. Ama nasıl bir yürüme, dünya umurunda değil, edalı, aldırışsız, kendinden emin. Üstelik cadde çok işlektir, günün her saati vızır vızır otomobilller geçer. Gelgelelim kimin umurunda, kuşumuzun canı uçmak değil yürümek istiyor. Zahir baktı, yürümek iyi birşey olmasa bu uyanık insanlar yürümezdi, bir de ben deneyeyim dedi. Arabalar korna çalıyor, aldırış etmiyor, zigzaglar çizerek sakin sakin yoluna devam ediyor. Karşı kaldırıma yaklaştığında neredeyse birinin altına giriyordu ama güvercinin fendi sürücüyü yendi. Zar zar çaldığı kornaya rağmen istifini bozmadan yoluna devam eden kuşun geçmesi için arabasını durdurup hanımefendiye yol verdi. Trafik arapsaçı oldu kuşumuzun keyfi yetsin diye. Hanımefendi diyorum çünkü o edayla ancak süslenip püslenip kabul gününe gider insan. Bizimki de trafiği keyfine göre durdurup karşıya geçmeyi başardı ya helal olsun...

Alışverişimi bitirince maaşımı çekmek için epeyce uzun bir Bankamatik kuyruğuna girdim. Hemen önümde hayli sıkıntılı sabırsız bir genç vardı. Bir süre yere çöküp kafasını bacaklarının arasına sokarak bekledikten sonra sırası yaklaşınca ayağa kalktı. Önce kazağının kolunu kemirdi bir süre, sonra sıra tırnaklarına geldi. Sol elinden başlayarak hiçbir parmağının hatırını kırmadan onunu da bir güzel tırtıkladı, zaten en uygun sözcük bu. Zavallı tırnakların artık yenecek yeri kalmamıştı çünkü. O kadar aşk ile şevk ile kemiriyordu ki bir an kendi ellerimi uzatıp "Al kardeşim, seninkilerde birşey kalmamış hem bunlar uzun, yediğin kadarını ye, kalanları kilere koyar kışın yersin" diyecektim. Asıl derdimse sırası geldiğinde o tükürüklü parmaklarıyla mıncıklayacağı Bankamatik tuşlarına arkasından benim nasıl el süreceğimdi.

Dönüş yolunda artık aşinası olduğunuz üst geçitten geçerken baktım yeni bir satıcı türemiş, cüce boncukçunun yanına sermiş yaygısını, örgü banyo lifi satıyor. Ufak tefek bir kadın. Liflerden birini görünce dumura uğradım. Büyücek, beyaz, kare şeklindeki lifin üstüne gelin ve damat figürü nakşedilmiş. Gelinin gelinliğinin kırmızı kuşağı bile eksik değil, öylesine gelenekçi yani. Damat beyse çok şık; smokinini giymiş, gelini koluna takmış, nikah saatini bekliyor. Yaratıcılıkta sınırı yok yurdum insanının.

"Çöplüğün Generali" bitti. İlgilenenlere duyurulur. Oya Baydar'ın bütün kitaplarını okudum ama bu tarz yazılmışına hiç rastlamamıştım, değişik bir teknik denemiş hatta bilimkurgu tarzı yazmış diyebilirim. Kitap beni ürküttü, korkuttu, rahatsız etti arkadaşlar. "Acaba mı?" dedirtti, okuyun bakalım, sizler neler düşüneceksiniz...

4 Ekim 2009 Pazar

LUNAPARK'TA

Uzun hem de çok uzun bir aradan sonra minik yiğeni tanıştırmak bahanesiyle Lunapark'a gittik. En son ziyaretimde oğlum ilkokula başlamamıştı sanırım. Tarih tekerrürden ibaretmiş, bu Lunapark çok kahrımızı çekti. Önce ben, sonra kızkardeş, ardından oğlum, şimdi de minik yiğen, uzun zamandır insanları eğlendiriyor demek ki. İtiraf etmem gerekir tadını en çok çıkaran kişi benim. Bir kere çocukları oyalayıp eğlendirecek bu kadar çok olanak olmadığı için biz elimizdekilerden sonuna kadar zevk almayı bildik. Ayrıca o zamanlar Gençlik Parkı'da, Lunapark'da insanların ailecek gidip eğlenebilecekleri nezih bir mekandı. Şimdi aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ne yazık ki, çantalarımıza sıkı sıkı sahip olmak gereğini hissetttik, etrafta dolanan tiplerin çoğu pek iç açıcı değildi, fiyatlar hayli yüksekti ve en önemlisi oturup bir bardak çay içebilecek bir mekan yoktu yakınlarda. Yine de bir renk ve coşku sağanağı yaşayıp nostalji yaptık minik yiğeni izlerken.

Parka girer girmez dikkatimizi çeken ilk şey üstteki fotoğrafta gördüğünüz, üzerinde Atatürk'ün profili ve ayyıldız basılı kırmızı tişörtler giymiş kadınlı, erkekli, çocuklu insan kalabalığı oldu. Önce bir spor grubu falan sandık ama o kadar çoklar ve o kadar her yana dağılmış durumdaydılar ki sormak gereğini duyduk. Bir şirketin Ankara dışında çalışan elemanları için düzenlediği gezi ve onlara katılanlar olduğunu öğrendik. Tişörtleri şirket dağıtmış aile boyu ve önce Anıtkabir ziyareti yaptırıp sonra da Lunapark'a getirmiş.


Merakımızı giderdikten sonra minik yiğenin istekleri doğrultusunda oyuncakları dolaşmaya başladık. Hava o kadar sıcak ve hazret her gördüğüne binme konusunda o kadar hevesliydi ki günün sonunda adım atacak halimiz kalmamıştı. Aile boyu yaptığımız tek etkinlik ise çocukluğumdan beri çok sevdiğim "Aynalar"a girmek oldu. İnanılır gibi değil ama yeri bile değişmemiş, aynı küçük binada, aynı düzende, aynı eski tahta çerçeveleriyle bizi bekliyorlardı. Minik yiğen bayıldı, biz de onunla birlikte her aynanın önüne dikilip eciş bücüş görüntümüze kahkahalarla gülerek bir nevi zamanda yolculuk yaptık. Hele ben, bu aynaların önünde önce babamın, sonra kızkardeşin, sonra oğlumun elinden tutup gördüğümüz surete az gülmedim, şimdi de minik yiğenle yaptık aynı eylemi, kimbilir kısmetse torunun elinden de tutup gelirim belki birgün. Yukarda üç kişinin mitoz bölünme ile nasıl altı kişi haline geldiğini görmektesiniz.


Evet Lunapark'ı dolduran garip aletlerden birini görmektesiniz. İnsanlar kuyrukta uzun süre bekleyerek bunlara balık istifi biniyor, sonra da deliler gibi çığlıklar atıyorlardı. Bu çark benzeri aletin yanından geçerken gördük ki giriş merdivenlerine bir delikanlı boylu boyunca uzanmış, yanındaki genç hanım tarafından kendine getirilmeye uğraşılıyor. Az sonra canhıraş sirenlerle Park alanına giren ambulansa konarak götürüldü. Hayli trajikomik bir durum, ertesi gün şöyle bir diyalog gelişmiştir muhtemelen arkadaşlarıyla: "Cumartesi günü nerdeydin birader?" "Sorma ya, Acil Servis'te" "Geçmiş olsun, hasta mıydın?" "Hayır, Lunapark'ta çarka bindim, içim dışıma çıktı, içimi tekrar içime soktular."


Korku Tüneli'nin şeytani büyücüsü, müşteri çok olsun diye kazanında kaynattığı davul tozu, minare gölgesi ve hayalet sidiğini üstümüze serpiyor muhtemelen pis pis sırıtarak.


He he, Beşiktaşlı olan babasının izinden giden minik yiğeni Fenerbahçeli küreye bindirerek takımıma olan sadakatimi gösterdim.


Gondol diye bindikleri şeyin bir Viking gemisi olduğunun içindeki Asteriks'ler farkında mı acaba?


Ve bence bir Lunapark'ın olmazsa olmazı, en büyülü oyuncağı; Atlı Karınca. Türünün hayli güzel bir örneği idi bu gördüğünüz de. Yalnız akıl erdiremediğim karınca bunun neresinde? Bilen varsa aydınlatsın lütfen.

Yorucu olsa da herkes açısından hoş bir gün oldu; minik yiğen inanılmaz eğlendi, daha da eğlenmek istiyordu neredeyse polis gücüyle çıkardık Park'tan. Kızkardeş ve ben de çocukluğumuza dönüp anılar arasında bir yolculuk yaptık. Gökten 3 elma düşmesi yakışırdı Lunapark'lı bir günün sonuna ama aynada 6 kişiye çıkınca sayımız vazgeçtik, elma hakkımızı da kozhelvadan yana kullandık...

PEŞİMDEN GELİN...

Hazırlanın... Güzel giysilerinizi giyin, şapkanızı takın. Harçlığınızı cebinize koyup çantanızı kolunuza geçirin. Ha, belki canınız ister; lolipopunuzu, çikolatanızı da unutmayın. Balon mu? Onu gittiğimiz yerde alırsınız. Gelin peşimden, düşler ülkesine gidiyoruz...











3 Ekim 2009 Cumartesi

PASTIRMA YAZININ ANIMSATTIKLARI


Pastırma yazının yaklaştığı şu günler bana anneannemi hatırlattı, 15 yıl önce kaybettiğim keyfi yerindeyken baldan tatlı, kızdı mı zehirden acı, hayattan zevk almayı, yemeyi içmeyi seven , sempatik, şeytan tüylü anneannemi.

Sonbaharın ortalarına doğru anneannemin "Evde sucuk yapma" krizi tutardı. Yaşının henüz genç sayılabildiği yıllarda hiç ihmal etmedi bunu, artık yapamaz hale gelince de lafıyla eğlendi: “Bi sucuk yapsak, uşaak”. Pastırma yazı geldi mi anneannemi durdurana aşkolsun. Emektar pardesüsünü giyer, Ulus’taki Hal’in yolunu tutardı. Sucuk yapmak için gerekli baharatı, sarmısağı, bağırsağı ve kendisinin çok severek yediği “Çemen” denilen ezmeyi yapmak için gerekli malzemeyi ince ince seçerek alır, pazarlık etmeyi hiç ihmal etmezdi. Tanıdığı bir kasaptan da eti temin eder ve yardım etmesi için babamın evde olduğu bir Pazar gününü seçerek sucuk yapımına girişirdi. Bu arada bir ahbaptan ödünç alınan döküm kıyma makinesi ve sucuk doldurmak için gerekli ağızlık da eve getirilmiş olurdu. Kollarını sıvar ve kalaylı, büyükçe bir bakır leğenin içine tüm malzemeyi boca eder, önce eliyle yoğurur, sonra makineden geçirirdi. Evi kesif bir sarmısak ve çemen otu dediğimiz keskin baharatın kokusu sarar, derin kaplara ıslatılmış bağırsaklar suyu çekerek şişer, suyun üstünde can simidi gibi yüzer, komik bir görüntü alırlardı. İşin en sevdiğim kısmı, hazırlanan için, makinenin ağzına takılan özel bir boru yardımıyla yumuşatılmış bağırsaklara doldurulması işlemiydi. Sönük, boş bağırsaklar borudan akan kıymalı içle dolup gerilir, tombullaşır, istenilen uzunluğa gelince, sağlam bir sicimle sıkı sıkı bağlanıp, kangal haline getirilirdi. Kıyma makinesi elektrikli olmadığından kolla çevrilir, bu da yoğun bir emek gerektirirdi. Ben arada heveslenir, yalvar yakar kolu çevirme izni koparırdım. Gelgelelim gücüm yetmez, iki çevirişte anneannemin azarlarıyla geri püskürtülürdüm. Neredeyse bütün gün sürerdi sucuk yapımı. İş bitimi, yorgun bedenler yataklara, tombul sucuklar da güneşe serilirdi. Gidip gelip yoklanırdı, açık havada kuruması için bekletilen sucuklar. Hava akımının olduğu bir yer gerekliydi, bunun için anneannemin evinin arka balkonu tercih edilirdi. Suyunu çekmeye meyledince, içeri alınır, üzerlerinden oklava geçirilerek zarın altında kalan hava boşlukları yok edilir, tekrar kurumaya bırakılırdı. Sabırsızlıkla beklerdim kuruyup yenmeye hazır hale gelmelerini. Karlı kış sabahları, eğer anneannemin evinde yatmışsam, burun deliklerime dolan muhteşem sucuk kokusuyla gözlerimi açardım. Anneannem sucuk kangalını ikiye böler, diplerini birbirinden ayırmadan dilimler, tel bir ızgaraya ya da uzun demir maşanın üstüne koyarak Şakir Zümre sobanın kor ateşinde pişmeye bırakırdı. Şimdilerde satılan kimyasal katkılı sucuklarda asla bulunmayan bir koku ve lezzet şöleniydi beni bekleyen. İnsanın iliklerine işleyen ayazı, sıcacık bir odada uyanarak hissetmemenin mutluluğuyla, pencereden gördüğüm, soluk kış güneşinin altında kristal gibi parlayan kar manzarasını seyreder, birazdan emektar bakır siniyle önüme konulacak kahvaltıyı beklerdim. Sucuk dilimlerini hapur hupur yutarken anneannem ikide bir uyarırdı: “Ekmekle ye, karnında kurt olur.” Her lokmada tekrarlanan bu uyarılar ekmeksiz yemeyi sevdiğim sucukları boğazıma dizer, payıma düşen ekmeği bitirmek için sucuğun sahandaki yağını sıyırırdım.

Anneannemin karında oluşacak kurt masalları hiç bitmezdi. Onun anlayışına göre ekmek yenmedi mi ne karın doyar, ne yeterli gıda alınırdı. “Katık et!” diye kızardı bazen de. Asıl derdi oydu zaten; ekmeğin az yenmesi, yanında yenilen daha pahalı yiyeceklerin fazlaca tüketilmesine neden oluyordu, bu da doğal olarak masrafın artmasına. Yokluk, kıtlık, karne dönemi görmüş bir nesildiler, maddi durumları ne kadar iyi olursa olsun tasarruf esastı onlar için. Önümüze koyduğu yiyecekleri beğenmeyip sofradan yemeden kalkarsak önce kızar söylenirdi: “ Zıkkım yiyin köpek suratlılar. Ben dul kadınım, onu buldum, onu bişirdim, parayı sokaktan toplamıyom.” Alışkın olduğumuz bu azara kardeşimle gizliden gülüşürken dayanamaz, onu daha da sevimli yapan tipik Niğdeli şivesiyle: “Şurada, zeradar (zerre kadar), bi damlam (bir damla) sucuk var, bişirsem yir misiniz?” diyerek elinde yarım kangal sucukla gelirdi. Evde bulunan sucuğun zeradar olmadığı kesindi, mutlaka devamı vardı, dediğim gibi anneannemin beslenme hayatında sucuk çok özel bir yer tutardı. Kolestrolunun yüksek olduğu bir dönem doktor kırmızı eti yasakladığında çok üzülmüş, tıbbi bilgisine güvendiği babama, akşam eve gelir gelmez hemen sormuştu: “Şimdi sucuk da yimeyecek miyim?” Babamın yeryüzünde sucuk diye bir yiyecek olduğunu unutması yolundaki şakayla karışık ikazını ciddiye almış, birkaç gün kendini tutmuş ama sonunda dayanamayıp geri dönmüştü sucuk alışkanlığına. İyi de etmiş zevk aldığı şeyleri kendine yasak etmemekle, hayli ileri bir yaşta, uzun süre yatıp kimseye yük olmadan veda etti bu dünyaya. Anılarımda o kadar canlı ki, zaten onu unutmak mümkün değil, koyun koyuna yattığı annemle rahat uyusun...

Görsel: Burdan


2 Ekim 2009 Cuma

SONBAHAR-SOMBAHAR


"Sonbaharın gamları
Ürküttü mü pek sizi
Terkedip bu diyarı
Ağlattınız hep bizi

Solgun gökten ince bir
Bulut gibi aktınız
Altınızda titreşir
Sizin coşkun bir deniz

Pek uzak mı, nereye?
Ey semavî yolcular
Hangi ılık badiyeler
Yolunuzu karşılar

Şimdi kuru ve çıplak
Issız kalan her bahçe
Yere düşen şu yaprak
Rüzgarlara eğlence

Nerde şimdi baharın
Müterennim, şen sesi
Gittiniz bu diyarın
Hiç kalmadı neşesi"

Günlerdir dilimde bu şarkı var, duymadığınıza eminim, bu çok özel bir şarkı çünkü, imkan olsa da melodisini de dinleyebilseniz. "Göçmen Kuşlar" adını taşıyan bu şarkıyı ilkokul öğretmenimden öğrenmiştim, o gün bugündür de unutmadım, ne bir tek sözünü, ne melodisini. İlkokul şarkısı olamıyacak kadar duygu yüklü sözleri ve harikulade bir müziği vardır. Muhtemelen bir Klasik Batı Müziği bestesinden uyarlanmıştır ve benim muhteşem öğretmenimin repertuarına girmiştir. Nur içinde yatsın, onun öğrettiği hiçbirşeyi unutmadım zaten. İlkokul 3.sınıftaki bir çocuk "badiye"nin çöl, "müterennim"in şarkı söyleyen anlamına geldiğini ancak şarkıyla öğrenebilir. Bana, herkesin "tu kaka" muamelesi yaptığı Arapça, Farsça kökenli sözcüklerdeki müzikal yapıyı keşfettiren ve sevmemi sağlayan da sevgili Firdevs öğretmenimdir. Bu müzikal yapı nedeniyle Divan Şiirini'de çok severim. Lisede herkesin nefret ettiği "Aruz Vezni" kalıpları bana bulmaca çözmek kadar zevkli gelirdi.


Söz döndü dolaştı nereye geldi, sonbahardan bahsedecektim oysa. Eylül ayının cılkını çıkaran yağmurları, sel baskınları ve soğuğu ile sonbahardan. İki yıldır sonbaharın neredeyse yarısını Ankara'da yaşıyorum ve ruhumu kasvet basıyor. Oysa Antalya'da sonbahar yoktur soMbahar vardır. Yılın en güzel, en ılık, en baştan çıkarıcı aylarıdır Eylül ve Ekim, renk cümbüşüdür, kokudur, berraklıktır, denizin en sakin, gökyüzünün en canayakın olduğu zamanlardır. Yazın o çiğ ışığı, kışın kasvetli bulutları gitmiş yerini gülümseyen bir mavilik almıştır. Kimi zaman azdığı da olur, insanı canından bezdiren bitmek bilmez yağmurlar yağabilir ama yağmur durduğu an ortada bir damla su, gökte bir parça bulut kalmaz. Hayal gördüğünüzü sanırsınız.



Parlak yeşil yaprakların arasından mücevher gibi portakallar, turunçlar sarkar, jakarandalar tekrar çiçeğe durup eflatun bir bulut yığınına döner, sarmaşıklar kızarır, kavaklar sararır, mor begonvil yapraklarından bir halı oluşur ayaklarınızın altında. Güneş Beydağlarının muhteşem silüetinin ardından iri bir portakal gibi kaybolur. Az kaldı, iki haftaya kadar ucundan da olsa yakalayacağım soM baharı. Hem daha Pastırma Yazı var değil mi? Anıların arasına sızıp kaybolan yazın, sus payı olarak sunduğu birkaç sıcak gün daha, mutluluk için birkaç günlük bir sebep. Anneannemin sucuk yapma telaşına düştüğü güneşli öğleden sonralar. Bu da ayrı bir maceradır, yarınki postun konusu olsun.

Sonbaharın melankolisinden sıyrılmam için Antalya'ya kaçmam gerek, bu kesin. Ama o zamana kadar kitap okuyarak geçecek günler, epey birikti taşımak istemiyorum, okuduklarımı burada bırakacağım. En son "Eflatun Koza" yı bitirdim Cahide Birgül'den. Bütün kitaplarını okuduğum ve sevdiğim bir yazardır. "Eflatun Koza" da yanıltmadı beni. Sürükleyici bir kitaptı; sıradışı ilişkilerin yaşandığı, psikolojik sorunların öne çıktığı, geçmişin irdelendiği, polisiye tadı veren bir kitap. Son yıllarda polisiye tarzına ilgi duyar oldum, bilhassa Türk polisiyelerine. Ahmet Ümit hariç. Gerçi pekçok kitabını okudum, bazılarını da sevdim ama bir imza günündeki sohbet esnasında diğer polisiye yazarlarına yukardan bakan tavrı soğuttu beni. Benim Türk polisiye yazarları arasındaki favorilerim kendine özgü anlatımıyla Ankara polisiyelerini okuduğum genç yazar Emrah Serbes, kahramanı Kati Hirşel'in maceralarını yazdığı kitaplarıyla Esmahan Aykol ve travesti dedektifi Burçak ile Mehmet Murat Somer'dir. Şu anda okuduğum kitaplara gelirsek, iki tane birden okuyorum; Oya Baydar'ın son romanı "Çöplüğün Generali" ile Tayfun Er'in incelemesi "Yalıdakiler". Bitirince görüşlerimi yazarım. Fazla uzattım, artık kaçıyorum akşam yemeği hazırlığı için. Mevsim sonbahar olsa da ruhunuzda ilkbahar çiçekleri açsın...

1 Ekim 2009 Perşembe

BİR FUAR GEZİSİ

Bugün kızkardeşle Atatürk Kültür Merkezi'ndeki "Avrasya El Sanatları Fuarı"na gittik. İşin esasında fazla bir beklentim yoktu ama hem değişiklik olsun, hem de biraz renk katarız günümüze diye niyetlendik. Metroya kadar herzamanki güzergahımdan yürüdüm. Üstgeçite gelince farkettim ki haşlanmış mısır satıcısı kapıcı işi büyütmüş, "Bardakta mısır arabası" almış bir tane. Ucuz hem de, bardağı 1 liradan satıyor, şaşırtıcı. Boncukcu cüce güneşli havadan istifade keyfediyordu duvarın üstünde. Ha bir de 3 çocuklu kadın var üstgeçitte mûkim, inanılmayacak kadar zayıf bu kadıncağız yaşları 3 ile 8 arasında değişen 3 çocuğuyla kağıt mendil, lif, yelpaze falan satar. Bugün geçitin orta yerine serdiği kilimin üstünde küçük kızını ayağında sallıyordu. Öylesine ev havasına girmiş ki terliklerini kapıda çıkarır gibi kilimin dışına bırakmış. Sokağın başındaki seyyar çiçekçiden alıç aldım üç dizi, kızkardeşin arkadaşına götürmek için, sonra da kestaneci çıktı yoluma. Öyle güzel kokuyordu ki dayanamayıp aldım bir kese kağıdı. Lakin bir kilo kestane parası saydığım 100 gram kestanenin yarısı çürük çıktı, boyutları da nohuttan az halliceydi. Kestanecinin sülalesine selam göndererek devam ettim öğrencilerle dolu kaldırımda yürümeye. Yeni başlayanlar kendini belli etmekteydiler, giyimleri gayet nizamiydi ama üst sınıflar için aynı şeyi söylemem mümkün değildi; oğlanların kravatlarının düğümleri göbeğe doğru inerken kızların eteklerinin boyları popoya doğru çıkmaktaydı. Ben emekli olduğumdan beri değişen birşey olmamış diye söylenerek metroya attım kapağı. Kızkardeşle buluştuk ve fuara girdik. Hayli kalabalıktı ve herzamanki standlar vardı dizi dizi. Bazılarını o kadar çok gördüm ki artık tanıyorum, Antalya da da çok açılır çünkü bu fuarlardan. Yerli firmalar daha çoktu ve incik-boncuk ve elişleri ağırlıklıydı standlarda.


Fıstık yiyen çikolata renkli teyzemizin milliyetini unuttum ama Nijeryalı olabilir. Biraz asabiydi kendisi, fotoğraf çekmemizden rahatsız oldu, beğendiğimiz birkaç orijinal parçanın-fildişi biblolar-fiyatı da hayli tuzlu olunca terkettik standını.



Bu biblolar Kenya standından, muz yaprağından yapılma ve hayli hesaplıydı fiyatları, bir çift alıverdim, ne yapayım bu tarz minik objelere zaafım var. Alttaki zenci bebekler de el yapımıydı, çok ilkel ama çok sevimliydiler. Yalnız aklımın ermediği nokta Nijerya ve Kenya'nın Avrasya ülkeleri arasında ne işinin olduğuydu. Misafir sanatçı olarak katılmaktaydılar galiba.



Rus işi matruşkalar fuarın en renkli ürünleri arasındaydılar. Üzerlerinde Putin'in resmedildiği çeşitleri ise çok komikti.


Bir nevi "Slumdog Millionaire" tadındaki bu stand tahmin ettiğiniz üzere Hindistan'a ait. Parlak renkli sahte taşlar ve altın rengi metallerden yapılma çeşitli incik boncuklara bakan çok ama alan fazla yoktu.


Bu iki sempatik hanım Kazakistanlı ve fuardaki görevliler arasında en canayakın, en konuşkan olanları idi. Yağlıboya tablolar ve keçeden yapılma minyatür hayvan ve bebekler sergileniyordu standlarında. Çok basit birşey olsa da hem el emeği olduğu için, hem de satıcılarının şirinliği yüzünden yeşil elbiseli minik bir keçe bebeğe sahibim artık.


Gürültü, kalabalık, karmaşa yordu bizi ama fazla bir beklentimiz olmadığı için hayal kırıklığı yaşamadık. Çıkışta Moldavya Cumhuriyeti'nden Gagavuz Türklerinin dans gösterisi vardı, izledik biraz. Bizim Lâz havalarıyla Azeri karışımı bir müzik ve dans gösterisiydi sundukları. Gösteriden çok grubun yöneticisi olduğunu tahmin ettiğim kısa boylu, göbekli beyin yaptığı konuşma eğlendirdi bizi, "Heb bereber Gagavuzya'ya gelesiz kardaşlar" diyerek hepimizi davet etti. Hazırlanın arkadaşlar bize Moldavya yolu göründü, hep birlikte gidelim...