.

.
.

7 Temmuz 2009 Salı

ARABAŞI ÇORBASI

Şu Temmuz sıcağında hiç olmayacak birşey yapıp "Arabaşı Çorbası" pişirdim. Hane halkının sevdiği bir yemek olduğu için "Bu sıcakta içilir mi?" şeklinde bir itirazla karşılaşmadan yolladılar mideye. Tabii ki yukarıdaki fotoğraf dün geceden değil, yılbaşından kalma, normal günlerde masamızı parıltılı şeritlerle süsleme adetimiz yoktur:)

Arabaşı Çorbası yöresel bir yemek; bir nevi tavuklu çorba, daha ziyade İç ve Güney Anadolu'da biliniyor. İlk kez sevgili komşu teyzemiz Nimet Hanım'ın elinden yemiştim yıllar önce. Karaman'lı idi Nimet teyzeler ve Arabaşı Çorbası onların evinde sık sık pişerdi. Belirli aralıklarla komşulara da açardı sofrasını Nimet teyze ve Mehmet amca. O gün daha bir bol pişirilirdi çorba ve komşular davet edilip ritüeline uygun bir şekilde ikram edilmeye çalışılırdı. Arabaşı hamur eşliğinde yenen bir çorba. Un ve su ile katı muhallebi kıvamında bir hamur yapılıyor. Kaşığa önce hamurdan alınıp sonra çorbaya daldırılarak yeniliyor, hamur çiğnenmeden yutuluyor, amaç çok kaynar olan çorbanın soğumasını sağlamak. Esasta çorbanın içilme ritüeli şöyle imiş Mehmet amcanın anlattığına göre: Yapılan hamur büyük, yuvarlak bir siniye dökülüyor, bol biberli ve çok sıcak olarak hazırlanan çorba kalaylı bakır bir tasa doldurulup hamurun ortasında açılan boşluğa yerleştiriliyor. Kaşıklara önce bir parça hamur alınıyor, sonra çorbaya daldırılıyor. Hamuru çorbanın içine düşürmeden içmek esas. Hamuru düşüren kişi cezalı oluyor ve bir dahaki sefere Arabaşını pişirip konukları çağırma sırası ona geçiyor. Çorbanın içindeki tavuk parçalarının büyüklerine "Vecüttü" adı veriliyor ve kaşıklarına bu büyük parçalar gelenler şanslı addediliyor.

Genç kızlığımda hep hareli yeşil gözlerinin içi gülen, konuksever, sofrası ve gönlü herkese açık Nimet teyzemin evinde içtim Arabaşını. Başka yapana da rastlamadım. Evlendikten sonra gördüm ki Antalya yöresinde de çok bilinen bir yemek bu, zamanla kendim pişirmeyi öğrendim ve bazı pratik yöntemler geliştirdim. Arabaşı çorbası hindi, tavuk ya da av etiyle (bilhassa keklik) pişiriliyor. Ben en lezzetli hindiyle olduğunu düşünüyorum ama pratikte daha çok tavuk kullanılıyor. Geleneksel yeme yöntemlerini de uygulamıyorum tabii ki, küçük bir tepside hamur yapıp dilimleyerek herkesin kasesinin yanına koyuyorum. Hamuru yemek istemeyen yalnızca çorbayı içiyor. Aşağıda vereceğim tarif gelenekselden pratiğe geçmiş kendi uygulamam ama lezzetinden emin olabilirsiniz:

Hamuru için benim ölçüm 1 su bardağı una 4 su bardağı su (4 kişi için yeterli oluyor)
Bu malzemelerle tuz koymadan muhallebi gibi hamuru pişirip ıslak bir tepsiye döküp soğumaya bırakıyorum. Geleneksel usulde un, kaynayan suya eklenip karıştırılarak pişiriliyor ama lezzette fark yok.
Çorbasına gelince:
Hindi ile yapacaksam bir hindi budu, tavuk ile olacaksa 1 tavuk ya da 2-3 tavuk kalçalı but
Salça yerine 2 küçük kutu Tat domates suyu kullanıyorum ama 3-4 dolu kaşık salça da olabilir
Pul biber, tuz
Hindi ya da tavuk haşlandıktan sonra küçük parçalara ayrılır. 2-3 dolu çorba kaşığı un yağda kavrulur (ben tereyağı-zeytinyağı karışımı kullanıyorum). Un yağını salınca salçası da eklenip karıştırılır ve tavuk suyu ilave edilip pütürlenmemesi için kaynayana kadar karıştırılır. Kaynayınca içine tavuk parçaları ve acı biberi konulur. Hamur eşliğinde ve çok sıcakken yenir. Arzu edilirse limon sıkılabilir.
Afiyet olsun...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

YAKUPYAN APARTMANI-UĞUR BÖCÜSÜ


Mısırlı yazar Alâ Al Asvani'nin romanı "Yakupyan Apartmanı" nı dün bitirdim. Okuduğuma pişman etmeyen kitaplardan biri oldu. Daha önce Mısırlı yazar olarak Necip Mahfuz'u okumuştum, "Midak Sokağı" ile. İkisini birleştirince adres gibi oldu, Midak Sokağı, Yakupyan Apartmanı. Ha gayret biri de çıkar rakam adı taşıyan bir kitap yazarsa mektubumuz ellerine ulaşabilir:)

Yakupyan apartmanı, 1930'lu yıllarda Kahire'nin en işlek caddelerinden birinde, Paris'teki bir apartman örnek alınarak Yakupyan adında milyoner bir Ermeni işadamı tarafından inşa ettirilmiş, devrinin en prestijli binalarından biri. O yıllarda zengin işadamlarına, yerli ve yabancı bürokratlara, entellektüel camiaya ev sahipliği yapmış ama zamanla yaşlanan bir gözde gibi itibarını kaybetmiş. Giderek kiracıların sosyal ve kültürel seviyesi düşmüş, hala birkaç varlıklı kişinin oturduğu alt daireler haricinde her sınıftan insanı barındıran, çatı katına ise iyice yoksul halkın yerleştiği bir Babil Kulesi'ne dönüşmüş. İşte kitap bu apartmanda oturan insanların yaşam öykülerinden kesitler sunuyor. Okurken romanda kurgulanan şahısların, olayların, öykülerin Türkiye ile ne kadar benzerlik gösterdiğini görüp şaşırıyorsunuz. Orta ve Yakın Doğu coğrafyasının ve insanlarının mâkus talihi belki de...

Yine kitaptan öğrendiğimize göre böyle bir apartman gerçekten var ve yazar da bir süre oradaki dairelerden birinde yaşamış hatta kitabın kapağındaki fotoğraf da apartmana ait. Kitabın künyesi ise şöyle:

YAKUPYAN APARTMANI/ALÂ AL ASVANİ
Merkez Kitaplar, 2007-224 sayfa

Şu yukarda görülen benekli güzele gelirsek; bu da benim kış sezonu keçe ürünlerimden biri, içi lavanta ile doldurulmuş uğur böcüğü UĞUR BEY. Yeni haftanızın uğur getirmesi dileğiyle eklenmiştir, kabul edile...

5 Temmuz 2009 Pazar

YOL HAZIRLIĞINDAKİ EV

Bizim ev ayakta, hatta kalktı gidiyor resimdeki gibi. Bir yerden bir yere geçmek için hoplayıp zıplamak gerekiyor. Oturacak yer bulmak mesele, tam da bu nedenle akşam ziyarete gelmek isteyen bir grup misafiri geri çevirdim. Kabul etseydim bir nevi kokteyl düzeni ağırlama yapacaktık mecburen. Misafirler boş buldukları yüzey parçalarına dikilip ellerine tutuşturduğum bardaklardaki çayı parmaklarını yakmamaya çalışarak içerlerken "döngüsel kavramların parametrik izdüşümlerini bu bağlamda analiz ederkene vır, vır, vır..." tarzında entellektüelitesi yüksek, anlaşılması zor saptamalarda bulunan sohbetler edeceklerdi. Reddettik, umarım darıltmadık.

Bu kalkıp gitme halinin sebebi oğlumun odasında yaptığı yeni düzenleme. Birtakım eşyalar geldi, çalışma masası, keson gibi. Onları yerleştirmeden önce de odayı elden geçirip temizlemek istedi. Haliyle oradaki tüm eşyalar salona yığıldı. Aman tanrım, bu kadar ıvır zıvır bir odaya nasıl sığar da hala boş yer kalır. Çare yok, temizlik ameliyesi bitene kadar katlanacağız, inşallah evi yolda yakalayabiliriz gitmeden...

Şimdi böyle durumların en hoş tarafı taşıyıcılarla ortaya çıkan enseye tokat durumları. Bizimkiler de-2 adet orta yaşlı muhterem-eşyaları yukarıya çıkardıktan sonra aramızda bir yakınlık başladı. Soğuk sular, nescafeler içildi. Havaların ne kadar sıcak gittiğinden dem vuruldu, hane halkının meslekleri öğrenildi, neden sonra gelen eşyaların montesi yapılıp vedalaşıldı. Bu kadarına razı oldum, çünkü daha beterlerini de görmüştüm. 4-5 sene önce aldığımız bazalı yatağı eve getirip montajını yapan arkadaşlar hafızamda silinmeyen bir yer edindiler. Herbiri birbirinden ilginç bu iki şahsiyetten daha yaşlı olanı sanki eski dostumuzmuş da epeydir görüşmemişiz gibi samimi bir tavırla, "Döşşeği getirdik yinge" diyerek içeri daldı. "Nereye bırakalım, endireye mi?" sorusuyla gösterdiğimiz yere yerleştirirken bir yandan da sürekli birşeyler anlatıyordu. (Bu arada bilmeyenler için, Antalya yerel şivesinde "endire", "oraya" anlamına gelir. Yine "endee", "o", "endeeki", "ordaki" yerine kullanılır.) O sırada oğlumu gördü ve akabinde "Yiğenim" muhabbetine geçti, okulunu, mesleğini falan öğrendi. Az sonra arkadaşının nikahına gitmek için takım elbisesini giyip veda etmek için yanımıza geldiğinde de şöyle baştan aşağı beğeniyle süzüp, "Ooo, yiğenim pek yakışaklı olmuşsun be, amma senden bi ricam olcak, endee saçlarını kestirt, elin yüzün açılsın, erkek adama uzun saç olmuyor anadın mı? Geçenlerde belediye başkan adayı da porupoganda için bizim mahalleye geldi yanında oğluyla, endeenin de saçları uzundu. Dedim ireyis, önce endeenin saçlarını kestirt, sonra gel oy iste." Sözün bittiği yer burasıdır sanmıştık amma bitmemiş meğerse. Yatağın montajını yapıp eski yatağı da yanlarına alarak ayrılırken eşime döndü: "Vay abeycaazım, endee yatak da pek eskiymiş be, nasıl yattın sırtın, belin ağrımadan" diyerek çıkıp gitti.

Güzel yurdumun daha da güzel insanları, muhabbetiniz bol olsun, ne diyeyim...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

BOTERO'YU SEVER MİSİNİZ?

Şişmanların ressamı Fernando Botero'yu sever misiniz? Ben bayılırım, herbir resmine dakikalarca bakıp eğlenebilirim. Sonra da "Şükür Allahıma, benden de beterleri varmış" diye mutlanırım. Ben resimdekilere bakıp mutlanırken, onlar da bana bakıp "Zavallı, neden bu kadar zayıf" diye düşünüyor olabilirler, zira yüz ifadelerinden anlaşıldığı üzere herkes hayatından memnun. Siz bakmayın onların gülümsemediklerine, Botero genellikle ciddi insanlar çizer ama onların keyfi yerindedir aslında. Diyet yok, spor yok, aktivite minimum, kolesterol kimin umurunda. Yukarıdaki ünlü "La Familia" tablosu örneğin, baba nasıl gururla kanatlarının altına almış ailesini. Kesin bir resmî dairede memurdur bu, muhtemelen arşivde. Hatta siyah takım elbisesi, beyaz gömleği kirlenmesin diye kollarına eski zaman işi lastikli kolluklardan da takıyor olabilir. Akşam mesai bitimi fötr şapkasının tozlarını itinayla silkeleyip başına yerleştiriyor, bakkal, kasap, manav üçlemesinden alışverişini de yaptıktan sonra eve gidiyordur. Kapıdan girerken ilk sorusu da "Hanım, ne pişirdin?" olacaktır kesin. Evin hanımı bütün gününü iki çocuk ve bir tombul kanişin peşinde geçirerek tüketmekte. Birkaç ayda bir gidip sarı saçlarına perma yaptırıyordur, malum çoluk çocuk, kendine zaman ayırmak zor, sararsın alnının üstüne dolma bukleni, toplarsın arkadan, bitti. Öğleden sonraları konu komşuda altın günü, dolar günü, kabul günü dolaşarak geçer, çocuklar mızıldanıp huzur vermese de evde oturmaktan iyidir, gelsin çaylar, pastalar, nasılsa kilo problemimiz yok. Büyük oğlan biraz yaramaz, anasını yoruyor, kız şimdilik sakin, hele annesinin yumuşacık kucağına yerleşti mi keyfine diyecek olmuyor. Tombul kanişle de iyi anlaşıyorlar. Fotoğraf çiftin 5.evlilik yıldönümünde evlerinin bahçesinde çekilmiş. Çocuklar biraz daha büyüsün, 3. bir bebeği de düşünüyorlar. Ne diyelim allah ağızlarının tadını bozmasın."Tombul Balerin", Botero resimleri içinde favorim. Bir insan kendinden bu kadar mı emin olur ya, sanırsınız Bolşoy Balesi'nin başbalerinası. Öyle bir eda, öyle bir azamet. "Kuğu Gölü"nün provalarında muhtemelen. En çok buna eşlik edecek balete acıyorum. Eskaza havaya kaldırılması gerekse vay garibanın başına gelene...
Botero'dan bir başka aile tablosu. Üstteki ailenin 2-3 yıl sonrası olabilir, oğlan, kız büyümüş, 3. bir kız gelmiş. Kaniş ölmüş, yerine Tekir alınmış. Baba terfi etmiş, maddi durum daha iyileşmiş, oturuşundan belli, "Peşin satan" gibi. Koyu renk takımdan gök mavisine geçilmiş, anne de sarı saçlarını siyaha boyatmış. Ayrıca hizmetçi tutulmuş ama o kâfir de özellikle mi yapmış bilmem, tam pozlama esnasında çay getirip dikkat dağıtmaya ne hacet. Evin hanımının gözleri dönmüş fincanları görünce.

Hasılı bu resimler bana neşe veriyor, baktıkça yaz senaryoyu. Botero okusa ne derdi acaba? O şimdi daha ciddi resimlere yönelmiş durumda, ta Kolombiya'dan gelip benimle uğraşamaz. Bu ara Irak'ta, Ebu Garib'te Amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığı işkenceleri anlatan resimler çiziyor, yine şişman adamlarla, bir nevi kara mizah gibi. Ne diyeyim, fırça tutan elleri dert görmesin...

3 Temmuz 2009 Cuma

ÇİKOLATA: MUTLULUĞUN TA KENDİSİ



Bilimsel olarak kanıtlandı, öğrendik; çikolata ile mutluluk arasında kesinkes ilişki var, hem de ciddi bir ilişki, düzeyli bir beraberlik, sonu evliliğe bile gidebilir hatta. Ama ne yazık ki çikolata ile şişmanlık arasında da ciddi bir ilişki var. Aslında ben çikolata ile şişmanlık arasında bir ilişkinin olmamasını, hatta ilişkinin en düzeysiz, bir gecelik türden olmasını nasıl da tercih ederdim, elbette mutlu olacak başka birşey bulurduk.

İşte bu ikinci ilişki nedeniyle bir süredir ben çikolata ile ilişkimi askıya almış durumdayım, oysa nasıl severim, nasıl deli olurum uğruna. Süpermarketlerdeki en favori rafım çikolata raflarıdır, piyasaya sürülen her çeşidi bilirim, giderek seçkinleşen bir damak zevki geliştirip çikolata sevenlerle yeni çıkanlar üzerine sohbet etmeye bayılırım ama işte malum sebeplerle bir süredir ayrı yaşama kararı aldık. Fakat bu demek değil ki ben en sevdiğim, hafıza çekmecelerimde saklı çeşitleri sizlerle paylaşmayım.

Fotoğraflar için üzgünüm, Google amca pek çikolata sevmiyor galiba ya da damak zevklerimiz uyuşmuyor. Tüp çikolata yazıp arattığımda saç boyası ve tüp bebek resimleri verdi, parmak çikolata ise zaten fi tarihinde kaldığı için herhangi bir bulguya rastlanmadı. Çaresiz sevdiğim bir başka çeşit olan şemsiye çikolata ile benim yediklerime benzemese de Çokokrem tüpünü koymak zorunda kaldım. Affınıza sığınırım.

Hayatıma ilk giren ve tadını ve görünümünü unutamadığım çikolata, küçük bir kızken babamın her akşam iş dönüşü aksatmadan getirdiği parmak çikolatalar idi. İçi pralinli, 10 santim uzunluğundaki çikolatanın tadı gerçekten enfesti ama beni asıl çeken ambalajıydı. Babam işyerinin yakınından mı alırdı, mahalle bakkalından mı, hiç merak etmedim. Önemli olan küçük kızına sevgisinin bir nişanesi olarak her akşam onu bana uzatmasıydı. Annemin "Yemekten önce yeme" uyarılarını hiç dikkate almadan parlak renkli, kimi zaman desenli kağıdını yırtmamaya özen göstererek açar, iki-üç lokmada yutardım. Sonra sıra en zevkli ana gelirdi. Çikolatanın arkadaşlar arasında "Altın" dediğimiz aliminyum kağıttan ambalajını masaya koyar, tırnağımla bir güzel düzleştirirdim. Ertesi sabah ilk işim karşımızdaki tek katlı evde oturan, en iyi arkadaşım Gülcan'a gitmek ve "Altın" koleksiyonuna yeni bir parça eklemek olurdu. Gülcan sabırsızlıkla beklerdi gelecek olan çikolata kağıdını, yeni bir renk, yeni bir desen mutlu ederdi, kazara elindekilerin aynı birşeyse getirdiğim hayal kırıklığıyla kırıştırıp atardı. Altın koleksiyonunu bir kitabın sayfaları arasında korurdu Gülcan; o kadar narindi ki herbiri , dışarıda kalsa en ufak bir esintide uçması, buruşması, kırışması an meselesiydi. Tıpkı bizim çocukluk düşlerimiz gibi.

İlkokula başladığımda bir başka muhteşem tadı, "Tüp çikolatayı" okula gidip gelirken önünden geçtiğim "Musta Bakkal"da keşfettim. Her ne kadar dükkanını maviye boyayıp tabelasına "Mavi Köşe" yazsa da, o herkesin diline "Musta Bakkal"dı. Kısa boyu, koca göbeği, kel kafası ve cin gibi bakan gözleriyle tipik bir mahalle esnafıydı. 10-15 santimlik, sarı-kahverengi tüplerin içinde tüp çikolatalar Musta Bakkal'ın vitrinli tezgahında kendilerini alacak şanslı çocukları beklerdi. Benim için bu muhteşem lezzet uzun aralıklarla ulaşılabilecek bir lükstü, tek maaşlı bir memur çocuğu olarak. Birkaç gün babama dil döktükten sonra simit parasının haricinde 50 kuruş daha koparır ve parayı yastığımın altına koyup ertesi gün yiyeceğim tüp çikolatanın hayaliyle uykuya dalardım. Sabah olup da vuslat anı gelince Musta Bakkal'a koşar, parayı çalımla tezgahın üstüne atar, elime tutuşturulan çikolatayla mutluluk içinde okulun yolunu tutardım. Yeme aşaması ayrı bir törendi. Tırtıklı beyaz kapağı açınca iş bitmiyordu, tüpün ağzı kapalıydı. Kapağı ters çevirip sivri kısmıyla delmek gerekiyordu. Delinen ağız kısmından önce mis kokulu bir kakao yağı akardı, sonra da alttan hafifçe sıkınca krem çikolatanın ucu görünürdü. Biberondan süt içen bir bebek hazzıyla tüpün ucunu ağzıma alır, aliminyum-çikolata karışımı bu tadı ağır ağır emerdim. Okul kapısına kadar sürerdi bu zevk. Bir süre sonra ne kadar sıksanız da, zorlasanız da birşey çıkmazdı tüpün ağzından. Bu defa dişlerime acımadan tüpün incecik aliminyumunu yırtar, içinde kalanları yalardım. Ağzıma, yüzüme bulaşan çikolataları sevgili Firdevs öğretmenim görmesin diye mendilime aceleyle silip sınıfa koştururdum.

Günümüz çocukları bu yazdıklarımı okuyunca muhtemelen gülerler bana. Piyasada yerli-yabancı envai çeşit çikolata ve çikolata kreması varken ve bu kadar kolay ulaşılabiliyorken onların da benimkine benzer bir zevk almalarını beklemek safdillik olur zaten.

Çikolata tadında bir gün sizinle olsun...

2 Temmuz 2009 Perşembe

KEÇELEER LİNGO LİNGO KEÇELER!..


Ya baktım blog aleminde herkes çok marifetli, dedim benim başım kel mi? Ben yeteneksiz miyim? Benim elimden birşey gelmez mi? Benim de canım vaar, ben de insanım, benim de keçem var, ben de bir canım:))

Efendim keçelerle çalışma yaptığım kış döneminden kalma ürünlerimden ikisini sizler için naçizane fotoğrafladım:) Üstteki kitap ayracı kedimizin adı "Bay Pörtlek". Kendisi şu sıralar bir arkadaşımın kızının kitabının arasını süslemekte. Alttaki, içleri lavanta dolu yavru kuşlar "Cikcik ile Cakcuk" ise kanatlarına yapıştırılan göz boncuğu ve tepelerine bağlanan kurdele ile nazarlığa dönüşüp bir başka arkadaşımın evini kem gözlerden korumakta. Sanmayın ki bunlarla kaldım, daha epeyce üretimim var. Kışın kitap okumaktan ve bilgisayar başında oturmaktan daha değişik bir uğraş arayınca kafadan keçe işine girdim. Yüklü bir miktar parayı Erdoğan Düğme'de bırakıp renk renk keçelerimle döndüm eve ve kendim çizdim, kendim kestim, kendim diktim. Hocam yok, ustam yok, alaylıyım dostlar ben. Ürünlerimin çoğu hediye gitti arkadaşlarıma, güle güle kullansınlar, elde birkaç parça kaldı. Kimbilir kışın aşka gelip kaldığım yerden devam ederim belki, yazlık bir uğraş değil kendileri.

Vaziyet budur, sürç-ü lisan ettimse affola...


1 Temmuz 2009 Çarşamba

KESTANE KIRANINDA KADINLAR

En son okuduğum ve hayli etkilendiğim kitap, Tahir Musa Ceylan'ın "KESTANE KIRANINDA KADINLAR"ı. Ege'de bir köy, "Mavruz", "Zarifoğlu Ailesi" ve en çok da "Zeliha Zarifoğlu" nun hikayesi bu. Ne kadar güçlü olsalar da kadere karşı koyamayan kadınların hikayesi. Kocasının eşkiyalarca öldürülmesinden sonra ailenin reisi olan Zeliha'nın bitmek bilmeyen hayat mücadelesi. Arka planda Osmanlı İmparatorluğunun son dönemleri, mütareke yılları, 1.Dünya Savaşı geçip giderken Zeliha ve çocukları da dünyanın ve ülkelerinin yaşadığı acılardan paylarına düşenin hayli fazlasını alırlar.

Tahir Musa Ceylan'ın ikinci ama benim okuduğum ilk romanı. Yeni bir yazar tanıdım böylece; dili ustalıkla kullanan, fantastik ögeleri beceriyle akışa dahil eden, yerel kültürden ve deyimlerden yararlanan ve okurunu etkilemeyi başaran bir yazar. Okuyun, siz de etkileneceksiniz...

KESTANE KIRANINDA KADINLAR/TAHİR MUSA CEYLAN
Kanat Yayınları/2008, 1.baskı/319 sayfa