Yıl geldi de gidiyor bile bugün 3 olmuş 😂
Yılbaşından iki gün önce markete bazı eksikler için gittiğimde biri mor, biri pembe yarı açmış iki sümbül görüp almıştım. Pencere önüne koyunca aşka gelip tamamen açtılar, mis gibi kokuyorlar ama boyunları ince, kafaları ağır, sürekli yamuluyorlar sağa sola, düzeltmekten yoruldum. Sonunda yanlarına birer çubuk dikip bağlamaya karar verdim. Aldım ipi, çubuğu bir yandan bağlarken "Ama niye eğiliyorsunuz ki, aşkolsun. Bak bağlayacağım şimdi, dik durun e mi?" derken yakaladım kendimi. "Tövbelerce" dedim aklım başıma gelince Hakiki Muhabbet Aslıcığımın kulağını çınlatarak. "Bu aralar kedilerle konuşmam yetmedi, bitkilere de dadandım, iyi saatte olsunlar mı tebelleş oldu nedir, yürü git kadın kafayı yemeden" diyerek ayrıldım sümbülün yanından. Okuyup üfleyin dostlar bana, halim hal değil 😂
Öğleden sonra yılın ilk tiyatro oyununa gideceğim, "Shakespeare'nin Bütün Oyunları". Yorumlar güzel olduğunu yazınca haydi dedim, gösterimden kalkmadan ben de izleyeyim. Arkadaşım da gelecek, oyun öncesi fuayede bir yeni yıl kahvesi de içeriz belki.
Yılın ilk kitabı ve sohbet ettiğim sümbül aşağıda:
Bugün mektup günü malum, bakalım sevecek misiniz? Sizi Babil Kulesi sakinleriyle başbaşa bırakıyorum. Hafta sonunuz güzel geçsin...
MEKTUP 4
Merhaba İyi Buzdolabı,
Esasen seninle çok fazla bir yakınlığımız olmadı ama tanışmamızın eğlenceli bir öyküsü var. Sahip olduğun ya da sana sahip olan diyelim aile apartmana taşındığımız ilk yıllarda bitişik komşumuzdu. İri yapılı, upuzun boylu, kel kafalı Kasım Amca ki biz ona çaldığı ve her daim duvarda asılı duran cümbüşünden ötürü Cümbüşçü Amca derdik, eşyalarımız eve indirilirken koşup gelmiş, kendini gümrük şefi olarak tanıtmıştı. Şefliği yıllar içinde her hastalandığında ellerinde hediyelerle ziyarete gelen memurları tarafından da tescillenmişti.
Kasım Amca’nın bizim eve zırt pırt yaptığı çıkartmalar çeşitli nedenlerle tekrarlanırdı. Yeni aldığımız ya da onlara yeni alınan bir eşya, verilmesi gereken bir müjde, başka şehirde yaşayan kızı, damadı ve torunlarının ziyaret haberi, fiyatı düşen bir yiyecek maddesi, ölçülecek tansiyon, yapılacak enjeksiyon, hasılı bu liste uzar giderdi. Seninle de bu vesileyle tanışmıştık İyi Buzdolabı, acaba atıldığın beyaz eşya çöplüğünde hafızanın bir kıyıcığında kalmış mıdır o olay?
Hayatı kolaylaştıran alet edevatın evlerimize yeni yeni girmeye başladığı zamanlardı. Babil Kulesi ahalisi çoğunlukla orta, bir miktar da dar gelirli hanelerden oluşurdu, o yüzden bu aletlere kavuşmak epey zaman alır, kavuşabilenlerinki de neredeyse ortak kullanılırdı. Gözümüze kocaman görünen iki oda bir salon ve daracık mutfaktan oluşan küçük dairemize taşındıktan bir süre sonra babam emektar tel dolabımızı emekliye ayırmaya karar verdi. Annem bu emeklilikten çok memnun, babamsa pamuk elleri cebe gideceği için biraz huzursuzdu. Araştırdı, soruşturdu, sonunda bütçesine ve evimizin boyutlarına uygun bir buzdolabında karar kıldı. Dolabın eve geleceği günü ailecek heyecanla bekledik, mutfak o kadar küçüktü ki kendisi de küçük olmasına rağmen mutfağı mekân tutamayacaktı, ona yatak odasında bir yer hazırlandı. Sonunda teşrif ettiler, önce buzdolabı, sonra Kasım Amca. Buzdolabına baktı baktı, babama dönüp “Başıma iş açtın” dedi. “Neden?” diye sordu babam, “Ee şimdi benim hanım tutturur bize de al” diye cevapladı. Behiye Hanım Teyze, kocasının aksine minicik bir kadındı ama koskoca Kasım Amca’yı bu kadar endişelendirdiğine göre dediği dedik, çaldığı düdüktü. Yarım ağızla hayırlı olsun diyen Kasım Amca kös kös döndü evine. Biz kıymetli buzdolabımızı yatak odasındaki zorlukla boşalttığımız köşeye yerleştirdik, fişini taktık, bir süre karşısına geçip seyrettik, hatta anneannem kapağını açıp pembe renkli iç duvarlarına bakarak “Amaan nasıl da güzelmiş, pembiş pembiş” diye sevgi sözcükleri fısıldadı. Annem içini düzenledi ve hepimiz sahip olduğumuz buzdolabının huzuruyla akşam yemeğine oturmuştuk ki Kasım Amca tekrar geldi, “Aldım” dedi, “ben de aldım”. “Ne aldın Kasım Bey” diye sordu babam. “Ne alacağım, buzdolabı, aldın getirdin soktun eve, Behiye başımın etini yedi ben de isterim diye”. Yaa İyi Buzdolabı, böyle de jet hızıyla geldin bitişik komşunun evine, bize “Güle güle kullanın” demek düşerdi, dedik, yemeğimize geri döndük, Kasım Amca o akşam heyecandan yemek yiyebildi mi orası belirsiz.
Ertesi akşam Kasım Amca heyecan içinde yine evimize damladı, “Biliyor musunuz” dedi, “iyi buzdolabı kar yaparmış, bizimki yaptı”. Ve selamsız sabahsız annemlerin yatak odasına dalıp iyi olmadığını düşündüğü buzdolabımızın önce kapağını, sonra buzluğunu açtı. Açtı açmasına da hüsrana uğradı zira bizimki de kar yapmıştı. Yüzü düştü bir an, sonra toparladı, “Sizinki de iyiymiş, haydi gözünüz aydın” dedi ve gitti.
Sevgili İyi Buzdolabı sen Kasım Amcaların evinde hangi odada duruyordun hatırımda kalmamış ama bir süre sonra bizimki yatak odasından sıkıldı, mutfağa biraz uzak düşüyordu. Mecburen salona aldık, tam köşeye çaprazlama yerleştirdik. Mırıldayan motoruyla salonumuzun demirbaşlarından biri oldu o evden taşınana kadar. Gövdesi bilindik dolap işlevini görürken tepesi de kolayca el ulaştığı için nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyaların biriktirme merkezine dönüştü. Tam ortada içinde toz tutmuş kırmızı plastik güllerle Amasra'dan alınmış ahşap bir vazo, yanı başında doktor olan halama eşantiyon olarak gelmiş, omuzundaki su testisinde ilaç firmasının adı yazılı çirkin ötesi bir zenci kız biblosu, tiktakları sinirimi bozan masa saati, annemin ruju ve göz kalemi, her daim kullanılan ilaçlar ve babamın şırıngalarını muhafaza eden çelik kutu. Bu demirbaşlara ilaveten günübirlik konuklar da olabiliyordu.
Buzdolabı alındıktan sonra kapımız sık sık çalmaya başladı: “Annem biraz buz istiyor”, “Şu kıymayı dolabınıza koyuverseniz”, “Soğuk suyunuz varsa bir sürahi alabilir miyiz?”. Eh isteyen komşu olunca hayır da denmiyordu haliyle ama zaten küçük boy olan dolap nüfus yoğunluğundan nefes alamaz hale geldi bir süre sonra. Aynı itibarı ya da samimiyeti diyelim senin gördüğünü sanmıyorum sevgili İyi Buzdolabı, zira Behiye Hanım Teyze annem kadar yüz vermiyordu istekte bulunanlara.
Günün birinde babam gittiği pazardan sebze-meyveye ilaveten yeşil kapaklı beyaz plastik bir sürahi ile döndü. Sürahinin önemli bir marifeti vardı, kapağın ibiğe denk gelen yerine bir delik açılmıştı ve içine su koyup bardağa boşaltmaya başladığınızda kuş gibi ötüyordu sevgili İyi Buzdolabı. Basit bir fizik kuralıydı esasen ama bizimki gerçekten içinde bir kanarya varmışçasına şakıyordu. Evimize dalışlarından birinde bu ötüşe şahit olan Kasım Amca’nın ilk işi aynı sürahiden almak oldu. Gel gör ki onun sürahisi bizimki kadar iyi ciklemiyordu, olamazdı, iyi buzdolabının kar yapması hesabı iyi sürahinin de bizimkinden daha güzel şakıması gerekirdi. Kasım Amca o yıllarda henüz yayına başlamamış Gırgır Dergisi’ndeki Zihni Sinir’e taş çıkartacak bir proje geliştirdi. Sürahideki deliğin tam karşısına ikinci bir delik açtı. Babamın sonradan gülerek sağda solda anlattığı gibi bizimki “dürülüdürülü diye öterken onunki “dütdürülüdütdürülü” şeklinde ötsün istemişti. Lakin bırakın kanaryayı, sakayı zavallı sürahi dut yemiş bülbüle dönmüştü. Kasım Amca bu hezimetten sonra bir hafta kadar bizim eve uğramadı.
Sevgili İyi Buzdolabı, senin aran nasıldı bilmiyorum ama Kasım Amca’yı tüm fesatlıklarına, büyüklenmelerine, aklına her geldiğinde evimize damlamalarına, işe gitmek için ortak balkondan merdivene doğru yürürken mutlaka bizim yatak odasının alçak penceresine yapışıp içeriyi gözetlemeye çalışmasına rağmen severdik. Emekli olup memleketine taşındıktan bir süre sonra vefat haberi geldi. Sen hala onlarla mıydın bilemedim ama oradaki komşusu bir başka model aldıysa eminim ki seni ıskartaya çıkarmıştır Behiye Hanım Teyze’nin arzusu üzerine. Ben seni, Kasım Amca’yı, üzerinde Zeynel Abidin Cümbüş yazan alüminyum bir tencereye benzeyen cümbüşü hiç unutmadım. Kasım Amca yattığı yerde, sen hurda eşyalar mezarlığında huzurla uyuyun…

"siz bitkilerle konuşuyorsanız problem yok. bitkiler size cevap veriyorsa acilen bir doktora gidin" diyorlar öğretmenim :) ben mesela, konuşurum çiçeklerimle :)
YanıtlaSilmektup şahaneymiş. ben de mi yazsam dedim okurken :) eskiden her eşyanın ne büyük anlamı ve yeri vardı hayatlarımızda.
Buzdolabı büyümenin kontrol edilmesi için de şahanedir. Buzdolabı eve geldiğinde ben kısa dolaptan kısaydım, daha ilkokula başlamamıştım, ama bir yarış başlamıştı dolapla aramızda, o bir türlü uzamıyordu, sürekli ölçü alıyordum önünde dikilip, yetişmek boynumun borcuydu sonuçta ben onu geçtim lakin artık şehir içinde kısmen sosyetik bir evdeydik, tabii ki tüm uzamalarıma rağmen yeni buzdolabını da bir türlü geçemiyordum. Okul, şu bu, basketbol takımı derken hepsini geçtim ve zafer benimdi, çünkü hiçbir buzdolabı beni geçemiyordu artık, ama fena bi şey oldu sonra; onca boyuma rağmen ve lisedeyken bu kez ben çok iyi sıçramama rağmen potaya elim değiyor ama asılamıyordum, sonuçta boy uzuyordu ve ben çembere sıçrayıp iki elimle sımaç yapabilir hale gelmiştim. Kâr kalan da enfes bi çocukluk hikayesi olmuştu ben için, artık çok havalıydım, okul takımının yıldızdıydım:)
YanıtlaSilİyi ve sağlıklı yıllar Leylak Dalı öğretmenim, tüm sevdiklerinizle birlikte...
Böyle kendi kendine ya da çiçekle böcekle konuşmalar çok sağlıklı imiş, yenilerde öğrendim bunu. Çünkü, insanın kendi sesini duyması, düşüncelerin akıldan geçmesinden çok daha sağlıklı imiş. O nedenle konuş ya Leylak dalı, konuş. <3
YanıtlaSil