.

.
.

14 Eylül 2020 Pazartesi

14 EYLÜL (EVLER EVLER 2)

Bütün gün evde kitap, tablet, telefon, kanepe, mutfak arasında geçen vakitte kazara Twitter'e bakar ya da TV'de haberleri izlersem güç bela topladığım moralim anında yerlere yapışıyor. Beni ancak şuraya yazmak bir parça avutuyor. Yazalım o zaman, günlük, anı, yorum, kitap ne olursa, yeter ki corona olmasın. Evlerle başlamıştık evlerle devam edelim...

Dedem genç denecek bir yaşta ölünce 12 yaşında haşarı bir oğlanla yalnız kalan anneanneme destek olmak için 3 yıl kadar onunla birlikte yaşadık. Babamın görevi nedeniyle bulunduğu, bebekliğimin ve iki yaşımın geçtiği Meriç ve Karapınar'daki evleri haliyle hatırlamıyorum. İlk anılarım anneannemin yanına taşındığımız evden kırık dökük. Bahçede tıslayarak beni kovalayan komşunun kazları, tahta koltuğun eğimli kolçağında yürüttüğüm yeşil robotum, bebeğime güya elbise dikmek için alıp düşürdüğüm dikiş iğnesinin dayımın ayağına batması, anneannemin bu nedenle kopardığı küçük kıyamet, duvarda gördüğüm ve ödümün koptuğu kocaman peygamber devesi, hepsi bu. Sonra o ev yerine Site Yurdu yapılacağı için istimlak edildi ve geçici bir süre için oraya yakın bir semtte, eski tip bir binanın ikinci katına taşındık. Orada anılar daha net. İlk arkadaşımı orada edindim: Gülcan. Hemen önümüzde yer alan, bahçe içindeki tek katlı bir evde oturuyorlardı, bir sürü ağabeyi vardı, hiçbirinin ne yüzünü, ne adını hatırlıyorum, hatta her gün evlerine uğradığım halde Gülcan'ın yüzünü de silik. Sabah kahvaltımı yapar yapmaz her akşam babamın düzenli olarak getirdiği parmak çikolatanın işaret parmağımın tırnağıyla düzeltip parlattığım altınını alır, Gülcan koleksiyonuna ilave etsin diye kapılarını çalardım. Altın biriktirirdi Gülcan, altın dediğim de parlak çikolata kağıtları işte ama bizim için çok kıymetliydi. Bir sürü çocuk vardı mahallede, çoğunun ayağında yandan madeni tokalı plastik ayakkabılar. Çok imrenirdim, öyle imrenirdim ki bir gün ağlayıverdim bana da alın diye. Annemi kızdırdı bu isteğim ama anneannem araya girip ikna etti, pazardan bir çift de bana alındı, tokası parlak sarı, çirkin bir gri, üstelik kazık gibi sert, son derece rahatsız ama ben çok mutluydum. Bir de delikli plastik çantam vardı, ayakkabım ayağımda, çantam kolumda bir rüküşlük abidesi olarak epeyce dolaşmıştım. Yüzlerini hatırlamasam da komşuları hatırlıyorum, alt katımızda oturan genç adam ve ona yardımcı olmak için köyden gelen kızkardeşi Cennet. Babam ona nerede rastlasa ezgili bir maniye başlardı: "Nereye de gidiyon kız Cennet/Suya da gidiyom len Memmet" 😃Yan binadaki komşunun babasından Allah'tan korkar gibi korkardım, sevecen, kendi halinde bir adamdı aslında ama görünüşünde sert, otoriter bir hava vardı, daima takım elbise giyer, kalın kırçıl kaşları gözlerini örterdi. Adamı sokağın başında bile görsem soluğu evde alırdım. Çok üzülürdü benim bu halime ama kimse ikna edememişti onun korkulacak biri olmadığına. Çaprazımızdaki evde oturan aile kuru temizlemecilik yapardı. Mahallede idrar biriktirdikleri ve dükkanda giysilerdeki lekeleri çıkarmak için kullandıkları dedikodusu dolaşırdı. Eh amonyağa para vermektense 😃

O sokakta oturduğumuz kısa sürede aklımdan çıkmayan iki olay yaşadık. Bir gün sokaktaki elektrik direklerinden birinde bir arıza oldu, ekip geldi tamirat için. Gençten bir görevli direğe tırmandı, tamir etmeye uğraşırken birden direkten düştü, cereyana kapılmıştı, kurtaramadılar. Hiç unutamadım o olayı, küçük bir çocuk için büyük travma aslında. Bir başka gün şiddetli bir yağmur yağdı. Evin biraz arkasında akan bir dere vardı, o yağmurla dere taştı ve hayli büyük boyutlu bir sele sebebiyet verdi. Annem ve anneannem Hatip Çayı sel felaketinden kurtuldukları, anneannemin evi o selde yıkıldığı ve çok büyük zayiat verildiği için olaydan çok etkilendiler. Buna rağmen niye beni de alıp o derenin kıyısına, seli izlemeye gittiler hala anlam veremiyorum. Kudurmuş gibi akan derenin içinde arabalar, inekler, koyunlar, ev eşyaları sele kapılmış yuvarlana yuvarlana gidiyordu, inanılmaz bir şeydi. Hala düşünürüm bu bana hayalimin oynadığı bir oyun muydu, ben mi uyduruyorum diye ama annemlere teyit ettirdiğime göre gerçekti demek ki.

Öğle uykusu mecburiyeti vardı, nefret ederdim, annem zorlardı, ben inatlaşırdım. Sonra anneannem gelirdi, "Oh kızım, hadi uyu, kalkınca çocuk bahçesine götüreceğim" der kandırırdı beni. Uyurdum, uyanınca da gerçekten elimden tutar çocuk bahçesinin yoluna düşerdik. Giderken mutlaka seyyar koz helvacıya uğrar "kuşlubaş" alırdık. "Kuşlubaş" kağıt helvaya ortasındaki kuş kabartması yüzünden benim taktığım isimdi. Bir seferinde alnıma salıncak çarpmış, kanlar içinde kalmıştım, anneannem çığlık çığlığa ortalığı birbirine katmıştı. Annem sinema delisiydi, hafta içi, hafta sonu demez hemen hiçbir filmi kaçırmazdı. Saray Sineması'ydı sanırım Hamamönü civarında, en çok oraya giderdik. Pembeye boyalı bir salondu, genelde balkonda otururduk, perdenin iki yanında minyatür tarzında yapılmış biri tef çalan, diğeri oynayan iki kadın resmi vardı. Çocuk aklımla nereden duyduysam o resimlere bakar, "Çingen çalar, Kürt oynar" sözünü bu resimlere bakıp mı söylediler acaba diye düşünürdüm. Yahu sen 4 yaşındasın, nene gerek sosyolojik analizler 😃 Bir keresinde yine bu sinemada o yılların ünlü oyuncusu Orhan Günşiray ve Nurhan Nur'un oynadığı bir filmin galasına denk gelmiştik, her iki oyuncunun etrafında müthiş bir kalabalık yığılmıştı, tezahürat dersen gırla gidiyordu. Kimbilir hangi filmdi.

Seldi, elektrik çarpmalarıydı, geçirdiğim kızıl ya da kızamıkçık şimdi hatırlamadığım hastalıktı, dayımla didişmelerimizdi, sinemaydı, çocuk bahçesiydi derken bir çırpıda geçip gidivermişti o semtteki konukluğumuz. Anneannemin ve diğerlerinin sele giden evlerine karşılık yapılan site bitmişti ve artık oraya taşınacaktık. Bir sonbahar günü yüklendi yine kamyon, düştük başka bir evin yoluna...

Devamı başka bir yazıya olsun...

7 yorum:

  1. Keyifle okuyorum :) Elinize sağlık...

    YanıtlayınSil
  2. severek okuyorum leylakdalı biz senin gibi yazamayız inan.

    YanıtlayınSil
  3. Emeğinize sağlık, şu bunaldığımız günlerde keyifle okuyorum.Teşekkürler.

    YanıtlayınSil
  4. Bir solukta okudum ve daha sık gelecegim sana okumaya...

    YanıtlayınSil
  5. <3 her satırı ayrı güzel de, öğle uykusu tüylerimi diken diken etti (nefret ederdim), şimdi de olsa da uyusam ama 40 sene uyumamış bünyede durmuyor tabii uyku falan :)

    YanıtlayınSil
  6. Kendi çocukluk anılarımı düşünerek zevkle okudum. Ben de "altın" biriktirirdim. Bir sel macerası da ben yaşamıştım.

    YanıtlayınSil