.

.
.

3 Eylül 2019 Salı

3 EYLÜL (NİĞDE GEZİSİ 1)

Farkındayım, aslında Ağustos'da okuduğum kitapları yazmam gerekiyordu ama onu birkaç gün erteleyip detayları unutmadan kız kardeşle yaptığımız 2 günlük Niğde yolculuğumuzu anlatmak istiyorum. İlginç, şaşırtıcı, yer yer ürkütücü, kimi zaman mutlu, bazen hüzünlü ve birlikte yaptığımız her yolculukta olduğu gibi keyifli zamanlar geçirdik. "Onca şehir dururken neden Niğde?" diyecek olursanız orada hiç yaşamamış olmamıza rağmen hem anne, hem baba tarafından Niğdeliyiz. Benim çocukluğumun yaz tatilleri (yani babamın izinli olduğu zamanlar) annemin teyzesinin olağanüstü güzellikte ve büyüklükteki bahçesinde geçti, hayatımın en mutlu zamanları içinde oldukça önemli bir yer kaplar o günler. Bu yolculuk biraz da çocukluk sonrası bir daha Niğde'ye gitmemiş olan kız kardeşle anıları canlandırma, hafıza tazeleme yolculuğu idi. 

Cuma gecesi ulaştık ilk kez gördüğüm otobüs terminaline. Çocukluğumda şehrin daha merkezi bir yerindeki küçük garajda iner, bir fayton kiralar, nalların dıgıdık sesleri kuzenlerime ve o yemyeşil bahçeye ulaşmanın heyecanına neşe katar, sabırsızlıkla arabacının atları "Bırrrsss!" sesiyle "Fesleğen"in önünde durdurmasını beklerdim. Fesleğen pek de büyük sayılmayan beton bir havuzdu. İkindi üzeri su verilir, civardaki, evlerinde su tesisatı olmayan kadınlar oraya çamaşır yıkamaya gelirlerdi. Tokaç seslerine kahkahalar karışır, sabun baloncukları havada uçuşur, Fesleğen'in bekçisi Hüsam efendi taşlıktaki sandalyesine kurulup sigarasını tüttürerek çamaşır yıkayan kadınları seyrederdi. Niğde'nin alamet-i farikalarından biriydi Fesleğen, tabii ki izi dahi kalmadı şimdi. Hatta bindiğimiz taksiye adres tarif ederken (büyük teyzenin artık tek bir ağaç bile kalmamış bahçesinin yerine dikilmiş beton bloklardan birindeki boş evinde geçirdik iki geceyi) Fesleğen, Çayır Mahallesi falan diyerek tarif etmeye kalktım, boş boş yüzüme baktı, öylesine habersizdi bunların varlığından. Diğer taksicilere sorup bin güçlükle nereye gideceğini anladı da öyle koyulduk yola. Karanlıkta pek göremesek de benim hafızama yerleşmiş yeşil Niğde'nin mazide kaldığı, bahçelerin yerini çirkin beton binaların aldığı belli oluyordu. Sonunda eve ulaştık ve yol yorgunluğuyla kendimizi yataklara attık.

Her yolculukta yaptığımız gibi, ne kadar yorgun ve uykusuz olsak da sayılı günlerden azami faydayı sağlayabilmek için sabahın köründe ayaktaydık ikimiz de. Giyindik ve çocukluğumuzun, ilk gençliğimizin izini sürmek için düştük yollara. Bulunduğumuz bölge betonlaşmış olsa da bizi şehir merkezine götürecek yolun üstünde hala eskiyi hatırlatan kimi yıkılmış, kimi harabe halinde, kimi direnen tanıdık binalar göze çarpıyordu. İnce bir hüzünle sağa sola bakarak defalarca inip çıktığım merdivenlere ulaştık, Cevriye'den yükselen "Of!" sesini duymamazlıktan geldim. 

Merdivenleri Cevriye'ye rağmen tırmanıp caddeye çıkınca tüm görkemiyle Kale ve bahçede geçirdiğimiz tatillerde her saat başı vuran gonguyla bize vakti hatırlatan Saat Kulesi dikildi karşımızda. Artık onun da sesi kesilmiş. Görkemse sadece uzaktan, bakımsızlığını ertesi gün Kale'ye çıktığımızda görecektik. 



Yolun bir kısmını sağlı-sollu tanıdık binaların varlığını sürdürdüğünü görmenin çocuksu sevinciyle yürüdük. Niğde'nin bir bölümü hâlâ direniyordu, bunu ilerleyen saatlerde de görecektik. Kendimize kahvaltı edecek bir mekan arayarak yürüdük de yürüdük. Yine yol boyu Niğde'nin çocukluğumdan bu yana benim için bir nevi sembolü olan dükkan üstü güzel evlerinin hala yıkılmadığını, hatta bir kısmının elden geçirildiğini görüp bir kez daha sevindim. Bazıları ise el dokunulmadan bir dükkan ve tabela kalabalığı üstünde kaderini bekliyordu:


Sonunda kahvaltı edebileceğimiz bir pastane bulduk. Sabah mahmurluğunu üstünden atamamış suratsız garson kızın en ufak bir tebessümü bile esirgeyerek masamıza getirdiği simit, peynir, çay vs ile kahvaltımızı yaptık. Veda ve teşekkür sözlerimize ağzının içinden bir şeyler geveleyen kızımızı mutsuzluğuyla başbaşa bırakarak hedefimizdeki "Gümüşler Manastırı"na doğru harekete geçtik. Niğde'de çoğu insanın yol tarifi özürlü olduğunu zaman geçtikçe anlayacaktık. Sorduğumuz yeri ya hiç bilmiyorlardı ya biliyorlar tarif edemiyorlardı ya da her biri farklı tarifler veriyordu. Altın vuruşu ise ertesi gün "Fertek minibüsleri nerden kalkıyor?" diye sorduğumuz amca yapacaktı: "Bizim evin oradan kalkıyor" 😃

Sonunda Gümüşler Kasabası'na giden minibüsün eski terminalden kalktığını zor bela öğrenip, yerini de aşağı yukarı kavrayarak yürümeye başladık ama önce şurada poz verdik, olmazsa olmaz tabii ki 😎 Çalmayan saat kulesi ve şehir içinde eser miktarda rastlanan elma ağaçları ile Niğde, "I love you". İhtiyar neneler gibi durmadan tekrarlayacağım "Ah! Teyzemin yokolup giden güzelim bahçesi" 😔


Yolüstünde karşımıza "Hüdavent Hatun" türbesi çıktı. Eh bir selam vermeden geçersek hemcinsimiz bize darılır. Kendisinin ilk kadın vali olduğu söyleniyor bazı kaynaklarda. Yalnız ilginç bir durum var bazı yerlerde Anadolu Selçuklu Sultanı 4. Kılıçarslan'ın, bazı yerlerde de 1. Alaaddin Keykubat'ın kızı olduğu söyleniyor. Bazı kaynaklar türbeyi kendisinin yaptırdığını, bazısı da mezarının üstüne sonradan türbe yapıldığını ileri sürüyor. Bir kafa karışıklığı sözkonusu, hep bunlar nüfus memurunun işine dört elle sarılmamasından kaynaklanıyor, muhtemelen nüfus kaydı sırasında bilgisayarda Solitaire oynuyordu 😃 O yüzden biz içindekini bırakalım yapının güzelim taş oymalarına bakalım:




Neyse ki son gördüğümden bu yana epey bakım yapılmış türbeye ve çevresine, küçük bir park düzenlenmiş etrafında, hatta şirin bir çay bahçesi de var ama sabahın o saatinde kapalıydı. Aynı parkın içinde Hüdavent Hatun Türbesi'nin küçük kardeşi gibi bir türbe daha var; "Gündoğdu Türbesi". Kare planlı, piramit külahlı bu türbe 1344 yılında ölen Gündoğdu oğlu Ahi Bevvap Bey adına yapılmış. Fotoğrafını çekmeyi unutmuşum, merak ediyorsanız Google'dan bulabilirsiniz. 

Hüdavent hemşiremizin hatırını sorduktan sonra yola devam edip asıl hedefimize adım adım yaklaşıyoruz. Eski Terminal binasına geldik ama ortada pek bir bina görünmüyor, parkımsı bir alan, içinde birkaç bank, yanda salaş bir kahve ve eski de olsa terminal olamayacakmış gibi duran köhne bir yapı. Halbuki ben buradan da otobüse binmiştim, o zaman gözüme daha parlak görünmüştü, pek eskimiş. Minibüsler arka taraftan kalkıyormuş, ilerleyince gördük. Sorduk soruşturduk, Gümüşler Köyü'ne gideni bulduk ama kalkmasına daha yarım saat varmış. Sözünü ettiğim kahve pek testosteron soslu olduğundan banklara oturup beklemeye karar verdik, lakin bankları sulamışlar, fena halde ıslaktı. Evet sulamışlar, çimleri sularken daha gümrah olsun, büyüyüp üç kişi yerine beş kişi oturabilsin diye onları da sulamışlar. Mecburen kahveye yöneldik, zira Cevriye mızıldanıp duruyordu. Biz yokken masalardan birine yerleşen orta yaşlı adamla kadının zulasında bir yere konuşlandık. Lakin bu defa her ikisinin de ısrarlı göz hapsine maruz kaldık. Kaldığımız iki gün boyunca alnımızda çakılı olduğunu düşündüğümüz levhada "Yabancı" yazılı olduğu için şehirde yanından geçtiğimiz genç yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk herkesin dikkatli bakışlarının hedefi olduk. Göğsümüze bir başka levha çakıp "Yabancı sanıyorsunuz ammaaa aslen biz de Niğdeliyiz, naaber?" yazmayı düşündük, sonra uğraşmaya değmez deyip caydık 😃 Sonunda minibüsün kalkış vakti geldi, yerleştik. 15 dakika kadar süren bir yolculuktan sonra Gümüşler Köyü'nde, Gümüşler Manastırı'nın yanında indik. Haydi bakalım başlasın Manastır turu, giriş 7 TeLe, Müzekartla ücretsiz:


Manastır büyük bir kaya kitlesine oyulmuş ve günümüze kadar oldukça iyi korunarak gelmiş, Kapadokya yöresindeki en büyük manastırlardan biri imiş. Kilisedeki duvar resimlerinden hareketle 11. ve 12. yüzyıla tarihlenmekte imiş. Manastırın en önemli özelliği dünyadaki tek gülerken betimlenmiş Meryem resminin burada bulunması imiş. Sadece Meryem değil, kucağındaki İsa da gülümsemekte, hem de hayli cingöz bir gülümseme var suratında:


Bize gönüllü rehberlik eden üniversite öğrencisi bir genç bu gülüşün aslında resmin üzerinde yapılan oynama sonucu olabileceğinin de düşünüldüğünü söyledi. Bende ise tebessümden ziyade tavşan dudak imajı uyandırdı, o yüzden bu görüşün doğru olabileceğini düşünüyorum. Ama öyle ya da böyle Meryem Ana, sana gülmek daha çok yakışıyor.
Duvar resimleri oldukça canlı renklerde ve günümüze kadar hayli iyi durumda gelmişler. Rehber genç bunu şöyle açıkladı. Manastırı restorasyondan önce köylüler inek-koyun ahırı olarak kullanıyorlarmış ve sık sık zeminde ateş yakıyorlarmış. "Kahırdan lûtfa uğramak" diye bir deyim vardır. Zarar vermek amacıyla yakılan ateşin isleri resimlerin üzerinde koruyucu bir tabaka oluşturup bozulmalarının önüne geçmiş neyse ki. Zaten kilisenin içinde duvarlar, sütunlar bu isten dolayı siyaha kesmiş. 





Manastırda kilisenin yanı sıra yeraltı şehri, papaz odaları, çilehaneler, mutfak vs amaçla kullanılan bölümler var. Yeraltı şehrine inerken Cevriye'ye epey eziyet ettiğimi söyleyebilirim, sadece Cevriye değil diğer bacağı da öyle zorlamışım ki hala kaslarım ağrıyor. Siz siz olun talimli değilseniz o kedi merdivenlerinden inmeye, çıkmaya kalkışmayın 😄


Manastırın iç avlusu ve ortada Manastır'la takım giyinen ben, selam ey halkım 😄 Yerdeki çukurlar mezar oyukları. 



Kayalığın dıştan görünüşü ve Gümüşler Köyü'nden küçük bir görünüm. Esasen köyü gezmeye de niyet etmiştik ama hava o kadar sıcak, güneş o kadar tepede idi ki, Manastır'ı dolaşırken ahbaplık ettiğimiz genç çift bizi arabalarıyla Niğde'ye bırakmayı teklif edince reddedemedik. Zaten Cevriye de kazan kaldırmak üzere idi.

Niğde'ye dönünce ilk işimiz aç karnımızı doyurmak oldu. İnternette ders çalışırken not aldığım "Şehir Lokantası"na gittik. Tipik bir taşra esnaf lokantası, biraz daha irice. Biz kapıdan içeri girince lokantanın sahibi olduğunu düşündüğüm iki adam ayağa kalkıp "Hoşgeldiniz" dediler. Sokakta maruz kaldığımız bön bakışlardan sonra bu zarif saygı gösterisi hoşumuza gitti. Lokanta daha önce büyük dayımın oturduğu sokakta idi, evlerini aradım ama bulamadım. Sokağı yanlış mı hatırlıyorum diye sorunca bana son derece farklı bir ev gösterdiler. Meğer bina satılmış ve alan kişi üzerinde tadilat yaparak hiç tanınmayacak şekle getirmiş. Öyle çok anımız vardı ki o evde ve o sokakta. Evin karşısında, artık olmayan helva imalathanesinden büyük dayının annem sever diye aldığı yaz helvaları, benim evin kilerinde oynattığım Karagöz oyunları, seyre gelen ve taşra sakinliğiyle büyük şehirden gelmiş akraba kızının gevezeliklerini dinleyen komşu çocukları (kağıttan kesip bilet bile yapmıştım), geceleri yeni sahibinin camla çevirip ek bir kata çevirdiği terasta izlediğimiz yıldızlar, Karınca yengenin kayısı marmaratları (marmelat), saat başı dong dong vurup irkilten emektar duvar saati, divanın üstünde asılı kahve içen harem kadınları betimlemeli duvar halısı, koca göbekli, şirinler şirini aşçı dayının bize özel yemekleri, sabahları evin erkeklerinin erkenden kalkıp Bolkepçe Lokantası'na kelle-paça içmeye gidişleri, oyunlar, kahkahalar, sohbetler. Buruk bir hüzün eşlik etti yediğimiz Niğde tavaya. 

Yemekten sonra Öğretmenevi'nde bir kahve içip Müze'ye düşürdük yolumuzu. Çocukken gitmiştim en son, Müze'nin en büyük süksesi camekanda sergilenen bir kadın mumyası idi. Hâlâ öyle, hiç yaşlanmamış kadın, olduğu gibi duruyor, yanına ilaveten çocuk mumyaları da konmuş. 


M.S. 10. Yüzyıla tarihlenen mumya Yılanlı Kilise'den çıkarılmış. Yanında 8-9 yaşlarında bir oğlan çocuğuyla müzeyi gezen kadın oğluna "İstersen sen bakma, korkabilirsin" deyince aldığı cevap şu oldu: "Ne korkacağım yahu, ben bilgisayar oyunlarında bunun gibi neler görüyorum". Sanal alem sen nelere kadirsin. 

Niyetimiz Müze gezisinden sonra Niğde'nin en güzel yeri olan Kayardı Bağları'na gitmekti ama kime sorduysak nasıl gidebileceğimiz konusunda net bir cevap alamadık. Tek çözüm olarak taksi seçeneği kaldı ama ortalıkta taksi de göremeyince Müze görevlilerinden yardım istedik. Şaşırtıcı bir hevesle yardımcı oldular. İçlerinden biri telefon edip tanıdıkları bir taksiyi çağırdı, taksi gelene kadar eşlik etti, taksi gelince kapıyı açıp binmemize yardımcı oldu. Eh, teşekkür ettik haliyle. Lakin iki dakika içinde gideceğimiz yere varıp üstüne yüklü bir taksi parası ödeyince şoförün dönüşte çağırmamız için elimize tutuşturduğu kartviziti çöpe atıp yürüyerek şehre ulaştık. Böyle yani, aslında çok rahat ve kısa sürede yürüyebilirmişiz. Bu da bize ders olsun 😄 Lakin Kayardı öyle güzeldi ki, kafaya takmadık bile:








Kayardı'nın daracık sokaklarında, çıkmazlarında dolaşırken yine çocukluğum düştü aklıma. Büyük dayının da bağı vardı burada, bakımsız ve haraptı ama öyle yeşil, öyle güzeldi ki. Hâlâ rüyalarıma girer. Yazları tatile geldik mi toplanır bir at arabası kiralardık. Motorlu taşıt yolu henüz açılmamıştı çünkü. Doluşurduk içine neşe içinde varırdık bağa. Arıklardan akan sular, ceviz ağaçlarının gölgelediği yollar, elmalar, türlü türlü meyveler, mis gibi hava, bir tatlı huzur Kalamış'tan değil ancak Kayardı'dan alınırdı sanki. Taze cevizleri yemek, ağaçlara tırmanmak, salıncak kurmak, hem komşu, hem akraba Niyazi Ağa'nın (ağır işittiği için Kulak derlerdi aile arasında) bitişik bağından hırsızlama Frenk üzümü koparmak, koruk terletmek ve dönüşte yorgun, bitkin ama mutlu, araba olmadığı için tabana kuvvet dönmek. Neyse ki Kayardı hâlâ yeşil, hâlâ keyifli. Umarım öyle de kalır.


Fotoğraf çocukluğumdan, at arabasıyla Kayardı'na gelmişiz. Örgülü saçlı benim, yanımdaki bebekli Karınca Yenge, en arkadaki evinde kaldığımız rahmetli büyük teyze. 

Kayardı'dan yürüyerek çabucak ulaştık şehir merkezine, benim Cevriye biraz mızıldansa da yüz vermedim. Yol üstü bir sokak arasında "Üvercinka Sahaf" çıktı karşımıza. Kitapçı arayıp dururduk, malum adetimdir ya her gittiğim şehirden anı niyetine bir kitap almak, hemen girdik içeri:


Duvarda şöyle bir yazı vardı: "Sahaf, aradığınız her kitabı değil, kısmetiniz olan kitabı bulabileceğiniz bir yerdir". Benim kısmetime de Elsa Morante'nin "Tarih Devam Ediyor"u düştü. Eski sahibine ait bir iz aradım içinde, iki yapraklı boş bir post-it ile son sayfadaki şu yazı çıktı karşıma:

"Kim ne derse desin. Gençler bazı davranışlarında sorumlu değillerdir. sorumlu arıyorsanız. Bunu toplumun şimdiye kadar alışagelmiş davranışlarına bağlayın."
11/12/1982   Cevdet

Yazım yanlışlarından da ben sorumlu değilim, Cevdet ne yazdıysa aynen geçirdim 😄

Ve evet sırada Niğde'nin ara sokakları var. Bir duvar resminin izini sürerek istesek bulamayacağımız güzellikte ve eskilikte sokaklara ulaştık. Bunlardan biri Üniversite'nin restorasyonunu üstlendiği Cullaz Sokak:











En son fotoğraf Göncü Konağı. Üniversite restore ederek konuk evine dönüştürmüş. Herkes kalabiliyormuş, fiyatlar makul, aklınızda bulunsun. Gayet hoş bir mekan olmuş, fotoğrafta görülen de arka bahçesi.

Yeterince sokak arşınladıktan sonra Cevriye'yi sabrı için kutlayarak önce yemek yemeye sonra da kahve içip dinlenmek için bulduğumuz en makul yere, Kahverengi Cafe'ye gidiyoruz. Balkona kuruluyor, bir yandan kahvemizi içip canlı müzik dinlerken bir yandan da hayli hareketli ve renkli olan caddeyi temaşa ediyoruz:



Çok yorulduk ve geç oldu. Gidip yatalım artık. Yarın da yarına kalsın 😄😉

5 yorum:

  1. Bizde gezmiş kadar olduk sizinle...

    YanıtlayınSil
  2. İnşallah bende bir gün gidebilirim. Bu arada yukarıdan çekilen fotolar çok tatlı duruyor. Rengarenk.
    Bir de mail abonelik butonu ekler misiniz? Daha rahat takip edebiliriz.:)

    YanıtlayınSil
  3. Harikasın Örtmenim <3 Bayılıyorum bu kardeş gezilerinize, hep ama hep sürsün, (Cevriye kız sen çekil bakim kenara!) Amca tam süpermiş ama ;))

    YanıtlayınSil
  4. Geziye eşlik eden anılar, Niğde sokakları, renkleri canlı kalabilmiş duvar resimleri... Bayıldım!

    YanıtlayınSil
  5. Sevgili Leylak Dalı,
    Melisa Kesmes benim son zamanlarda en beğendiğim Türk yazarlarından biri oldu. Genelde okuduğum kitapları hemen unuturum ama bu kitabında benim de en sevdiğim hikaye kızkardeşim Handan oldu ve ilginçtir ki bu öyküyü hiç unutmuyorum. Aklıma yazıldı nasıl etkilendiysem. Sevgiler Aylin Kurhan

    YanıtlayınSil