.

.
.

12 Ağustos 2010 Perşembe

SON DAKİKA HABERİ


Sıcak gündem dün belirlenmişti, son dakika haberi de geceyarısı geldi. Atina'dan Reha Muhtar değil, mutfaktan oğlum bildirdi: "Anne yetiş". Kameramı, fotoğraf makinemi, ses alma cihazımı yüklenip mutfağa koşturduğumda eviyenin üstünde yüzen sabun köpüğünden bir yarımküre ve yerlere taşmaya başlayan sular gördüm. Bu son dakika haberi anında kabusa dönüştü. Mutfağın içinde bir aşağı bir yukarı koşturup ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken bir yandan da açık kalmış bir musluk olmamasına karşılık bu su baskınının sebebini araştırmaktaydık. Köpükler ve su lavabo giderinden kaynamaktaydı gayzer gibi. Üst kat komşu masumdu, alt kattan bize çıkması mümkün değildi, çözülemeyen bir bilmeceyle karşı karşıya kolları sıvayıp tıkanıklığı açmaya çalıştık. Saatler süren çabalar sonuçsuz kaldı, Nuh dedi Peygamber demedi tıkanık kısım, çaresiz sabahın köründe tesisatçı çağırmak üzere leş gibi bir mutfak, yerlere saçılmış sular, tezgahın üstüne kadar yayılmış köpükler bırakarak yattık.

Sabah erkenden geldi tesisatçı, takım çantası, kılavuz teli ve yaz tatili nedeniyle evlatlıktan çıraklığa geçiş yapmış oğluyla. Çırak görünümlü oğul desenli Ouiksilver şortu, Nike çorapları ve sırtında koca popolu sörfçü bir ayı resmi bulunan yeşil tişörtü ile çok şıktı. Tesisat tamirinden ziyade Bermuda sahillerinde tatile gidiyormuş gibi bir hali vardı. Muhtemelen karne sonrası pazarlıkla razı olmuştu tatil süresince çıraklığa: "Banane banane, ben tulum giymem, eski kıyafet giymem, hem Ouiksilver'den şort isterim, Nike'dan da ayakkabı, yoksa gelmem dükkana valla". Neyse babası kılavuz teli elinde, bizim perişan haldeki, kapakları çıkmış, sular altındaki enkaz misali renk değiştirmiş eviye altı dolaba kendini sığdırmaya çalışarak işe başladı. O teli pis su giderine yollarken oğlu da tel yumağını açarak yardımcı oluyordu. Arada bir de musluk aç-musluk kapa eylemini gerçekleştiriyordu. Toplam 10 dakikalık çalışma sonunda tıkanmış gider açıldı, ben de rahat bir nefes aldım, bütün korkum kılavuzla açılmayıp "duvarın yıkılması gerekli" lafını duymaktı. Bu kadar kolay açılacaktı da dün bizi 3 saate yakın neden uğraştırmıştı acaba diye düşünürken anladım ki içine 75 lira sıkışmış. Sıkışan 75 lira su giderinden tesisatçının cüzdanına transfer olunca sorun ortadan kalkmış oldu.

Hasılı kelam sıcaktan çok şikayet etmenin cezasını daha sıkıntılı bir şeyle uğraşarak çekmiş bulunmaktayım, daha da bitmedi. Şimdi izninizle gidip perişan haldeki mutfağı silip paklamam ve dezenfekte etmem gerekiyor. Kolay gelsin bana...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

SICAK GÜNDEM

Başlığa bakıp da TV kanallarındaki gibi bir son dakika haberi beklemeyin. Benim gündemin sıcaklığı havadan kaynaklanıyor. Dün dışarı çıktım ya bugün evde kalma sırasıydı. Ben de kendime bir liste yapıp uygulamaya koydum. Sabah en hamarat halimle birkaç parti çamaşır yıkadım, sormayın işaret parmağım fena halde yoruldu. Sonra da mutfağa girip bizim oraların tabiriyle "Soğuk çorba" hazırladım. Buna Erzurum civarında "Ayran aşı" diyorlarmış, ben Erzurumlu arkadaşımın yalancısıyım. Bizde kesin ve net: Soğuk çorba. Bilmiyorum farklı şekilde hazırlayan var mı ama ben sulandırılmış süzme yoğurdun içine yarma denilen aşurelik buğday ve haşlanmış nohut ekleyip üstüne de taze nane doğruyorum. Biraz sızma yağ, biraz da pul biber işlem tamam. Ben oda ısısında seviyorum ama bazıları buz ilavesiyle de içebiliyor. Tam yazlık bir yiyecek oluyor.

Eh şekilde görüldüğü gibi çok yoruldum, kolay mı bunca eziyetli işi başarmak:)) Kendimi ödüllendirmek için film izlemek üzere pozisyonumu aldım. Günün filmi "Bornova Bornova". Bu yıl Altın Portakal'a üç gün gecikmeli iştirak edebildiğim için ödül alan filmlerin çoğunu izleyemedim. Hemen hepsini DVD'den seyretmek zorunda kaldım. Eksik kalan bir tek "Cosmos" var, o da yakında inşallah. "Bornova Bornova" yı izledikten sonra sinemada kaçırdığıma çok vahlandım. Gerçekten etkileyici bir filmdi, oyuncular rollerinin hakkını tam anlamıyla vermişler, özellikle Hakan/Fahri rolünde Öner Erkan en iyi oyuncu ödülünü kesinlikle haketmiş. Bir semtin ve bir grup tutunamayanın öyküsünün işlendiği film bittiğinde insan uzun süre kafasındaki soru işaretleri ile dolaşıp duruyor.

Bu kadar iç karartıcı olay yeter diyerek "Uykusuz" dergisini aldım elime ve gülümseyerek okudum Fıratcığımın yeni maceralarını. Sırada kitabım var, pavyon ışıklı vantilatörümün yetersiz serinliğine sığınarak "Sevgili Düşmanım"ı okumaya gidiyorum. Çocukluğumun Judy Abbott'u ve Sally McBride'si beni bekliyor. İzninizle...

10 Ağustos 2010 Salı

BİLGE, ANNESİ, GÜVERCİNLER, SICAK, PARK, FİLM, DAHA NELER NELER

Tanıştırayım; bu gördüğünüz güzel kız Bilge. Ben de kendisiyle bu sabah tanışma şerefine nail oldum ve pek memnun oldum. Gelmeden önce annesine yaşımı sormuş, 15 demiş annesi. Sonra bana da sordu, 15 olduğunu teyit ettim ben de, görüyorsunuz aramızda 10-11 yaş kadar bir fark var ama o kadar çatlak su kaçırmaz, arkadaş olmamamız için hiçbir sebep yok. Nitekim olduk da, önce Bilge ile sonra annesi ile.

Bugün blogcu kardeşlerimden biriyle daha arkadaşlığımızı sanaldan gerçeğe dönüştürdük. Yaşamının bir bölümünü Antalya'da geçirdiği için hemşehri kontenjanından da yakınlık duyduğum "Bilge ve annesi" blogunun sahibi Sevda ile Bilge'nin rahat hareket edebilmesi için Kurtuluş Parkı'nda buluştuk. Bir çay bahçesine yerleşip uzun uzun sohbet ettik; gündelik hayattan, sıcaklardan, blog dünyasından, çocuklardan, ailelerden, kitaplardan konuştuk. Bilge sıkıldı tabii ki bizim sohbetimizden. Onu oyalayacak yaratıcı fikirler geliştirdik; kağıttan kayıklar yapıp su birikintilerinde yüzdürmesini sağladık, kuru yaprak toplattırdık, dürbünle havuzun dibini incelettirdik, yiyemeyip çöpe atacağı kocaman bir dondurma verdik eline ama sonuçta çocuk hepsinden bıktı, e haklı da yani. Biz de kalktık ve onun hoşuna gidecek yere, çocuk bahçesine geçtik. Yol üzerinde gördüğümüz su birikintisinde cıpcıplayıp serinleyen güvercine de imrenmemezlik edemedik doğrusu. Oyun alanında Bilge bulduğu ufaklık oğlanla oynarken sohbete devam ettik. Sıcak kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlayınca da tekrar görüşmek üzere vedalaştık. Buradan şekerleme Bilge'ye ve sevgili annesine o güzel hediyeleri (bilhassa Bilge'nin özel hediyesi Snoopy'ye) ve günümü şenlendirdikleri için yine buluşmak dileğiyle çok teşekkür ediyorum...


Eve dönünce kendime soğuk bir içecek hazırlayıp dün bir kısmını izlediğim Fatih Akın yapımı "Soul Kitchen" filmini izlemek üzere ekran karşısına konuşlandım. Yer yer saçmalıklar olsa da eğlenceli bir filmdi. Oyuncular hoştu, roller oturmuştu, müzikler güzeldi; özellikle de değişik yorumlarıyla yer verdikleri "La Paloma" şarkısı. Bana çok itici gelen Birol Üner bile sevimliydi bu filmde. Dışarının azman sıcağında keyifli dakikalar geçirtti Fatih Akın filmiyle bana, sağolsun.

Vaziyet budur. Bir günü daha maziye yollarken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper, hörmetler ederim değerli kârîlerim.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

BIKTIK AMA...

Kalkmam lazım, giyinmem lazım, insan içine çıkacak hale gelmem lazım, alışverişe gitmem lazım ama kolumu kaldıracak halim yok. Şu bebeklere baktıkça isilik çıkarıyorum, ay bereler, peluşlar, yünler, lafına bile dayanamıyorum. Başım ağrıyor, ilaç bile kesmiyor, yeter yahu nerenin sıcağıymış bu?

Bilgisayarın kasasına mini bir vantilatör taktık, tam concon işi, renkli menkli, neon ışıklı. Kendimi kâh Neşe Pavyon'da, kâh Lunapark'ta hissediyorum ama en azından en çok terleyen yerimi, yüz bölgemi serinletiyor biraz olsun.

Edip Cansever de şu şiiri böyle sıcak bir günde yazmış anlaşılan:

PAŞATIQUE

Sıcak sıcak sıcak
Oturmuştum otların üzerine
Eski tiyatronun ortasındayım
Saydam bir sarkaç gibi sallanıyorum durduğum yerde
Buhardan ve güneş kokularından.

Uzanıyorum toprağa yüzükoyun
Papatyalar sırtlarını dönmüş çan çiçeklerine
Ne bir kımıltı var, ne bir ses
Ne de bir düşünce, bir anımsama işte
Diyorum, yaşamıma dadanan bir an bu
Sophokles Aiskhlos'a dargın belki de.

Oy oy oy, kader utansın gidiyorum ben sürünerek, hadi eyvallah...

8 Ağustos 2010 Pazar

TEMBELLİK DE BİR HAKTIR, KULLANILMALI...

Dün bizim için hoş ama koşuşturmalı bir gündü. Öncesinde de Konya yolculuğunun yorgunluğu olunca bu sabah uyanıp kendime gelmekte epey zorlandım. Zavallı bacaklarım içine tıka basa pamuk basılmış çeyiz yastıkları kıvamına geldiği, vücudumun her hücresi de "yatmak istiyorum" diye haykırdığı için kalktıktan bir-iki saat sonra elime kitabımı alıp tekrar yatağın yolunu tuttum. Kitabımın adı "Beşiktaş/Yollar ya da Anılar Boyunca". Yazarı ise Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın, kızkardeş tarafından dün hediye edildi, ben de sıcağıyla okumaya başladım.

Günün ilerleyen saatlerine kadar eskiden benim odam olan odadaki yatakta kah kitap okuyarak, kah uyuyarak, kah dışardan gelen seslere kulap verip kah anılara dalarak uzandım kaldım. Kimi zaman bej renkli, pembe desenli perdeler şekil değiştirip ilkgençlik yıllarımın sarı ayçiçeği motifli perdelerine dönüştü, kimi zaman şimdi kocaman bir gardrobun kapladığı duvar benim rengarenk posterlerimin ve kitaplığımın taşıyıcısı olduğu eski neşeli haline geçiş yaptı. Elimdeki kitap bazen Sevgi Soysal'dan "Yenişehir'de Bir öğle Vakti" oldu, bazen Pınar Kür'den "Yarın Yarın". Evin yazın en serin, kışınsa en soğuk odası oluşunu ve yön özürlü kişiliğimle bunun sebebinin kuzeye bakması olduğunu keşfetmemin yıllar aldığını düşündüm. Sıcak yaz öğleden sonralarında dışarıdan çocuk sesleri gelirdi o zamanlar, şimdi mahallede çocuk da kalmadı, ardarda, yoğun bir otomobil gürültüsü var sadece. Penceremin baktığı yandaki 4 katlı apartman da yıkıldı, yerinde kaldırıma taşmış 8 katlı bir heyula yükseliyor, sevimsiz cephesi ve hiç rastlaşmadığım sakinleriyle. Yattığım yerden gökyüzünü görürdüm eskiden, şimdi caddenin karşısındaki yurdun sonradan eklenmiş katlarının duvarlarını görüyorum.

Bu düşüncelerele 40 sayfa kadar okuyabildiğim kitabı kapatıp kalkmaya niyetlenirken gözüme çarpan şey beni şaşırttı. Açık balkon kapısının kullanılmayan, içten tıkalı anahtar deliğinin dışa bakan yüzüne minicik bir arı girip çıkıyor. Önce hayal gördüğümü sandım, dikkatle izleyince gördüğümün gerçek olduğunu, sadece girip çıkmakla kalmayan arının burayı yuva bellediğini ve deliğe küçük yeşil yapraklar taşıdığını da farkettim. Haydi bakalım hayırlısı, yakında anahtar deliğimizden petek petek ballar sarkarsa şaşmayacağım. Ya da tam tersi açık kapıdan dalan arının uygun bir yerimi şişlemesi de söz konusu olabilir. Artık kısmetimizde ne varsa kaşığımıza o çıkacak. Serin günler dileğiyle...

Ek: Madem kızının kitabını okuyorum, Behçet Necatigil'den bugünkü ruh halime uygun bir şiir gelsin size:

"Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar;
Geçmiş, gelecek bileşir tek kesitte
Sanki ilk kez yaşarız yaşanmışı dünlerde
Ya da başlar ansızın tâ ilerde olacak"

6 Ağustos 2010 Cuma

GEZSEK DÜNYAYI, GÖRSEK Mİ KONYA'YI?

Dün birdenbire Konya'da halledilmesi gereken bir iş çıktı ve bu sabah maaile düştük yollara. Çocukluğumdan bu yana onlarca kez gittim Konya'ya lakin en son ziyaretim en az onbeş yıl önceydi. Bakalım dedik o zamandan bu zamana ne değişmiş bir görelim. Ben bu yıl leyleği havada bile değil ta kalkıp geldiği göç yollarının başında görmüşüm anlaşılan, arka arkaya seyahat fırsatları çıkıyor, ben de maşaallah "gerek yok almayayım" demiyorum.

"Git-gel Konya 6 saat" derler ya bu laf Ankara-Konya arası için söylenmiş kesinlikle. Gidiş ve dönüş süresi üçerden altı saat tuttu gerçekten. Süre kısa, erken çıktığımız için henüz ısı da çok yüksek değildi ama iki şehrin arası o kadar sevimsiz ki sıkıntıdan patlıyor insan camdan tek ağaç bile olmayan bozkıra baka baka. Gördüğümüz en güzel manzara ve bence bu yolculuğun en güzel görüntüsü yukarıdaki ayçiçeği tarlası idi.

Şehre girerken ardarda Mevlana'nın sözlerini içeren levhalar karşıladı bizi, bir de kocaman tabelada hoşgeldin yazısı: "Bebek dostu ilimize hoşgeldiniz." Altındaki imza İl Sağlık Müdürlüğüne aitti, bir türlü anlam veremedim bebek dostu şehirle ne kastedildiğine.

Ekibin bir kısmı işleri hallederken biz de Alaattin Tepesi'ndeki çay bahçelerinden birinde, ışıltılı yeşil yapraklı, devasa bir atkestanesi ağacının altında oturup portakal sularımızı yudumladık.

İşler halledilip sıcak da yavaştan kendini hissettirmeye başlarken Meram Bağları'na doğru yola çıktık, hem görmek hem de yemek yemek için. Meram bağlarına ilk gittiğimde o kadar hoş bir ruh hali içindeydim ki çok beğenmiştim. Gerçekten mi güzeldi, gönlümün şenliği mi güzel göstermişti hala bilemem. Biraz da onu test etmek için gitmek istedim. Ne yazık ki hayalimdeki Meram'ı göremedim. Su kıyısına dizilmiş ağaçlıklı lokantalar, çay bahçeleri ilk anda insanın gözüne hoş görünüyorsa da içine girdiğiniz zaman umduğunuzu bulamıyorsunuz. Çoğunlukla bakımsız üç mekan dolaştıktan sonra yeter deyip eski bir hamamın düzenlenmesiyle oluşmuş dördüncüye yerleştik. Yemeyi düşündüğümüz fırın kebabı yoktu burada, bir başka yere oturmak artık zorumuza gittiği için mecburen kıyma miktarı minimum düzeyde tutulmuş etli ekmeğe talim ettik. Ben Antalya'da bunun alasını yemiştim, ta Konya'ya gelmeye hiç gerek yokmuş.

Konya'ya kadar gelmişken Mevlana Müzesi'ni ziyaret etmeden olmaz dedik ve beynimizi kaynatan güneşe rağmen biletimizi alıp girdik içeri. Çok sıcaktı, aşırı kalabalıktı, müthiş ter kokuyordu, fazla detaya girmeden bir dolaşıp çıktık. Zaten müzenin birçok bölümü de tadilat nedeniyle kapalıydı. Satış mağazasına uğrayıp koleksiyonum için birkaç ayraç aldıktan sonra can havliyle arabamıza attık kendimizi ve dönüş yoluna vurduk Ankara'ya doğru.

Sonuç olarak Konya benim yıllar önce görüp tertemiz ve düzenli olarak hatırladığım şehir olmaktan çıkmış. Pekçok yeri bakımsız buldum, ayrıca şehre ısınamadım, beni dışlamış gibi geldi adeta, kendimi oraya ait hissetmedim, kısacası çocukluğumun ve gençliğimin Konya'sı değildi burası. Sıcak istediğim verimi ve zevki almamı engelledi, gönlümce gezmemi de. İçimde kalan şeyse gördüğüm iki ilginç dükkana girip alışveriş edememek oldu:)) "Sütyen Uzmanı" isimli çamaşırcı ve "Hobi Şalvar" adındaki sadece şalvar satan dükkan günün favorileriydi, bu yaratıcı isimler için yurdum insanını tebrik ediyor, olur olmaz heryere dikilmiş devasa boyuttaki kırmızı tahta lalelere de ne anlam vereceğimi bilemiyorum...

5 Ağustos 2010 Perşembe

AMASRA, ANILAR, ÇOCUKLUK, LEYLEK DEDE...

Beş gündür yolunu gözlediğim kitaplarım nihayet bugün geldi. Şeker kavanozuna düşmüş karınca gibi keyifliyim. İnsan yaşlandıkça geçmişini daha çok özlüyor galiba. Üstte gördüğünüz kitap, "Uzun Bacaklı Baba" benim çocukluğumun gözdelerinden biri. Ben onu bu isimle tanıyıp sevmedim ama, o benim için her daim "Leylek Dede" dir. Doğan Kardeş Yayınları'ndan çıkmış cep kitabı boyunda, okunmaktan yıpranmış, kapağı solup sararmış, sayfalarında çikolata, portakal, deniz suyu, salça ve benzeri lekelerin olduğu, kimi yerleri işaretlenmiş bir eski baskı Antalya'daki kitaplığımda süzülüyor yıllardır. Hem de ne süzülme, "Ben bu kitaplığın sahibinin ilk göz ağrılarından biriyim" dercesine başköşede. Onun yeri çok başka lakin geçenlerde bloglararası gezinirken yorumlardan birinde bu kitabın başkahramanının adına rastladım takma isim olarak. Ossaat kitabı açıp okumak için müthiş bir istek belirdi içimde. E şimdi bir kitap için ta Antalya'ya gidilmez, hem de bu sıcakta, mümkünse almayım. O zaman ne yapmalı hemen açmalı interneti ve kitap sitelerinden birinde bulup ısmarlamalı. Aynen öyle yaptım, yeni baskıda isim değişikliği yapılmış, "Uzun Bacaklı Baba" olmuş, olsun varsın ha baba ha dede, ikisi de erkek cinsinden yakın akraba. Üstelik yanında bonus olarak aynı yazarın bir başka kitabını da keşfedip ısmarladım ki kadayıf üstü kaymak oldu (aslında pek sevmem, bu sıcakta zaten hayatta yiyemem). Şimdi "Sevgili Düşmanım" isimli diğer kitap ilk kez, "Uzun Bacaklı Baba" da milyonuncu kez okunmak üzere hazır durumdalar, yaşasın.

"Leylek Dede" ile tanışmam bir yaz tatilinde Amasra'da oldu. İlkokuldaydım, ilk kez deniz kenarına uzun süreli bir yaz tatiline gitmiştik, hem de maaile. Annem, babam ve benden oluşan çekirdek ailemizin yanısıra anneannem, iki halam ve annemin o zamanlar genç bir kız olan teyze kızından oluşan bir kalabalıkla büyük plajın hemen kıyısındaki tipik bir Amasra evinin birkaç odasına pansiyoner olarak konuşlanmıştık. Gittiğimiz günün sabahında, 5'e doğru uyanmış, kaldığımız odanın denize bakan penceresinden o muhteşem gün doğumunu izlemiştik teyze kızımla birlikte büyülenmişcesine. Sonraları küçük denizde de olağanüstü günbatımları seyredecektik o zamanlar "Safa Park" adıyla ünlenen çaybahçesinden. Harika bir tatildi, çok eğlenmiştim. Denize cupcuplamalar, uzun yürüyüşler, dalından böğürtlen toplamalar, Bakacak tepesinden şehre bakışlar, mendirek turları, açık hava sinemaları, Demir Çelik İşletmeleri'nin kampında kalan Karabük'lü büyük amcayı ziyaretler, hepsi harikaydı. Sıkılmaya vakit bile yoktu aslında, kitap okumaya da. Fakat bir gün teyze kızım güneşte fazla kaldığından su toplayan sırtını biraz rahatlatmak için denize gitmekten caydı, elele verip çarşıya indik gezmek için. Tahta takunyalara, mısır kabuğu çantalara, ahşap oyma biblolara, bileziklere, yüzüklere, taş baskısı örtülere, yazmalara bakarak dolaştık. Sonra minicik bir kitapçı keşfettim diğer dükkanların arasında, sahaf gibi birşey. O zamandan zaafım varmış kitap olan heryere, zorla soktum teyze kızımı oraya ve ilk gördüğüm kitabı, ismi ilginç gelen Leylek Dede'yi beğendim, ayıptır söylemesi parasını da teyze kızıma verdirip aldım. Sonrası malum, pansiyona döner dönmez şöyle bir bakmak niyetiyle ilk sayfayı okumaya başladım. O gün deniz, yürüyüş, Safa Park'ta günbatımı, açık havada sinema, dondurma, hepsinden vazgeçtim. Yatana kadar kitap bitmişti neredeyse. Yıllar boyu da, kocaman bir kadın olduğumda bile zaman zaman açıp tekrar tekrar okudum, gözümde o yılların güzelim Amasra'sının hayali, burnumda iyot ve yosun kokusu ile.

Şimdi bana izin, eski gözağrım yanında kardeşi ile tekrar okunmak üzere beni bekliyor. Judy Abbott ve ben sizlere iyi akşamlar diyoruz...