19 Mayıs 2010 Çarşamba
18 Mayıs 2010 Salı
YAĞ YAĞ YAĞMUR, TEKNEDE HAMUR...
Sabahtan başladı yağmur, gök delindi adeta, sular seller aktı. Sonra durdu, güneş çıktı, öğlen neredeyse heryer kurumuştu ki yeniden başladı. Bu defa sakin sakin, sinirlenmeden. Hala da yağıyor. Hava serinledi, nem gitti, çok güzel. Geçen hafta neydi o öyle buhar kazanına düşmüş gibi, sıcaktan eridik, rutubetten çimlendik. Yalnız bu yağmur böyle devam ederse yarınki tören ne olacak, bir aydır bunun için hazırlanan çocuklar nasıl bir hayal kırıklığı yaşayacak düşünmek istemiyorum. Hep böyle olur 23 Nisan'da çocukları, 19 Mayıs'ta gençleri bir güzel ıslatır. Umarım sabaha kadar kesilir, en azından törenler bitene kadar müsaade eder.Hayatımda ilk defa internetten kitap ısmarladım, Ankara'da olsam böyle bir şeye asla kalkışmam ama ne yazık ki bu şehirde kitapçılar süpermarket gibi, istediğiniz kitabı bulma şansınız her zaman olmuyor. Bugünlerde Macar Edebiyatı'na takıldığım için Attila Bartis'in "Sessizlik" adlı romanı, Ali Teoman'ın "Cafe Esperanza"sı ve Ekmekçi Kız üstadımın önerisiyle de "Saklı Lezzetler" kitabı gün itibarıyle buram buram parfüm kokan kargo görevlisi tarafından elime teslim edildi. Anlamadığım nokta aynı kargo şirketinin Ankara'da teslimat yapan görevlisi de aynı parfümden, aynı yoğunlukta kokmaktaydı. Bu kokuları şirket eşantiyon olarak mı dağıtıyor acaba? "Eau de Cargo" olabilir mi kokunun adı?
Yemek sonrası çayı demlendi, gidip bir fincan almak üzere huzurlarınızdan ayrılırken 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun diyorum tüm gençlere ve gönlü genç kalanlara...
KUM VE ATEŞ/FLAMENKO
İlahlar beni seviyor. 1.Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali başlamak için benim Ankara'dan dönmemi bekledi. Daha broşürlerini görür görmez biletlerimi ayırttım internetten, sabırsızlıkla bekliyordum geçen haftadan bu yana. Dün akşamki ilk gösteri en özel gösteri idi: İspanya Tatiana Garrido Flamenko Topluluğu'nun "Kum ve Ateş" isimli gösterisi.
Bir prima dansçı, 4 kadın dansçı, 2 erkek dansçı, vokal ve müzisyenlerden oluşan topluluk hıncahınç dolu salonu müzik ve dansa doyurdu.17 Mayıs 2010 Pazartesi
BALKONDA SABAH MANZARALARI
Sabah alelusül yaptığım bir kahvaltıdan sonra Tahsin Yücel ile birlikte balkona attım kendimi. Günlerden beri ilk kez dağların silüeti net olarak görünüyordu, bu Antalya dilinde nem olmadığı anlamına gelir ve ferahlatıcı bir durumdur. Akvaryumda balığa dönmüştük geçen hafta, nefes almakta zorlanır olmuştuk. Mayıs başında böyleyse yaz günlerini düşünmek bile istemiyorum, bu durumda tek yol: Ankara.Hafif hafif esen rüzgârdan mutlu kitabımı elime aldım ama gözüm kaldırımda boy veren çınar ağacımıza takıldı. Apartmanımızla yaşıttır kendisi, inşaatın bitiminden 1-2 ay sonra minicik bir fidan olarak dikilmiş ve geçen yıl 3.kattaki balkonumuza değmeye başlamıştı yaprakları. Ankara'dan dönerken iyice uzadığını ve kahvaltı yaparken kıpırdaşıp duran yapraklarını seyredeceğimi hayal ederek gelmiştim ki beni bir sürpriz karşıladı. Yokluğumuzda bir güzel budamışlar ağacımızı, niyet kötü değil tabii ki, gelişsin diye yapılmış ama ben yine de mahzun oldum, küçülmüş kalmış koca ağaç. Şimdi yamalı asfaltın çirkinliğini örten tazecik, yeşil yapraklarına bakarak avunuyorum yukarıdan.
Çınara bakarken gördüm karşı apartmanın balkonunda asılı çamaşırları; fıstık yeşili lastikli bir çarşaf ve süslü mü süslü bir pike. Beyaz pikenin etrafı bir karış eninde mor bir kumaşla çevrelenmiş ve ek yerlerine kalın bir güpür dantel dikilmiş. Aynı dantel pikenin başucuna geçirilmiş, kaneviçeyle mor çiçekler işlenmiş enli başlıkta da var. Öylesine karmaşık bir süsleme yani. Eğer o fıstık yeşili çarşafla kullanıyorlarsa çok uyumsuz olduğunu düşünürken yan balkona çıkan adama ilişti gözüm. Uzun yıllardır o dairede oturan bu adamı en son gördüğümde saçları vardı, göbeği yoktu. Şimdi göbeği var, saçları yok. Demek ki uzun süredir rastlaşmamışız.
Tekrar kitaba dönmüştüm ki aşağıdan geçen kadını takibe aldım bu defa da. Ufak-tefek, kavruk, saçlarını arkadan düğümlediği kırmızı bir yazma ile bağlamış, yorgun, bezgin yürüyen bir kadındı bu. Elindeki içinde iki ekmek, bir demet maydanoz ve bir paket margarin olan poşeti sallayarak geçip gitti. Omlet yapacağını düşündüm kahvaltıya sonra baktım bizim apartmanın yan tarafındaki asmadan yaprak koparıyor, anlaşıldı ki öğlen ya da akşam yemeğine sarma var. Gidip ortak olsam mı ki, ne de olsa yapraklar bizim asmadan. Ya da o kadar uzağa gerek yok, zemin kattaki dükkanın sahibi emlakçi, eşi ve misafirleriyle çınarın dibine attıkları taburelere oturmuş sabah kahvelerini yudumlamaktalar. İnsem bir kahve de bana yaparlar herhalde.
Sarma, kahve hayalleri kurarken bir sayfa bile okuyamadığımı farketmişsinizdir. Halbuki 120. sayfayı buldum dün günboyu okuyarak. Mirasyedi Selami Bey ve hayatını vakfettiği kitabı "Serencam" iyi gidiyor. Hatta kitap yazıldı bitti, basacak yayınevi arayışları başladı. Kolay değil 28 dosyalık bir kitabı tek ciltte toplatmak istiyor Selami Bey, bakalım ne yapacak.
Şimdi toparlanma vaktidir, çıkıp Antalya güneşine dayanamadığı için yıkamak üzere attığım makineden lime lime çıkan güneşliklerimin yenilerini sipariş etmem gerek. Şimdilik kalın sağlıcakla, haftanız güzel geçsin.
16 Mayıs 2010 Pazar
"SORAYA'YI TAŞLAMAK"
Dün öğleden sonra sinemaya gittim, gitmez olaydım diyeceğim geliyor neredeyse. "Soraya'yı Taşlamak" filmi taş gibi içime oturarak döndüm. Öyle anlaşılıyor ki bazı ülkelerde kadının değil adı kendi bile yok. Bir gölge, bakınca görülmeyen bir hayal, erkeğin istediği şekilde biçimlendirebileceği, işi bitince acımasızca fırlatıp atacağı bir hamur.Bunlar bilmediğimiz şeyler değildi ama "Recm" olayını gerçeğe en yakın bir biçimde perdede izlemek çok çarpıcı oldu. Taşlar atılırken gayriihtiyari kafamı sakındığımı da itiraf edeyim. Muhteşem bir film ya da muhteşem bir oyunculuk beklemeyin ama hayata dair iç acıtıcı şeyleri görmek istiyorsanız ve çıkışta kalbinize batan cam kırıklarına dayanabilecekseniz gidip izleyin derim.
15 Mayıs 2010 Cumartesi
BAHAR BİTMEDEN BİR DOSTLA BİRLİKTE...
Dizim ağrıyormuş ne gam. Lale ile bana dert midir ayak ağrısı, diz sancısı, vurmuşuzdur kendimizi bahar bitmeden sokaklara. Lale İstanbul'da, ben Antalya'da, sefamız olsundur:)) Buluşmuşumdur hoş arkadaşımla, yapmışızdır hoş bir yürüyüş çıldırmış doğada. Bu yürüyüşe yukardaki manzaraya karşı bir tatlı molası aşağıdaki manzaraların sonunda da çay molası eşlik etmiştir. Hadi buyrun siz de eşlik edin yürüyüşümüze...
Güneşin tam tepede olduğu saatlerde çekildiği için fotoğraf kalitesi biraz düşük oldu haliyle. İdare edeceksiniz artık.

Ateş ağaçlarını anlatmaya kelime yetmez, coşmuşlar. Zümrüt bir çerçevenin içinde parlayan yakut gibi görünüyorlar. Bakmaya ve fotoğraflamaya doyamadık.
Hurmalar da yakında olgunlaşırHasılı yürüyüş bahane doğa şahaneydi. Hava inanılmaz sıcak olsa da, nem oranı bizi akvaryumda balığa çevirse de yanımdaki bütün bunlara değen, dantel sohbetler ördüğümüz harika arkadaşla geçirilen güzel vakitler sıcağı da rutubeti de önemsetmedi. Arkadaşım kim miydi? İşte burada...
14 Mayıs 2010 Cuma
SONUNCU
Sabahın köründe babamı yolcu ettik, çoktan yerine ulaştı bile. Güle güle gitsin, sağlığı hep yerinde olsun inşallah. Babamın gidişiyle düşen yaş ortalamasını tamamlamak için Allende'nin "Canısı Sevgilisi Ines'i"ni bir kez daha dinlenmeye terkedip babamla yaşıt bir yazarın, Tahsin Yücel'in son kitabına başladım an itibarıyla, bir fincan çay eşliğinde: "Sonuncu". Tahsin Yücel benim en baba yazarlarımdan biridir, bütün kitaplarını okudum. Hepsini çok sevdim ama birini seç derseniz "Peygamberin Son 5 Günü" derim. Onun Türkiye'de değeri bilinmemiş, gölgede kalmış bir yazar olduğunu düşünürüm. Zaten T.İş Bankası Yayınları'nın çıkardığı, yaşamöyküsünü anlatan nehir söyleşinin adı da "Görünmez Adam".Son kitap "Sonuncu"nun henüz çok başındayım, okudukça sözederim sizlere Selami Bey ve "Serencam"ından. Dizim hala ağrıyor, Lale'nin ayağı ve benim dizim bu aralar sinyal vermekte. "Çok gezenin ayağına taş değer" derdi anneannem. Aslında daha kötü birşey de derdi ama söylemeyim şimdi BRTÜK kapatmasın. Birazdan dizimi biraz daha ağrıtmaya gideceğim, hoş bir hanımla hoş bir ikinci buluşma için. Ayrıntılar gelecek sayıda, kalın sağlıcakla...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






