
İki gün önce yine Yenimahalle'deydim, bu defa bir arkadaş ziyareti için, hem de 12 yılı aşkın oturduğumuz evin hemen yanıbaşında. O evde çok güzel komşuluklar, yakın dostluklar, eğlenceli beraberlikler, mutlu günler yaşayıp tadına doyulmaz anılar biriktirdim, o evde çocukluktan genç kızlığa geçtim. Hayatımda hep özel bir yeri olacaktır, zamanın acımasızlığına dayanamayıp bir müteahhit elinde can verene kadar da önünden her geçişte burnumun direğini sızlatmaya devam edecektir. Lakin bugün anlatmak istediğim bu ev değil.
Bundan birkaç yıl önce birdenbire yine Yenimahalle'de, hepi topu içinde 1 yıl yaşadığım bir başka evi bulmaya kalktım. Nedense anneannem o semtte oturduğu için sık sık gittiğimiz halde hiç aklıma gelmemişti ilkokula başladığım o kutu gibi evi bulmak. 6 yaşımın yaz bitiminde taşınmıştık oraya dün gibi aklımda. İlk kez anneannemle birlikte oturduğumuz evden ayrılıp çekirdek ailemizle ayrı bir yere göçecektik. Ben pek farkında değildim ama annem çok heyecanlıydı, kolay mı artık kendi evinin hanımı olacaktı. Subay olan dayımın ayarladığı bir askeri kamyonla taşımıştık eşyaları ve ağır tekerlekler evin önündeki şaplı betonu çatlatmıştı. Buna sinirlenen -sonradan iyi ahbap olacağımız- apartman komşu çocuklarından biri, 13-14 yaşlarındaki Tayyar büyüklere kafa tutmaya cesaret edemeyip elindeki elmayı kemirerek taşınma işini izleyen benden almıştı hırsını. Gözlerini kocaman açarak, el-kol hareketleriyle üstüme yürümüş ve "Betonumuzu çatlattınız salak!" diye bağırmıştı. Benim korkuyla sinip sessiz kalmamı bir çeşit başkaldırı olarak algılamış olmalı ki bu defa tavır değiştirip ağzını, burnunu tavşan gibi oynatarak elma yememi taklit etmişti. Bu tatsız olayla başlayıp gözümü korkutan taşınma işi çok geçmeden eve ve mahalleye alışmamla eğlenceli bir hal alacaktı. Apartmanın zemin katında arka cephede, ağaçlıklı bir bahçeye açılan küçük bir daire idi burası. O bahçe yeniden taşınıncaya kadar bütün oyunlarıma mekan olacaktı. Ön dairede oturan evsahibimizin yaşları bana yakın iki kızı vardı, onlar da en iyi arkadaşım olma sıfatını en kısa sürede kazanacaklardı. Lakin evsahibimiz Emine hanımla bir türlü yıldızımız barışmadı. Kara-kuru, cin bakışlı, hep yüksek perdeden konuşan, sabırsız, enerjik bir kadındı. Bir süre sonra hayatım boyunca unutamayacağım ve hep annemin başına kakacağım bir olayın kahramanı olacaktı. Annemle bir kabul gününe gitme öncesi hazırlanma telaşesindeydik, Emine hanım da bizdeydi. Annem bir yandan beni giydirmeye çalışıyor, bir yandan da Emine hanımla ordan burdan sohbet ediyordu. Bir süre sonra çekişmeye başladık, annem sevmediğim bir elbiseyi bana giydirmekte ısrar ediyor (aslında çok şık bir giysiydi itiraf edeyim, siyah-beyaz pötikareliydi ,eteğindeki iki pilenin içine kırmızı kumaş geçirilmiş ve siyah beyaz çiçekler işlenmişti, annem dikmiş ve çok özenmişti) bense giymeyeceğim diye mızmızlanıyordum. Aramızdaki tartışma giderek büyüdü ben atlet-külotla odadaki sehpanın etrafında koşarken annem de elinde elbiseyle beni yakalamaya çalışıyordu. Aslında bu çekişme falan değil düpedüz bir ana-kız cilveleşmesiydi, zira koştururken bir yandan da gülüyordum. Tam o sırada bacaklarımda ve kollarımda hissettiğim yanma benzeri bir acıyla irkildim, ne olduğunu anladığımdaysa şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Annemin dediğini yapmamama kızan Emine hanım terliği çekmiş, beni bir güzel pataklıyordu. Kısacası hayatımın ilk ve tek dayağını evsahibimizden yedim ve annem de buna ses etmedi. Yıllarca zavallı kadının başına kaktım bu olayı, hala da içimde bir yanım kırıktır, neden beni dövmesine izin verdi diye.
Bu olayın dışında hayatımın en güzel yıllarını yaşadım o kutu evde; yıllar boyu ne zaman düşünsem içim mutlulukla doldu. İşte o gün de gidip görmeyi kafama koydum. Uzun bir sokaktı evin bulunduğu sokak, iki cadde keserdi. Hatırladığımdan daha ileri bir yerinde buldum apartmanı, ne mutlu ki sağ ve sağlamdı. Üstüne bir ya da iki kat çıkılmış, boyanmış, yenilenmiş, hep gülhatmilerin açtığı ön bahçesi bizim çatlattığımız beton bölümü de içine alacak şekilde genişletilip parmaklıkla çevrilmişti. O kadar heyecanlandım ki, makinemi çıkardım ve evin fotoğrafını çekmeye başladım. 1-2 poz çekmiştim ki üst katın penceresi açıldı, dışarıya esmer bir kadın kafası uzandı ve yıllardır kulaklarımdan silinmeyen, sigaradan tarazlanmış bir ses seslendi bana: "Kimi aradın kızım?" Önce ne diyeceğimi bilemedim, sonra sordum: "Siz Emine hanım mısınız?" Şaşırdı, "Eveet, sen kimsin?" Annemin adını söyledim, kendimi tanıttım. Pencereyi kapattı ve az sonra şakur şukur terlik sesleriyle bahçe kapısına gelmişti bile. Kolumdan çekiştirerek içeri soktu beni ve üst katlardan birine seslenmeye başladı: "Hülyaaa, Hülyaaa" Az sonra balkona çıkan süslü kadın benim en has çocukluk arkadaşım, Emine hanımın kızı Hülya'ydı. Zaman makinesine binmiş gibi hissettim kendimi, ne yazık ki diğer kardeş, Hale genç yaşta ölmüştü. Emine hanımın ısrarlı davetini kabul etmedim işimi bahane ederek, ayaküstü sohbet ettik, annemin ölümüne pek üzüldü, beni elimde makine evi fotoğraflarken görünce vergi dairesinden geldiğimi zannederek korktuğunu söyleyip güldürdü. Sonunda dayanamadım, beni dövdüğünü hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Onun yerine kızı cevap verdi: "Annem kimleri dövmedi ki, erkek kardeşimi banyoya kilitler saatlerce aç bırakırdı." Bu cevap üstüne durumu iki terlik darbesiyle kurtardığıma şükredip beni çekiştirerek eski dairemize götüren Emine hanımı takip ettim. Kiracı evde olmadığı için içeri giremedik ama benim orman sandığım bahçe meğer içinde 3-5 uyuz ağaçla bir kuru asmanın yer aldığı ufacık bir yermiş, gördüm. Yine de çardağın altında oturan babamı, girişteki minicik mutfakta yemek hazırlayan annemi, elörgüsü gül desenli tüllerin bahçeye düşen gölgesini görür gibi oldum, radyodan dışarı taşan Zehra Eren'in tango söyleyen alto sesini duydum sanki. Vedalaşıp ayrılırken Emine hanımı affetmiştim, içimde anneme özlem, burnumun direğindeyse ince bir sızı vardı.
Not: Bu yazı yine kilometrelerce uzamış, eğer bu satırları okumaya kadar dayandıysanız sabrınızdan dolayı kutlamayı hakettiniz demektir.