.

.
.

15 Mart 2010 Pazartesi

GEÇMİŞ BAHAR ŞARKILARI

Tipik sevimsiz bir Pazartesi sabahına uyandık. Karanlık, yağışlı ve tatsız. Yeter ama artık ya, bahar gelsin istiyorum, "Kuş sesleri ovalara yayılsın, insan buna hayran olsun bayılsın" istiyorum. "Kuzucuklar taze çimen arasın, balyapanlar çiçeklere konsun" istiyorum velakin kafiye bozuldu. Zaten "Arı"ya "Balyapan" diyen bir zihniyetin yazdığı şarkı sözü böyle olur işte. İlkokuldayken bahar yaklaştı mı söyletmeye başlardı bunu Firdevs öğretmenim, ellerini havaya kaldırır ve başlardı: "Kuuuuuş sesleriiii ovaaalaaraa yaaayılır". Coşkuyla devam ederdik: "İiiiiinsan buna haayraan ooluuur, baaayılır". İyiydi, hoştu da "Balyapan" da hepimiz takılırdık, "Niye arı değil örtmenim?" Kadıncağız "prozodi" nedir bilmeyen cücelere açıklama yapacağım diye helak olurdu. O yüzden tekrara geçmez sınıfça pek sevdiğimiz başka bir şarkıya başlayıverirdi: "Biz şen köylüleriz, dağlar aşarız/Toprakla uğraşır böyle yaşarız". Hele bunun bir ikinci bölümü vardı ki oraya geçildi mi gözler süzülür, bakışlar baygınlaşır, gülüşmeler başlardı: "Kızlar, kızlar, kızlar/Candan hoş kızlar/Gözleri can dolu/Gönlü hoş kızlar". Sahi nerden bilirdi ki bizim öğretmen bu yakası açılmadık şarkıları, sanırım bu da bizim şansımızdı; neredeyse nesli tükenmek üzere olan muallim mektebi mezunu bir öğretmenin öğrencisi olmak.

Bahar gelince hep hatırladığım bir başka öğretmenim daha var, Nuriye Hanım. Ortaokuldayken üç yıl boyunca Türkçe derslerimize giren, Türkçe öğretmenin dışında hayatı da öğreten, okuma aşkımı derinleştiren, hem doğasever hem doğal, akça-pakça, tombul bir hanım. Sanki sınıfta değil de evinin oturma odasındaymışcasına rahattı derslerde, kimi zaman bir sıranın kenarına iliştiğinde eteğinin altından lastikli çoraplarının içine tıkıştırdığı uzun donunun paçalarının görünmesine aldırış bile etmezdi. İşin tuhafı onun rahatlığı bize de sinerdi, ilgilenmezdik bile çorabıyla, paçasıyla. Öğretmenimiz değil de Nuriye annemizdi sanki. Bahar kokusu havada hissedilmeye başladı mı pencereyi açar, içine derin bir nefes çeker, rutin "Ohhh! Yenimahallemiz ne güzel" söyleminden sonra ağaçların hangi sırayla çiçek açtığını anlatmaya başlardı. Ben ondan öğrendim en aceleci ağacın badem olduğunu, stajımı da evimizin arkasında gözalabildiğine uzanan kırlarda gelinciklerin, papatyaların, ballıbabaların, pisipisi otlarının arasında yaptım. Kaçınız koymamıştır ki yastığının altına tüylerini sabırla kopartıp, bütün olarak soymayı başarabildiği pisipisi otunun sapını. Uykuya geçerken tuttuğumuz dilek gerçekleşmese de baharın mutluluğu yetmiştir hepimize.

Havanın kararttığı ruhum geçmiş baharlarla açıldı biraz (Sahi, "Geçmiş Bahar Mimozaları" diye hoş bir dizi vardı değil mi bir zamanlar, ismi bile izlemeye değer doğrusu). Şimdi izninizle dün yarım bıraktığım "Milk" filmini tamamlamaya gidiyorum. Sean Penn muhteşem oynamış herzamanki gibi. Sonrasında da yarın ayrıntılarını vereceğim bir etkinliğe gideceğim. Şimdilik kalın sağlıcakla, baharınız tez olsun...

14 Mart 2010 Pazar

DAVETİYE

Bugün "Dünya Pi Günü" imiş. Hayırlara vesile olmasını diliyor, cümlenizi ellerinde 3.14 yazan pankartlarla kırlarda koşmaya, eğlenip coşmaya davet ediyorum.

İmza:
Ömrü boyunca matematikle yıldızı barışmamış blog kişisi

YOORGUNUM DOSTLARIM...

Hayli yorucu bir gündü bugün, öyle ki öğleye doğru çıktığım eve ancak hava karardıktan sonra girebildim Lakin sanmayın ki inşaatta amelelik yapmak ya da taş taşımak için yoruldum. Benimki keyfe keder bir yorgunluk oldu. Dışarda yediğimiz öğle yemeğinden sonra tiyatroya gitmek için bindiğimiz taksinin pek konuşkan bir sürücüsü vardı. Yanımdaki arkadaşla bankalardan, kredi kartlarından ve bankalara yakayı kaptırdın mı kurtarmanın zorluğundan bahsediyorduk ki şoförümüz dikiz aynasından görüş açımıza girerek "iznimizle" sohbetimize dahil oldu ve şöyle bir saptamada bulundu: "Eski bir şair demiş ki, Türk milletini hiçbir şekilde batıramazsın, batırmanın tek yolu halkı borçlandırmaktır." Anladığım kadarıyla bu şair esasen ekonomist olan fakat hobi olarak şairlik yapan bir zat-ı muhteremmiş. Borçlanmanın dışında batmayacak dirayette bir milletin üyesi olduğum için de ayrıca mütehassis oldum. Mecburen katılmak zorunda kaldığımız bu muhabbet diyalogdan ziyade sürücünün monologu olarak devam etti, sonunda tiyatronun önüne gelebildiğimizde ambale olmuştuk.

Küçük Tiyatro'da en son gelip bir oyun izlediğimde genç kızlığa henüz adım atmış bir yeni yetme idim. Aslında sıkı bir tiyatro izleyicisi olmama rağmen o yıllarda genellikle özel tiyatroları ve bilhassa "Ankara Sanat Tiyatrosu"nu yakın takibe alırdık, Devlet Tiyatroları ile daha seyrek bir muhabbetimiz vardı. Yoksa bu güzel, tarih kokan tiyatroyu çok severdim. İlk kez bir çocuk oyunu izlemiştim bu salonda: "Peter Pan". 7 yaşındaydım ve sanırım ilk tiyatro deneyimimdi. Sırtından asıldığı tel marifetiyle uçması sağlanan "Çınçın Zil" (Tinker Bell) karakterini sevmiştim en çok. Biraz geciktiğimiz için locaya alınarak izlediğim son oyun ise başrolünü Hepşen Akar'ın oynadığı "Gecikenler" idi. Araya giren 30 u aşkın yıldan sonra heyecanla girdim salona, hatırladığımdan pek farklı değildi. Üzerini kabartma yaldızlı nakışlar ve yuvarlak vitrayların süslediği oval kubbeli bordo tavan, bordo perdeler ve koltuklar, ahşap duvarlar, benim tiyatro salonlarında aradığım görkemli görüntü. Tekrar 16 yaşıma döndüm ve oyun başladı.

"Geç Kalanlar"; kendisi de oyuncu olan Pervin Ünalp'in yazıp Nesrin Üstkanat'ın sahneye koyduğu bu oyun "Yasamın geç kalmayı affetmeyecek kadar kısa ve sürprizlerle dolu olduğunu" konu alıyor özetle. Başroldeki Füsun Günuğur dışında vasat diyebileceğim bir oyundu, beni pek etkilemedi. Ancak tiyatroya harcanan emeği kutsal sayarım, bu nedenle yine de takdirle izledim.

Tiyatrodan çıkınca Rahmi Koç Müzesi'ne gittik. Müzeyi 5.kez, "Minyatür Odalar Sergisi"ni ise ikinci kez gezmeme rağmen hiç sıkıntı duymadım. Çengel Han'ın atmosferi beni her zaman olumlu etkilemiştir ve sergilenen objeleri her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi zevkle seyrederim. Bu arada ilgilenenler olursa "Minyatür Odalar Sergisi" Haziran'a kadar uzatılmış, görmeyenler için güzel bir fırsat, kaçırmayın derim.

İlk iki görsel: Buradan.

12 Mart 2010 Cuma

BİR YUVAYLA YENİDEN BULUŞMA

İki gün önce yine Yenimahalle'deydim, bu defa bir arkadaş ziyareti için, hem de 12 yılı aşkın oturduğumuz evin hemen yanıbaşında. O evde çok güzel komşuluklar, yakın dostluklar, eğlenceli beraberlikler, mutlu günler yaşayıp tadına doyulmaz anılar biriktirdim, o evde çocukluktan genç kızlığa geçtim. Hayatımda hep özel bir yeri olacaktır, zamanın acımasızlığına dayanamayıp bir müteahhit elinde can verene kadar da önünden her geçişte burnumun direğini sızlatmaya devam edecektir. Lakin bugün anlatmak istediğim bu ev değil.

Bundan birkaç yıl önce birdenbire yine Yenimahalle'de, hepi topu içinde 1 yıl yaşadığım bir başka evi bulmaya kalktım. Nedense anneannem o semtte oturduğu için sık sık gittiğimiz halde hiç aklıma gelmemişti ilkokula başladığım o kutu gibi evi bulmak. 6 yaşımın yaz bitiminde taşınmıştık oraya dün gibi aklımda. İlk kez anneannemle birlikte oturduğumuz evden ayrılıp çekirdek ailemizle ayrı bir yere göçecektik. Ben pek farkında değildim ama annem çok heyecanlıydı, kolay mı artık kendi evinin hanımı olacaktı. Subay olan dayımın ayarladığı bir askeri kamyonla taşımıştık eşyaları ve ağır tekerlekler evin önündeki şaplı betonu çatlatmıştı. Buna sinirlenen -sonradan iyi ahbap olacağımız- apartman komşu çocuklarından biri, 13-14 yaşlarındaki Tayyar büyüklere kafa tutmaya cesaret edemeyip elindeki elmayı kemirerek taşınma işini izleyen benden almıştı hırsını. Gözlerini kocaman açarak, el-kol hareketleriyle üstüme yürümüş ve "Betonumuzu çatlattınız salak!" diye bağırmıştı. Benim korkuyla sinip sessiz kalmamı bir çeşit başkaldırı olarak algılamış olmalı ki bu defa tavır değiştirip ağzını, burnunu tavşan gibi oynatarak elma yememi taklit etmişti. Bu tatsız olayla başlayıp gözümü korkutan taşınma işi çok geçmeden eve ve mahalleye alışmamla eğlenceli bir hal alacaktı. Apartmanın zemin katında arka cephede, ağaçlıklı bir bahçeye açılan küçük bir daire idi burası. O bahçe yeniden taşınıncaya kadar bütün oyunlarıma mekan olacaktı. Ön dairede oturan evsahibimizin yaşları bana yakın iki kızı vardı, onlar da en iyi arkadaşım olma sıfatını en kısa sürede kazanacaklardı. Lakin evsahibimiz Emine hanımla bir türlü yıldızımız barışmadı. Kara-kuru, cin bakışlı, hep yüksek perdeden konuşan, sabırsız, enerjik bir kadındı. Bir süre sonra hayatım boyunca unutamayacağım ve hep annemin başına kakacağım bir olayın kahramanı olacaktı. Annemle bir kabul gününe gitme öncesi hazırlanma telaşesindeydik, Emine hanım da bizdeydi. Annem bir yandan beni giydirmeye çalışıyor, bir yandan da Emine hanımla ordan burdan sohbet ediyordu. Bir süre sonra çekişmeye başladık, annem sevmediğim bir elbiseyi bana giydirmekte ısrar ediyor (aslında çok şık bir giysiydi itiraf edeyim, siyah-beyaz pötikareliydi ,eteğindeki iki pilenin içine kırmızı kumaş geçirilmiş ve siyah beyaz çiçekler işlenmişti, annem dikmiş ve çok özenmişti) bense giymeyeceğim diye mızmızlanıyordum. Aramızdaki tartışma giderek büyüdü ben atlet-külotla odadaki sehpanın etrafında koşarken annem de elinde elbiseyle beni yakalamaya çalışıyordu. Aslında bu çekişme falan değil düpedüz bir ana-kız cilveleşmesiydi, zira koştururken bir yandan da gülüyordum. Tam o sırada bacaklarımda ve kollarımda hissettiğim yanma benzeri bir acıyla irkildim, ne olduğunu anladığımdaysa şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Annemin dediğini yapmamama kızan Emine hanım terliği çekmiş, beni bir güzel pataklıyordu. Kısacası hayatımın ilk ve tek dayağını evsahibimizden yedim ve annem de buna ses etmedi. Yıllarca zavallı kadının başına kaktım bu olayı, hala da içimde bir yanım kırıktır, neden beni dövmesine izin verdi diye.

Bu olayın dışında hayatımın en güzel yıllarını yaşadım o kutu evde; yıllar boyu ne zaman düşünsem içim mutlulukla doldu. İşte o gün de gidip görmeyi kafama koydum. Uzun bir sokaktı evin bulunduğu sokak, iki cadde keserdi. Hatırladığımdan daha ileri bir yerinde buldum apartmanı, ne mutlu ki sağ ve sağlamdı. Üstüne bir ya da iki kat çıkılmış, boyanmış, yenilenmiş, hep gülhatmilerin açtığı ön bahçesi bizim çatlattığımız beton bölümü de içine alacak şekilde genişletilip parmaklıkla çevrilmişti. O kadar heyecanlandım ki, makinemi çıkardım ve evin fotoğrafını çekmeye başladım. 1-2 poz çekmiştim ki üst katın penceresi açıldı, dışarıya esmer bir kadın kafası uzandı ve yıllardır kulaklarımdan silinmeyen, sigaradan tarazlanmış bir ses seslendi bana: "Kimi aradın kızım?" Önce ne diyeceğimi bilemedim, sonra sordum: "Siz Emine hanım mısınız?" Şaşırdı, "Eveet, sen kimsin?" Annemin adını söyledim, kendimi tanıttım. Pencereyi kapattı ve az sonra şakur şukur terlik sesleriyle bahçe kapısına gelmişti bile. Kolumdan çekiştirerek içeri soktu beni ve üst katlardan birine seslenmeye başladı: "Hülyaaa, Hülyaaa" Az sonra balkona çıkan süslü kadın benim en has çocukluk arkadaşım, Emine hanımın kızı Hülya'ydı. Zaman makinesine binmiş gibi hissettim kendimi, ne yazık ki diğer kardeş, Hale genç yaşta ölmüştü. Emine hanımın ısrarlı davetini kabul etmedim işimi bahane ederek, ayaküstü sohbet ettik, annemin ölümüne pek üzüldü, beni elimde makine evi fotoğraflarken görünce vergi dairesinden geldiğimi zannederek korktuğunu söyleyip güldürdü. Sonunda dayanamadım, beni dövdüğünü hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Onun yerine kızı cevap verdi: "Annem kimleri dövmedi ki, erkek kardeşimi banyoya kilitler saatlerce aç bırakırdı." Bu cevap üstüne durumu iki terlik darbesiyle kurtardığıma şükredip beni çekiştirerek eski dairemize götüren Emine hanımı takip ettim. Kiracı evde olmadığı için içeri giremedik ama benim orman sandığım bahçe meğer içinde 3-5 uyuz ağaçla bir kuru asmanın yer aldığı ufacık bir yermiş, gördüm. Yine de çardağın altında oturan babamı, girişteki minicik mutfakta yemek hazırlayan annemi, elörgüsü gül desenli tüllerin bahçeye düşen gölgesini görür gibi oldum, radyodan dışarı taşan Zehra Eren'in tango söyleyen alto sesini duydum sanki. Vedalaşıp ayrılırken Emine hanımı affetmiştim, içimde anneme özlem, burnumun direğindeyse ince bir sızı vardı.

Not: Bu yazı yine kilometrelerce uzamış, eğer bu satırları okumaya kadar dayandıysanız sabrınızdan dolayı kutlamayı hakettiniz demektir.

11 Mart 2010 Perşembe

HASRETİNLE YANDI GÖNLÜM

Şimdi dün Festival'in açılışındaydım ya devamını getirmem lazım. Yarışmaya katılan filmlerin dişe dokunur görünenlerini Portakal'da izlemiştim, o yüzden sinemaya gitmeyeceğim. Diğer etkinliklerini takip etmek niyetinde olduğum için günlerdir mesaj kutuma gelen festival programı maillerinde bahsedilen "Sanat Sokağı" nı bari göreyim dedim. Çok açık bir bilgi yoktu, yalnızca Kavaklıdere Sineması'nda olduğunu okumuştum, o yüzden öğleden sonra sinemanın bulunduğu Tunalı Hilmi Caddesi'ne doğru yollara düştüm. Bizim evden yürüyerek gidilebilir çok yakın olmasa da, tek sorun başlangıçta tırmanılacak sıkı bir yokuşun olması. Ihlaya tıslaya tırmandım meret yokuşu, su kaynatmasam da epey ter döktüm, kondüsyonu sıfırlamışım ne yazık ki. Bugün Ankara'da bahar havası vardı, o yüzden herkes kendini sokağa atmış. Biz de yokuşu bitirdikten sonra sağı-solu seyrederek ilerlemeye başladık. Aklımızca Kavaklıdere Sineması'nı görünce girip bakacağız ne var ne yok diye.

Eğlenceli bir caddedir Tunalı Hilmi, bir nevi Ankara'nın piyasa mekanı. Kaldırımlarda cafeler, pastaneler, şık dükkanlar, karşıdan gelen, yanınızdan geçen süslü hanımlar, çılgın görünümlü gençler, güzel ve şık kızlar sayesinde keyifle yürürsünüz. Eh malzeme çok; "aa, bunun saçı mavi", "ha ha kadının dudakları silikondan cankurtaran simidine dönmüş", "vay be, pastanelerin açık büfe 5 çayı popülasyonunu 70 yaş ve üstü oluşturuyormuş" diye söylene söylene yürürken bir de baktık Kuğulu Park'a gelmişiz. Eeee, sinema nerde? Şaştık kaldık, yıllarca gelip film izlediğim, her önünden geçişte neden artık işletilmediğine şaştığım sinemayı görmeden geçmişiz. "Lafa daldık galiba, bari gelmişken Park'ta oturup biraz dinlenelim" dedik ve Kuğulu Park'a dalıp yerleştik bir banka.

Sokaklar gibi parkta çok kalabalıktı. Hem insanlar, hem kuşlar vıcır vıcır hareket halindeydiler. Kuğular cool tavırlarla süzülmekteydiler havuzda. Lakin Karakız'ın ayaklarından birinde sorun vardı fotoğrafda gördüğünüz üzere. Muhtemelen kırık, kırmızı bantla tesbit edilmiş sanki. Yine de kasılmaktan geri kalmıyordu, atılan simitlere pek yüz verdiği yoktu.

Güvercinlerse kuğuların tam tersi ne atılırsa havada kapıp birbiriyle dövüşe çekişe yemekteydiler. Hele bit kadar bir serçenin önündeki simit parçasını kaptırmamak için verdiği mücadeleye gülmekten kırıldık. Haline bakmadan koca güvercinlere kafa tutuyordu kerata.

Ve bu da günün yıldızı. Şu zerafete, asalete bakar mısınız? Gaganın rengine ne demeli? Kendisine Kuğu Güzeli yarışmasında birincilik ödülü verdim.

Yeteri kadar uçan-uçamayan kanatlı gördüğümüze karar verdikten sonra aynı yolu geri döndük, bu defa sinemayı kaçırmamak için dikkatle ilerledik. Fakat heyhat, cadde bitti sinema yok. Deli olacağım, sinema buhar olup uçmuş sanki. Gerisingeri döndük, inat bu ya, illa bulacağım ve gireceğim "Sanat Sokağı"na. Oradaki esnaflardan birine sorduk, "İlerde, solda" dediler, yani varlığı teyit edilmiş oldu. Bu defa başımızı biraz yukarı kaldırarak levhalara baka baka ilerledik. Sonunda "Kavaklıdere Sineması" tabelasını gördük. Gördük görmesine de adı var, kendi yok. Koca sinema pasaj olmuş. "Sanat Sokağı" denen şeyse giriş holünün tabanına döşenmiş Festival afişleri ve duvarlara asılmış, üzerlerinde bazı yazarların Ankara'yı anlatan öykülerinden alınmış paragrafların bulunduğu posterler. Şaşkın şaşkın bakındığımı gören genç bir kız yanıma gelip bana iki sayfa basılı kağıt uzattı ve ertesi gün kısa film gösterimleri olduğunu söyledi. Boş bulunup "Sanat Sokağı bu mudur? Ben daha görkemli birşey beklemiştim" deyiverdim. Kızcağız ne yapsın "Keşke elimizde olsa da daha görkemli yapsaydık" cevabını verdi. "Kolay gelsin " diyerek ayrıldık. Onca yorgunluk, elde var sıfır derken kulağıma gelen müzikle durakladım. Bir yerlerden anlayamadığım bir müzik aleti ve darbukayla "Hasretiyle yandı gönlüm" şarkısının ezgileri geliyordu. Sesin geldiği yere doğru yürüyünce karşı kaldırımda müziğin kaynağını gördüm. 15-16 yaşlarında kavruk bir genç kaldırıma oturmuş ağzında mızıka, elinde darbuka tek başına o güzelim melodiyi çalıyordu. Bir çığlık gibi, bir bıçak gibi içe işleyen bir sesti yükselen. Uzun zamandır bu kadar güzel çalındığını işitmemiştim bu çok sevdiğim şarkının. Yorgunluğuma değdiğini düşündüm, sırf bu şarkıyı duymak bile yeterdi.

Hemen yakındaki Simitçi Cafe'ye oturduk, bu güzel ezgiyi dinleyerek fotoğrafta görülen muhteşem ikiliyi gövdeye indirdik. Yorulduk, umduğumuzu bulamadık belki ama sadece "Hasretinle Yandı Gönlüm" için bile bu yorgunluğa değdiğini düşünüyorum.

BİR AÇILIŞ TÖRENİ'NDEN

Biraz evvel geldim açılış töreninden. Neyin açılış töreni diyorsanız söyleyim; A.nkara Film Festivali'nin. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Salonunda yapılan törene gittiğimizde kokteyl devam ediyordu. Çoğunluğunu ak saçlı, yıllanmış oyuncuların oluşturduğu sanatçılar arasında erkeklerden Serdar Gökhan, Engin Çağlar, Mahmut Hekimoğlu, Yusuf Sezgin, Altan Gördüm, Uğur Polat veeeee Nuri Alço, kadınlardan Vahide Gördüm, Emel Göksu, Meral Niron, Merve Sevi, Ayça İnci, Irmak Ünal gözüme çarpanlardı. Az sonra salona yerleştik ve tören başladı. Önce Orkestra Akademik Başkent'ten film müzikleri temalı mini bir konser izledik. Ardından törenin sunucusu Defne Halman göründü. Açılış konuşmasını yaptı ve salondaki sanatçıları tanıttı önce. En çok alkışı kim aldı tahmin edin bakalım? Bildiniz, tabii ki Nuri Alço. Sonra bu yılın "Kitle İletişim Ödülü"nü almak üzere "Gece-Gündüz" programının yapımcısı Yekta Kopan sahneye çağrıldı. Sempatik görünümü ve esprili konuşması ile ilk Kültür Bakanımız Talat Halman'ın elinden aldığı ödülün yanısıra hayli de alkış topladı. "Sanat Çınarı Ödülü"nün Gülten Akın'a verileceği ilan edildikten sonra tiyatro sanatçısı Tamer Levent şairin "Yaz" adlı şiirini okudu ve basamağın yüksekliğini hesaplayamadığı için de ciddi bir düşme tehlikesi atlattı. "Adagio" eşliğinde kısa bir bale gösterisini takiben bitmek bilmez plaket dağıtımı başladı. Yaklaşık 20 kadar sponsora plaketleri salondaki sanatçılar tarafından sunuldu. İşin tadı da bundan sonra kaçtı zaten. Plaketi veren sanatçı kendini salonun dışına attı. Öyleki sona kalan bir-iki plaketi verecek sanatçı bulunamadığı için Defne Halman kısa bir bocalamanın ardından kendi eliyle sundu geriye kalanları. Sanatçılar başı çekince izleyiciler de sıkıldı ve konserin ikinci bölümü başlamak üzereyken, sunucunun "Bu güzel konseri bırakıp nereye gidiyorsunuz?" seslenişlerini bile dinlemeden patır patır ayak sesleri arasında salonu terkettiler. Toplasan 50 kişi kadar ya kaldı ya kalmadı koca salonda ve orkestra onlar için çaldı. Şahsen ben "Ankaralı Davetli Sanatsevmezler" adına utandım. Tahammül edemeyeceksen gelme kardeşim, zorla değil ya...

Bir açılış töreni bu şekilde sona ererken gecenin en güzeli Vahide Gördüm, en yakışıklısı Uğur Polat, en sempatiği Yekta Kopan, en çok alkış alanı Nuri Alço ve en absürdü de eşyaların yerini değiştirmek için ikide bir sahnede boy gösteren, koyu renk takım elbiseli, kravatlı, ak saçlı, bürokrat görünümlü iki görevli idi. Daha iyi bir tören izlemek dileğiyle darısı kapanışa diyorum...

10 Mart 2010 Çarşamba

ANILARIN İZİNDE

Pazar günü kızkardeşle bir nostalji turu yaptık. Çocukluğumuzun geçtiği Yenimahalle'deydik bir işi halletmek için ve sonrasında eski anıların izinden gittik. Çok duygulandık, çok hatırladık, çok hayal kırıklığına uğradık, çok şaşırdık, çok yorulduk ama çok mutlu olduk.

Metrodan indiğimizde gördüğümüz merdiven bütün eskiliğine ve yıpranmışlığına rağmen yaklaşan baharı müjdeliyordu. Rutubetli köşelerden mine çiçekleri fışkırmış, çimenler boy vermiş, yan taraftaki salkım söğüdün yaprakları eni-konu yeşermişti. Hava da şansımıza öyle güzeldi ki, gökte bir tek bulut yoktu, güneş parlıyordu, yağmur bir günlüğüne bizim için mazeret iznine çıkmıştı. Vurduk kendimizi ara sokaklara.

Maksadımız biraz da eski Yenimahalle evlerinden hala müteahhit eline geçmemiş ve ayakta kalabilmiş olanlarını fotoğraflamaktı ama o kadar az kalmışlardı ve çoğu o kadar bakımsız bir halde ölümünü beklemekteydi ki içimiz buruldu. Şu yukardaki sarışın mesela, onca yıpranmışlığına, onca eskiliğine rağmen öylesine sevimliydi ki, bir daha gelişimizde yerinde bulamayacağımızı bilmenin hüznüyle fotoğrafladık. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde tipik bir memur semti olan Yenimahalle'nin bütün evleri fotoğraftaki gibi bahçeli, iki ya da tek katlı, şirin müstakil evlerdi. Şimdi hepsini toplasan bir sokağı doldurmaz. Yerlerini müteahhit işi, hepsi birbirine benzeyen, çoğu sevimsiz, betebe kaplı apartmanlar almış.

Sokak isimleri de öyle güzeldi ki Yenimahalle'nin; Damladol Sokak, Dereboyu Sokak, Nurlu Sokak, Anıl Sokak, Kaynak Sokak, Sevgi Sokak... İsminin yazdığı tabela çiçek açmaya çabalayan bir badem ağacının dibinde yükselen Dereboyu Sokak'ta anneannemin bir hemşehrisi otururdu, sık sık giderdik. Binbir çeşit çiçeğin açtığı, meyve ağaçlarıyla dolu, yaz-kış sebze tarhlarında taze sebzeler yetişen bir bahçenin içinde, iki katlı şirin bir evde otururlardı Saime Hanım Teyze ile Mehmet Amca. Bayram ziyaretlerimiz özellikle yer etmiştir aklımda. Saime Hanım Teyze boynuna birkaç dizi külte incisini takar, mutlaka emprime desenli bir elbise giyerdi. Thonet tipi sandalyeleri, oymalı ceviz bir büfesi, goblen kumaştan koltukları olan misafir odasında ağırlanırdık diğer ziyaretlerimizin aksine. Çok sıkılırdım, bir an önce Eyüp Sabri Tuncer'den arife günü kuyruğa girilerek alınmış Beyaz Zambak kolonyası dökülsün, oymalı gümüş tepsideki çikolatinin ikramı yapılsın, büyükler kahvelerini içsin de gidelim diye beklerdim. Arada bir "Sıkıldım" diye dürterdim bizimkileri, aldığım cevap çatılmış kaşlar olurdu evsahiplerine çaktırmamaya çalışılarak. Ah, şimdi yine o serin salonda oturup çikolatin yesem. Hiç sevmediğim beyaz zambak kolonyası kokusuna bile razıyım. Sora sora bulduğumuz evin yerinde azman bir apartman yükseliyordu, bahçeden mendil kadar bile iz kalmamış. Bir ümit zillere baktım isimleri var mıdır diye çoktan toprak olmuş insanların, hüznümle kalakaldım ağır demir kapının önünde.



Gördüğümüz her sokağa dalıp çıktık, kimi biraz elden geçmiş, ışıldamış, kimi boynu bükük yıkılmayı bekleyen, perdesiz pencereleri kör bir göz gibi bakan eski evleri gözlerimizle sevdik, tanıdık mekanlar gördük, bir zamanlar oralarda yaşamış eşi-dostu yadettik ve ilkokulumun önüne geldik. Meşhur okul pembesi duvarları sarımsı-yeşil bir renge boyanmış, ilköğretim okuluna dönüştüğü için, bir zamanlar açılış töreninde "yaya" görevi alıp daracık sokaklarında kurallara uygun yürüdüğüm Trafik Parkı'nın yerine ek bina yapılmış. İlginçtir ki bunca yılda kapı ve pencere demirleri ile korkuluklar hiç değişmemiş. Görüşünüze sunuyorum, soldaki fotoğraf diploma törenimde sağda bugünkü halini gördüğünüz kapının önünde çekilmiştir. Ağaçları ve sarmaşıkları kesmişler, onun dışında aynı kalmış. İnanır mısınız bahçe kapısının karşısındaki köhne bina ve el değiştirmiş olsa da küçük bakkal dükkanı bile duruyor. Oradan ders öncesi külah içinde leblebi tozu ve hala içeriğini çözemediğim "zunkla şekeri" denilen kağıtlı bir şeker alırdım. Çocukluğum, ah çocukluğum...

Bunca dolaşmadan sonra yorgun ayaklarımızı dinlendirmek için bir Yenimahalle klasiği olan, yıllardır aynı yerde, aynı kaliteyle hizmet veren Avrupa Pastanesi'ne oturduk ve bir bardak çay eşliğinde pastanenin spesiyali, meşhur "Prenses" pastasını yedik. Babamın bana en çok aldığı pastaydı bu, diğer pastalardan farklı, sert bir hamuru vardı, o zamandan bu yana tad değişikliği olmuş mu çıkaramıyorum ama keşfettim ki bu pasta şimdiki "Çokoprens"in babaannesi imiş.

Bir diğer sürprizi ise hesap öderken keşfettik; yıllardır hiçbiryerde rastlamadığım ve yemediğim "Horoz Şekeri". Cüssesi biraz büyümüş olsa da seneler öncesinin bildik horoz şekeriydi işte. Okul çıkışları kapının önüne gelen sepetli satıcıların meşhur horoz şekeri. Alıp yemedik ama belgeledik gördüğünüz gibi.

Komik denecek kadar düşük bir hesap ödedikten sonra yürüyüşe devam ettik. Önlüklük kumaşlarımızın alındığı bir zamanlar Sümerbank olan bina aynen duruyordu ne mutlu ki. Tüm vesikalıkların ve düğün-nişan fotoğraflarının çektirildiği Foto Hülya da. Kardeşimi sık sık getirdiğim Çocuk Bahçesi aynı yerde, sadece oyuncakları yenilenmiş, bayram-yılbaşı öncesi önünde kurulan tezgahlardan kartlar seçtiğimiz, mektuplarımızı atıp, telgraflar çektiğimiz PTT binası da. Yılların tuhafiyecisi Enstitü Pazarı tam karşısında, ilk kornet dondurmayı Yenimahalle halkına tattıran Vardar Pastanesi de yerinde. Gelmişken bir de meşhur Çınar Fırını'na uğramadan edemedik. Gözlerim çocukluğumun sütlü ekmekleriyle tuzlu galetalarını aradı ama yoktu heyhat. Yine de çok taze ve lezzetli çavdar ekmekleri aldık, yorgun fakat mutlu döndük evimize. Bu uzun yazıyı sonuna kadar sabredip okuduysanız sizlere de kocaman bir teşekkür sevgili arkadaşlarım, nostaljiniz bol olsun...