.

.
.

9 Mart 2018 Cuma

HER TELDEN

Güya bu hafta her zamankinden daha çok post girmişim, girmişim girmesine de haftalık çelıncı unutmuşum. Ferminaanım kardeşimiz bile Romanya gezisinden dönüşte ayağının tozuyla yazdı da ben tıkılıp kaldığım evde unuttum, kendimi kınıyorum. Neyse sonuçta haftayı kuyruğundan yakaladım, yazarım cevabımı ama önce etkinlik takvimi gelsin :)

Bu aralar günboyu evdeyim, pencereden giren güneşle mayışmış kâh film-dizi izleyerek, kâh kitap okuyarak zamanı tüketiyorum. Ancak güneşi batırdıktan sonra evden çıkıyorum, o da sinema, tiyatro, bale vs için. Hatta iki gün önce kendime pek acıyarak "Yahu ben de eve kapandım kaldım" deyince kocam güldü, "Dün baleye giden bendim galiba" dedi. "Geceler sayılmaz" dedim, "onlar etkinlik, gezme değil". İnsan gün ışığı görmeli ayol, spot ışığı değil :) Neyse sözkonusu bale geçen yıl pek heves edip, biletini bile alıp, Ankara'ya gidiş tarihimiz öne alınınca iptal etmek zorunda kaldığım "Dört Mevsim" balesi idi. Vivaldi'nin eşsiz "Mevsimler" müziği eşliğinde bir renkli rüya izledik. Aslında iki bale vardı ardarda, ilki en az diğeri kadar güzel "Med-Cezir"di. Aşağıdaki fotoğrafları ANTDOB'un Facebook sayfasından aldım, öyle mest haldeydim ki selamda bile fotoğraf çekmek içimden gelmedi, kendimi o ana bıraktım. 




Baleden sonra eve döndüğümde gözlüğümün olmadığını farkettim. Gözlük çok önemli, miyop gözlüğüm, etkinlik gözlüğüm, en sevdiğim kırmızı çerçeveli gözlüğüm. Çantayı boşalt, yok. Kutusunu aç, bak, yok. Ceplerini karıştır yok. Birlikte gittiğin arkadaşları arayıp sor, yok. Odaya bile girmeden antrede öylece kaldım. Dedim ya gözlük önemli, cüzdan çaldırmış kadar oldum yani. Muhtelif senaryolar ürettim, fuayede düşürdüm, selfie çekeceğim diye gişenin önüne koyup orada unuttum, yolda düştü, biri üstüne bastı kırıldı. Yenisini almak dert, doktora gideceksin de, reçete yazdıracaksın da, üstelik yazılan reçete hiçbir zaman gözüne uymayacak, optikçiyle didişeceksin de, öffff! O sinirle üstümü değişmeye gittim. O gün ilk kez bir yıldır dolapta bekleyen bir elbise giymiştim, beli sıkı, eteği evaze, önden düğmeli bir şey. Düğmeleri çözmek için elimi belime atınca bir kabarıklık geldi, o ne? Sürpriz! Gözlük orada, hahaha :) Sanırım gösteri sonrası gözümden çıkarıp yakama takmışım, o da kayıp içeri düşmüş. Allahtan elbisenin beli sıkı imiş yere inmemiş, orada takılıp kalmış. Eşeğini kaybedip yeniden bulan Nasreddin Hoca'ya döndüm, bende bir sevinç :) Öptüm, sevdim, "bir daha bana böyle numaralar yapma" diyerek Klimt desenli kutusuna kaldırdım kıymetlimi :)

Ve efendim nihayet dün kendimi günışığında sokaklara attım. Öyle uzun zamandır balkonla ve ev civarı sokaklar ile sınırlı kalmışım ki çiçek açmış ağaçları görünce "Anaa, bunlar ne ara açmış" diye aptallaştım. Arkadaşım güldü, "Bademler yapraklandı bile" dedi. Cevriye'ye sövdüm Kadınlar Günü falan demeden, olmaz olsun öyle ağrılı kadın, yapıştı dizime, engel oldu park, bahçe gezilerime hain şey. Ben daha tomurcukken farkederdim çiçek açacak bademleri. Neyse geç olsun, güç olmasın. İlk iş sergi gezdim. Antalya Kültür Sanat'ta bir süredir açık olan ve gitmek için fırsat kolladığım, Türkiye'nin bu alanda ilk akademik eğitim almış kadın fotoğraf sanatçısı Yıldız Moran'ın "Zamansız Fotoğraflar" isimli retrospektif sergisini. Kültür merkezi bize kıyak yapmış ve 8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle kadın ziyaretçilere ücretsiz gezme imkanı sağlamıştı, sağolsun. Aşağıda sergiden birkaç kare:






1950'li yıllarda çekilmiş fotoğraflar ne kadar harika değil mi? Yıldız Moran'ın şair Özdemir Asaf'ın eşi olduğunu da biler bilir. 

Sergiden sonra arkadaşımla kendi kutlamamızı kendimiz yapalım dedik ve güzel, güneşli havadan istifade yakınlardaki yeni açılan bir parka yöneldik. Denize karşı oturup yemek yedik. Kadınlar Günü'nde yenen şeylerin kalorisi olmadığı için diyeti bir seferlik bozdum :) Ben diyeti bozdum diye hava da bozdu, birden gökyüzü karardı, güneş kaçıp kayboldu, deniz coştu, birkaç yağmur damlası düştü. "Amanın ne oluyoruz?" demeye kalmadan güneş "Şaka yaptım" diyerek geri geldi, yağmur bitti, deniz sakinleşti.

Fotoğraftan anlaşılmayacak kadar güzeldi denizin görüntüsü, bu şehri sevmemek mümkün değil. Kahvelerimizi de içip kalktık, çiçekli, havuzlu yerlerden geçtik, Antalya'ya bahar resmen gelmiş anladık, sakura bile gördük Allah sizi inandırsın :)


Baleydi, sergiydi, parktı, çarktı derken sıra geldi çelınca, kaçış yok. Bu haftanın sorusu: "Dünyaya bakış açınız nedir, nasıl görüyorsunuz?"

Zor soru, çalışmadığım yerden geldi. Daha doğrusu müfredat değişti, konular eskidi ve ben yeni konulara hala adapte olamadım. Bir yanım 18 yaşımın idealistliğiyle hala umutlu, bir yanımsa "Geç bunları, anam babam geç bunları" şarkısını söylüyor. Benim gençliğim 68 kuşağının meşalesini devralmış bir kuşaktı; umutlu, vicdanlı, iyi niyetli, bilinçli, ahlaklı. Hep birlikte bu hasletlerimizin cezasını çektik. Dünyaya bakışımız değişti, içimizde bir yerlerde hala saklı kalmış bir umut, bir ideal, bir insancıl taraf hep var, o naifliği atamıyoruz üstümüzden ama hayat silindir gibi, ezip geçiyor. Artık olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim, değiştiremiyorsun. Ne kadar çabalasan da olmuyor, senin çabanla olmuyor, en az senin kadar istekli, hevesli başkalarının da olması gerekiyor ki yok, var dediklerin bile yok. Lafta pek çok, uygulamada yok. Keşke bıraksak dünyayı kendi bildiği gibi dönse, şu halimizden daha mutlu olurduk Taş devrinde kalsaydık belki. Ay haydi bu kadar yeter, kendimi de sıktım, sizi de. Vicdanımızı yitirmeyelim önemli olan bu...

6 Mart 2018 Salı

"KARŞIDAN GELİYOR HOZALI GELİN"

Mutfakta çalışırken zaman zaman elim raftaki radyoya gider, kanalına falan bakmadan, bir sürpriz beklentisiyle açarım. Ne de olsa radyoyla büyüyen bir nesliz biz. Bugün düğmeyi çevirip tezgahtaki işime döndüğümde arkamdan gelen sesle bedenim mutfakta kalıp soğan doğramaya devam etse de, ruhum Yenimahalle'ye, çocukluğuma uçuverdi. "Karşıdan geliyor hozalı gelin" diyordu radyodaki kadın, o çok tanıdık ezgi eşliğinde: "Topla fistanını  toz olur gelin". Türk sanat müziğinin ve bu eski türkülerin neredeyse unutulmaya yüz tuttuğu günümüzde, tüm kültürel değerlerin koca bir değirmenin dişlileri arasında acımadan öğütüldüğü zamanlarda hangi kanaldı, kim söylüyordu açıkçası dikkat etmedim. Benim için o anda, o türküyü Hülya söylüyordu çünkü.  Buraya defalarca yazdım, Babil Kulesi benzeri bir sitede geçti benim çocukluğum. Her yöreden, her karakterden yüzlerce insan yaşardı o dört blokluk sitede ve devir şimdiki devir gibi değildi. En çok kendi bloğumuzu ama az çok da diğer blokları bilir, tanırdık. Her yaştan bir sürü çocuk, bir sürü genç ve bunların oynayıp eğlenmesine, dostluk kurmasına imkan verecek alanlar mevcuttu. Bir kere evin etrafı kırlıktı, bina ise Ali Baba'nın hazinelerine evsahipliği yapan mağara gibiydi. Katlar boyunca uzanan balkonlar, merdiven sahanlıkları, apartmanın girişindeki geniş alan, yan taraftaki içinde tek bir çiçeğin yeşerdiğini görmediğim uzun, beton çiçeklik, balkon altları, kömürlüğe inen merdivenler, korka korka da olsa bazen kömürlükler, 4 bloğu da içine alan kocaman bahçe, arkamızdaki şantiyenin baharda gelincik ve papatyalarla kaplanan, tel örgüyü kaldırıp giriverdiğimiz arsası, duvarındaki kocaman, üzerinde ürkünç bir kurukafanın olduğu "Ölüm Tehlikesi" levhasına rağmen önündeki çıkıntıda evcilikler kurduğumuz trafo binası; hepsi bizi düşünerek yapılmıştı sanki. Yaşları birbirine yakın 8-10 kızdık. Hareketli oyunlarda ter içinde kendimizi kaybettiğimiz yetmezmiş gibi çoğunlukla yan bahçede ya da kömürlüğü inen merdivenlerin başında toplanır, sohbet eder, şarkı-türkü söylerdik. Yüklü bir repertuarımız vardı, şimdiki gençlerin adını bile duymadığı hayli klasik şarkılar, türküler. En çok Hülya söylerdi. Üç kızkardeşin en büyüğüydü. Ergenlikle genç kızlık arasında, arafta bir esmer güzeli. Uzun siyah saçlarını yandan örer, ucuna o yıllar çok moda olan kocaman papatya tokalardan takar, diğer bloklardan birinde oturan, çok beğendiği delikanlının yolunu gözleyerek uzağa dalmış gözleriyle şarkıya girerdi: "Karşıdan geliyor hozalı gelin/Topla fistanını toz olur yarim". Hepimiz ergen, karşımıza çıkmasını umduğumuz beyaz atlı prensleri düşleyerek huşû içinde dinlerdik. "Yine mi yüklendi gül yarin göçü/Nereleri gezdin canımın içi" kısmına gelince "canım" yerine "canam" derdi. Yanlış mı bilirdi, özellikle mi öyle söylerdi hala merak ederim. 

Biz böyle sanat müzikli, türkülü takılıp dururken bir gün siteye Tülinler taşındı. Tülin bizden bir-iki yaş daha büyük, esmer teninindeki iri yeşil gözlerinin güzelliğini arttırdığı, boylu-boslu bir kızdı. Ne kadar güzelse, o kadar da çılgındı. Lakabının Deli Tülin olduğunu çok geçmeden öğrenecektik. Yerleşmeleri bitince sahalardaki yerini aldı, biz kömürlük pencerelerinin denizliklerine oturmuş, Hülya'dan "Uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı?" şarkısını dinlerken (bak şimdi hatırladım, Hülya buradaki "canım benim, gülüm benim" nakaratını da "canam benim, gülüm benim" diye söylerdi) külhan bir tavırla gelip başımıza dikildi. Bir süre ses çıkarmadan, elleri ceplerinde dinledi. Şarkı bitince hepimiz tepkisini görmek için yüzüne baktık, pis pis güldü, "Bu ne be?" dedi, "Naftalin kokuyorsunuz". Övgü beklerken dayak yemiş gibi olduk, daha şaşkınlığımızı üzerimizden atamadan o "Aranjman bilmez misiniz siz?" diye golünü attı. "Ee, şey biliriz tabii, niye bilmeyelim canım, gak guk" demeye kalmadan sesine Ajda Pekkan tınısı vererek başladı: "Atlı karınca dönüyor dönüyor/Dünya durmadan dönüyor dönüyor". 

Tülin hayatımıza taze bir kan olarak girmişti, o gün bizi 1-0 mağlup etse de konserlerimize yeni bir soluk kazandırmıştı, çok geçmeden berabereydik artık.

Ne dersiniz, "Karşıdan geliyor Hozalı gelin"i Muzaffer Akgün'den dinleyelim mi? Hülya ile Tülin'in de kulakları çınlar belki her nerelerdeyse...


5 Mart 2018 Pazartesi

VE OSCAR GİTTİ GİDER...

Bu yıl törene katılamadım dostlar, "Neden?" demeyin, önemli sebeplerim vardı. Kapıya kadar gelen limuzini bile geri yolladım, tertip komitesi telefon üstüne telefon yağdırıp, "Sensiz olmaz bu tören, etme eyleme" deseler de Nuh dedim, cep telefonu demedim. Bir kere eşofmanımla terliklerimin rengi birbirini tutmadı, o vaziyette gidip kendimi kırmızı halıda rezil edemezdim, sonra dün temizlik günümdü, son derece yorgundum. Yani bula bula benim temizlik günümü mü buldunuz tören yapacak, alıverin başka bir güne ayol madem bensiz olmuyor, açıkcası biraz da kırıldım tertip komitesine, kendilerine de ilettim, çok üzüldüler. Belki de o sürpriz sonuçlar o üzüntünün sonucunda çıkmıştır, kafaları karıştı tabii ki. Seneye bir şekilde gönlümü alacaklarını düşünüyorum, ön sırada Meryl'in yanına oturtmazlarsa yine gitmem zaten. Yine de sizleri düşünerek ekran başında kafam uykusuzluktan düşene kadar izledim. İzledim de ne oldu, Oscarlık filmler hakkında hiçbir fikri olmayan Tüllin Özzen'le, saatlerce geçen yılın kritiğini yapan Ceyylan Attınç'dan içime hafakanlar bastı. Üstelik Digitürk ikide bir koptu, tören mekanıyla senkron tutturamadı. Biz hala geçen yıl Nicole Kidman ne giymiş konuşurken adamlar kostüm ödülünü takdim etmişlerdi bile salonda. Sabahın 4'ünde "Başlarım Oscar'ınıza" deyip yatağa yollandım ama merak etmeyin yeteri kadar dedikodu biriktirdim. Önemli olan kırmızı halı zaten değil mi, filmleri günlerdir izleyip, yazıp, çizip dururuz. Evet şimdi gıybet zamanı:


Kırmızı halıya ilk ayak basanlardan biriydi Allison Janney ve giderken elindeki kırmızı çantaya ilaveten bir de "En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu" Oscar'ı taşıyordu. Açıkcası "I, Tonya"da canlandırdığı buruşuk, sevimsiz, rüküş, çaçaron ve baskın anne tipinden, BAFTA ödül töreninde giydiği konserve kutusu benzeri giysiden sonra böyle sofistike, şık ve zarif bir görüntü, bir kostüm beklemiyordum, bakakaldım ekrana. Bence gecenin yıldızı oydu. Demek ki neymiş efendim, çirkin kadın yokmuş, Hollywood makyajcılarının elinden geçmeyen kadın varmış :)


Ve bence gecenin ikinci yıldızı, 80'lik Jane Fonda. Allahım, bize de nasip eyle. Şimdiden çökmüş omuzlarımızı, yerçekimine direnemeyen yüz hatlarımızı, Cevriyelerin yuva yaptığı dizlerimizi, seyrelmeye başlayan saçlarımızı Jane Fonda efsunuyla yenile yareppim. On yüz milyon bin Oscar aşkına, hep birlikte tekrar edelim: "Bize Jane Fonda pırıltısından ver ver ver ver, ver Allahım ver" :)


Bu yıl Oscar'ın 50+ kadınları "5 lira fazla olsun, kırmızı olsun" modundaydılar. Gedikli Meryl ablam da "Allar giymiş ne yakışır Ayşe'ye/Boyunu benzettim mor menekşeye" türküsü çığırarak dolaştı halıda. Takım olmak istediler sanırım, eh anlarım her yıl gide gele akraba oldular zira kırmızı halıyla. Zaten bu yıl abonman kartı vermişler Meryl'e Oscar'a beleş giriş için. "Son yirmi yılın elemanı" seçilmiş, 65 yaş üstü olunca da  katmerli olmuş. Yalnız gençler bozuluyormuş, abonman kartı var, her sene geliyor, bize yer kalmıyor diye. Belediye otobüsü mode on :)


Bu gördüğünüz Japon feneri ile şıngırdaklı abajur karışımı arkadaş Salma Hayek. Geçen Türkiye'deymiş bu, arkadaşı Kezban'ın kına gecesine gelmiş, tuvaletini de Çıkrıkçılar yokuşundaki gelinlikçilerden almışlar. "Nasılsa Türkiye'de giydim, kimse görmedi, telef olmasın" diye Oscar törenine de giymiş. Yalnız bir metreden fazla yanaşanların gözleri yanmış, bugün hepsi göz doktorunda imiş. 


Greta Gerwig ve kayısı rengi tufaleti. İnsan böyle bir rengi niye tercih eder ki? Bence bu Oscar modacıları oyuncuları kıskanıyor, nasıl daha çirkin gösterebiliriz diye özel bir gayret sarfediyorlar. 


Hiç sevmediğim şeffaf kadın Nicole'un bu kostümü çok beğenildi, gecenin en güzel kıyafeti seçildi. Sizce nasıl, bana arkadaşıma hediye aldığım, Parliament mavisi, üzerine aile boyu fiyonk bağlanmış bir dolma kalemi hatırlattı. 


Tonya'mız Margot Robbie, "En iyi Kadın Oyuncu" adaylarından biriydi biliyorsunuz. Aslında çok güzel kadın ama yağlıymış hissi veren saçları, müzelerde sergilenen eserlerin önüne çekilen kordon benzeri yakası, kesme camdan şekerliğe zincir takmış gibi duran çantası ile benimla değil. 


"İkinci Bahar" dizisinde Tan Sağtürk Timothy adında bir yabancıyı canlandırmıştı, Haydar usta Şener Şen telaffuz edemez "Tımıtı" derdi ona. Bu da bizim şeftalisever Tımıtı, "En İyi Erkek Oyuncu" Oscar'ını Gary Oldman'a kaptırdı haliyle. Zaten ailesi demiş ki: "Oğlum sen daha yenisin, gençsin, acemisin, Churchill dururken Oscar'ı sana yedirmezler. Şimdi kıyafet için mesarif etmeyelim, nasılsa sahneye çıkmazsın. Şu sünnetlik takımını giyiver gitsin. Gerçi boyun biraz uzadı o günden bu güne ama altına uzunca konçlu bir bot alıveririz olur biter, ha çoccuuum, olur mu, he?" Efendi çocuk, bakmayın siz onun şeftaliye yaptıklarına aile bağları kuvvetli, giymiş gelmiş sünnetliği annesinin elinden tutup.


Bu arkadaş müzisyenmiş, ben sanal alemin yalancısıyım yoksa tanışmıyoruz kendisiyle, St Vincent namıyla meşhurmuş. Biraz eli ağır olduğundan kostüm dağıtılırken gecikmiş. Buna sıra geldiğinde elde kostüm kalmamış, o da el mecbur korseyle gelmiş törene. Neyse ki bir şapkacık olsun vermişler. O kolundaki şey de sırt çantası galiba, tören sonrası kokteyldeki yiyecekleri koyup ailesine götürecek belli ki, kendi aç geziyor göründüğü üzere. 


Sunuculardan biri bu hanımefendi kızımız. Mor kostümünü ablası dikmiş, ön taraf biraz kısa kalınca yorgan ağzındaki fistoyu söküp eklemişler acele ile. Bacaklarını birleştir çocuuum, içe içe basma bakayım. Ortopedik bot alsınlar sana.


Bu Sally'cik hakikaten iyi oyuncu, has oyuncu ama hep böyle bir ezik, bir mağdur görüntü, yoluk saçlar, üstünde ağlayan kostümler. Evin üvey kızı gibi, ablasının entarisini giymiş gibi. No'luyoruz yav, ezdirme kendini abla, dağıt saçlarını bebek, savur biraz, bugüne bugün "En iyi Kadın Oyuncu" adayısın. 



Duyun da inanmayın, görün de inanın. Soldaki hanımefendi Rita Moreno. Kendisi 86 yaşında ve üzerine giydiği kostümü ilk kez 1962 yılında Oscar ödülü alırken giymiş. 56 yılda bir gram almadın mı behey insafsız. Üstelik alttaki eski fotoğrafından daha havalı görünüyor, zevkleri de incelmiş. idolümsün Rita Nine, helal olsun alemin tüm Oscarları sana. 


Bu yenge de kostümü yetişmeyenlerden, Adra Day'mış adı. Mecburen perdeciye gitmiş, perdeci az satılan desenli kumaşlardan hemen bol büzgülü bir fon perdesi tasarlayıp giydirmiş kızçeye. Gönderirken de tembihlemiş, "Dikkat et eteğine basma, mazallah düşersin" diye. Ayakta perde, yerde minder, Oscar'da kostüm çok amaçlı bir nesne anlayacağınız. Hayırlı olsun kızım.


İşte bir yıldız daha, ne giysen yakışır be Whoopi graliçam. Güneş gözlüklerini yidiğim, ayağında da botlar var, açıp gösterdi, pek rahat oluyor diye. Tarzını seveyim.


Babam bana çocukken altın yaldızlı ambalaj içinde parmak çikolata  alırdı, Lupita Nyongaa'yı ona benzettim :)


Buzlar kraliçesi Frances McDormand, film tahminleri ters köşe yapsa da "En iyi Kadın Oyuncu" dalında yüzümüzü kara çıkarmadı neyse ki. Saçıyla takım bir kostüm uygun görülmüş kendisine, biraz babaanne işi olmamış mı, ne dersiniz?


Saoirse Ronan, Nicole Kidman'ın genci sanki bu kız, aynı şeffaflık, aynı renksizlik. üstündeki bebek pembesi kuyruklu tuvaletle de akmış dondurmaya benzememiş mi?

Valla kostüm de, gıybet de çok ama bende hâl, sizde de sabır kalmadı sanırsam. Yeni bir törende buluşmak dileğiyle gökten 3 Oscar düşsün, biri okuyanlara, biri okumayanlara, biri de bana :)))


3 Mart 2018 Cumartesi

OSCAR'A BİR KALA GELSİN TAHMİNLER

Efendim, bugüne kadar blogumu takip etmiş olanlar Oscar törenlerinin ihmal edilmez VİP davetlisi olduğumu, kırmızı halıda yerimin her daim hazır olduğunu, jürinin görüşlerime çok değer verdiğini bilirler. Ben de onları kırmamak adına her yıl en iyi eşofmanımı, en şık terliklerimi giyer, sefertasımı alır törene dahil olur, sonra da siz sevgili okuyucularıma yediğimi, içtiğimi kendime saklayarak gezip gördüklerimi anlatırım. Bu yıl da öyle yapmayı planlıyorum Oscar amca kısmet ederse. Ama öncesinde birtakım tahminler yapmakta fayda var, onca filmi babamızın hayrına izlemedik neticede, boş yere çelinçlara katılıp ekran başında, sinema koltuklarında popomuzu eskitmedik. Şimdi birkaç dalda kişisel Oscar heykellerimi dağıtmaya başlıyorum, Dedem Korkut gelsin boy boylasın soy soylasın, Nasreddin Hoca gelsin göle maya çalsın, ya tutarsa:

-EN İYİ FİLM:

And Leylak's Oscar goes to: THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING MISSOURI


Bütün filmleri izledim, çok sıkıldığım birkaçı dışında genel olarak sevdim ama 1. lik tabii ki buna. İki de mansiyon vereyim: "Call Me By Your Name" ve "Phantom Thread".

 -EN İYİ YÖNETMEN:

And Leylak's Oscar goes to: GUILLERMO DEL TORO




İtiraf edeyim ki ben filme pek bayılmadım. Fantastik yapımlar sinemada da, edebiyatta da pek ilgimi çekmez ama oyunculuklar gayet iyiydi ve teknik açıdan da güzel kotarılmış bir filmdi. O nedenle haydi bakalım anamın ak sütü gibi helal olsun Oscar tombul yanak Guillermo ustaya.

-EN İYİ KADIN OYUNCU:

And Leylak's Oscar goes to: FRANCES MCDORMAND


En iyi filmin en iyi oyuncusuna tabii ki, suratında tek kas oynatmadan, cümle soğuk nevaleliğiyle ancak bu kadar güzel rol kesilebilirdi. Çok yaşa sen Frances abla, filmde en çok terliklerinle konuştuğun sahneyi sevdim, söylemeden geçemeyeceğim. 

-EN İYİ ERKEK OYUNCU:

And Leylak's Oscar goes to: DANİEL DAY LEWIS


Kim Gary Oldman'a takdim ederse etsin, tüm adaylar bir yana, ben ayaklı karizma Daniel Day Lewis'e sunarım Oscar'ı. "Phantom Thread" daki modacı rolüyle fethetti kalbimi, bir insana terzilik bile bu kadar mı yakışır yahu? Şu afişteki genç irisi "prova mankeni-sevgili" kontenjanındaki Alma denen hatunu da bir karış suda boğabilirim. Sen bu adama zehirli mantar yedirirsin ha? Mantara basasıca şırfıntı seni :))

-EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU:
 
And Leylak's Oscar (biraz gönülsüz de olsa) goes to: ALLISON JANNEY



Karakteri hiç sevmesem de iyi oynamış neme lazım. Alsın garip, hem geçen BAFTA ödül töreninde giydiği kostüm pek bi komikti, eğlendirdi beni. O yüzden oyum Hügo'ya, pardon Tonya'nın anasına. Aşağıda yarı açılmış sardalya konservesi içinde gördüğünüz arkadaş Tonya'nın anasının gerçek hali:



-EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU:

And Leylak's Oscar goes to: SAM ROCKWELL



Sonradan içinde iyilik çiçekleri boy vermeye başlayan kötü polis rolünde gerçekten çok başarılıydı. Aksi, kötü, pislik polisten kendi zararına olsa da daha iyi bir insana evrilme sürecini gayet güzel vermişti. Filmin başlangıcında nefret etsem de kıyamaya kıyamaya takdim ediyorum kendisine Oscar'ı ama o anasına bir ayar çekmesi lazım :)))

-YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM:

And Leylak's Oscar goes to: ON BODY AND SOUL (TESTROL ES LELEKROL/BEDEN VE RUH)



Yabancı dilde aday olan beş filmi de izledim, açıkcası hepsi de güzeldi ama Macaristan yapımı olan "Beden ve Ruh" hepsinin içinden sıyrılıp çıkan bir film oldu. Rüya sahnelerinin naifliği ile gerçek hayattaki şiddet ve sertlikteki zıtlık filmi iyice izlenir kılmıştı. Kesinlikle adayım bu ama jüri gıcıklık yaparsa ikinci olarak "Loveless" diyeceğim.

-EN İYİ ANİMASYON:

And Leylak's Oscar goes to: COCO


"Coco" diyeceğim ama "Loving Vincent"e haksızlık mı yapıyorum duygusunu da içimden atamayacağım. Sanki farklı tarzları varmış gibi, "Loving Vincent" bu kulvara uygun değilmiş gibi geliyor ama "Coco" da çok renkli, çok şirin bir yapımdı. Animasyon filmlere çok meraklı olmasam da "Coco"yu sevdim, "Vincent" çok ilginç ve çok emek harcanmış bir filmdi ama sahnelerdeki titreme gözümü biraz rahatsız etmişti. Son tahlilde "Coco" diyoruz o zaman. 

Daha pek çok dalda heykelcik sunuluyor ama geri kalanı da Oscar tertip komisyonu halletsin, her şeyi de benden beklemesinler artık, zaten gecenin bir yarısı yapıyorlar töreni, uykusuz kalıyoruz, bir de ödül dağıtımıyla uğraştık. Lütfen ön sıralarda ayırın yerimi, kapı önünde güvenlikcilerle tartışmayalım şekerim, şimdilik bye...

1 Mart 2018 Perşembe

ŞUBAT OKUMALARI

Cüce Şubat sayılı günlerine rağmen hem nicelik, hem nitelik açısından verimli okumalarla sona erdi. Yılın en sevmediğim ayına girdik, bakalım ne sürprizler getirecek bize? Kar mı yağdırır, dolu mu indirir, sel mi basar yoksa şahane bir bahar mı sunar şimdilik belirsiz, bekleyip göreceğiz kaprisli mürebbiye kılıklı Mart ayını. Bugün yağmur bekliyorduk ama Antalya güneşli, rutubetsiz, keskin bir hava var, bizim balkon meteorolji açısından pek sağlam bilgi vermez, zira kuzeyi kapalı ve içerlek bir balkon. Güneşli havalarda kısa kolluyla çıkmaya bile niyet edebilirsiniz, lakin sokağa indiğiniz anda ayaz yüzünüzü kesebilir. Bugün durum nedir bilmiyorum, evden çıkmadım henüz, balkonda keyifler keka görünüyor. Bey Dağlarının en yüksek tepesinde kar var, gökyüzü masmavi, güneşe eşlik eden hafif bir rüzgar mevcut. Çınarımız tüm yapraklarını dökmüş, üzerinden salkım salkım dikenli tohumlar sarkıyor. Çıplak vücudunu sallantılı mücevherle bezemiş yaşlı kadınlara benzemiş :) Eh, hava durumunu da sunduğuma göre Mart ayında yakacağımız kazma kürekleri hazırladıysak geçen ay okuduğum kitaplara geçebiliriz:


-Bu kitabı sosyal medyada pek çok ortamda görmüş, adı ve kapağı hoşuma gitmiş ama nedense almayı düşünmemiştim. Sonra bir arkadaşım hediye etti, iyi ki de etmiş. Beklemediğim kadar güzel öykülerle karşılaştım. Yazarı da blogger olan "Tarihi Hoşça Kal Lokantası"nda bilhassa Cıva, Hacanne, Anahtar, Boncuklu Sineklik, Bamya isimli öyküleri çok sevdim. Öykü okumayı seviyorsanız tavsiye ederim. 


-"Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda" Ayizi yayınlarının bu yılki ikinci kitabı. Yayınevim diye söylemiyorum güzel kadınların güzel kitaplarını basar. Ayten Kaya Görgün'ü "Arıza Babaların Çatlak Kızları" isimli ilk kitabı ile tanımıştım. Kitap müthiş eğlenceli bir dille yazılmıştı, aslında iç sızlatacak öyküleri kahkahayla okutmak yazarın kaleminin marifeti olsa gerek. Uzun süre beklediğim yeni kitabı diğerinin devamı olmasa da yine çatlak kızların öykülerinden oluşmuş. Müthiş bir kara mizahla çarpıcı olayla şahit oluyorsunuz okurken. Yolu açık olsun...


-Yeni bir yayınevinin ilk kitaplarından biri "Polina Butterfly'a Mektuplar". İçine dönük ve yalnız bir adamın karşılıksız aşkına yazdığı her bir cümlesi ayrı vurucu mektuplar. Mektuplara eşlik eden desenler de kitabın bonusu. Ben çok beğendim, "16 Metrekare Yayınevi"nin ve yazarı Murat Nergis'in yolu açık, okuru bol olsun...


-Polisiye olduğunu düşünerek almıştım "Hafif Bir Akıl Tutulması"nı. Tam anlamıyla polisiye olmasa da bir polisiye yıldızının yaşlanmış hali başkarakterimizdi. 90'lı yaşlarını süren, unutkanlığı başlamış bir Sherlock Holmes, arıları ve içiçe kurgulanmış üç öyküsüyle keyifli bir okumaydı...


-Ve Şubat ayının-büyük bir olasılıkla da yılın-yıldızı, Ayfer Tunç'un son kitabı "Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura" yazarın yazın macerasının şahikası olmuş dersem anlayın. Umut ve Sanem'in umutsuz öyküsü her satırında içimi paraladı. Kitap "Yazı" ve "Tura" olarak iki bölüme ayrılmış, "Yazı" 1, 3, 5... diye giderken "Tura" 2, 4, 6... şeklinde devam ediyor. Rakam sırasıyla okumak da mümkün ayrı ayrı da, ben her bölümü kendi içinde bağımsız okudum. Böylesi daha iyi oldu sanki, son bölüm ise içiçe geçmiş. "Yazı" bölümünde umarsız genetik bir hastalığa yakalanmış Umut'un, "Tura"da ise Amerika'da rastlayıp sevdiği, travmatik çocukluğu ve gençliğinin izlerini hala üzerinde taşıyan Sanem'in öyküsü var, tabii kendi öyküleriyle romana dahil olan yan karakterleri de atlamamak lazım ki, çoğunun yaşamı da en az Umut ve Sanem'inki kadar iç acıtıcı. Kısacası müthiş bir okumaydı, uzun süre belleğimden çıkmayacak sanırım bu aile, kader, hastalık öyküsü. Mutlaka okumalısınız...


-Açıkcası bu zamana kadar okuyacağım kadar Yaşar Kemal kitabı okumuştum, eğer "Bizim Büyük Challengemiz" adıyla bir kitap meydan okumasına dahil olmasaydım ve maddelerinden biri de "Bir Yaşar Kemal kitabı" olmasaydı niyet etmezdim. Kısa ve okumadığım bir kitabını seçtim yazarın, 1969'da yazdığı ama yayınlanmamış bir kitapmış "Tek Kanatlı Bir Kuş". İtiraf edeyim ki sevemedim, Yaşar Kemal romanlarındaki o sihirli hava, şaşırtıcı betimlemeler yoktu ve sanki yarım kalmış gibiydi. Belki de gerçekten yarım kalmıştı. Zaten romandan ziyade bir novella, hatta bir öykü gibiydi. Ben yazarı diğer kitaplarıyla hatırlayayım en iyisi...


-Kardeşinin intiharı üzerine Ankara'ya gelmiş bir İstanbullu'nun macerası grafik roman olarak anlatılmış "1951"de. Levent Cantek'in yazıp Sefa Sofuığlu'nun resimlediği kitabın öyküsü adından da anlaşıldığı gibi 1951 yılında geçiyor. Polisiyeye kaçan konunun ve müphem sonunun yanısıra çizimler şahane. O yılların Ankara'sı gerçeğe çok yakın bir biçimde resmedilmiş. Bu tarzı sevenler için tavsiye olunur. 


-İlginç ve yer yer ürkütcü bir konusu var "Evlilik Sözleşmesi"nin, bana bir çeşit distopya gibi geldi adeta. Alice ve Jake'e evlenme hediyesi olarak bir sözleşme gelir. Üzerinde fazla düşünmeden imzaladıkları bu evlilik sözleşmesi zamanla hayatlarını kabusa çevirecektir. Okurken yer yer gerildiğimi itiraf edeyim. Fazla edebi bir beklenti içine girmeden merakla ve sıkılmadan okuyabilirsiniz...


-Okuduğum tatsız, anlamsız, postmodern öykülerden aşırı sıkılmış, bir süre öykü okumamak düşüncesinde olduğum bir zamanda geldi elime "Emine'nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler".  İsmi ve kapağı o kadar ilginçti ki dayanamadım başladım. İyi ki başlamışım.  Son zamanlarda okuduğum en eli yüzü düzgün öykülerdi. Öykü adına okuduğum başı, sonu belirsiz, anlamını çözemediğim, kısacık metinlerden sonra başlıbaşına hikayesi, özenli bir kurgusu olan bir şeyler okumak iyi geldi. Bazı öyküler (Yara, Milenyum'a Girince Uyandı Babaannem) çarpıcı finalleriyle, "Kâşif" eğlenceli anlatımıyla, "Pul Biber Yangını" son zamanlarda bıkıp usandığım "Küçük Prens"e giydirmesiyle, "Fındıkların Altında" ince hüznüyle kalbimi biraz daha çaldı. Epeydir iyi bir öykü okumadım diyorsanız  genç yazar Deniz Poyraz'ın bu kitabı tavsiyemdir...


-Bugüne kadar Sabahattin Ali'den, Sabahattin Ali ile ilgili, Filiz Ali ve başka yazarlardan S. Ali ve ailesi hakkında pek çok kitap okudum. Yaşamı travmatik bir biçimde sona ermiş bir babanın kızı Filiz Ali, hayattayken de yazarın politik kimliği nedeniyle oldukça sıkıntılı zamanlar yaşamışlar, ölümünden sonrasının ise geride bıraktıkları için ne kadar acı olduğu ise tartışılmaz bir gerçek.  Oysa Filiz Ali yazdığı biyografisinde acıları ve zorlukları bir yana bırakıp yaşadığı iyi ve güzel şeyleri anlatmayı yeğlemiş, kitabın adından da anlaşılıyor zaten: "Yok Bi'şey Acımadı ki...". Acımaması ve acıtmaması imkansız bir durum yaşadıkları ama hayata iyi tarafından bakmak böyle olsa gerek. Kitapta hem kendi yaşamından kesitler okuyor, hem de bir devre sanat ve müzik açısından tanıklık ediyoruz. Bence çok okunası bir kitap...


-Ve cüce Şubat'ı kendi gibi kısa bir kitapla sonlandırdım, Paul Auster'den "Kırmızı Defter". Epeydir evde bekliyordu bu kitap ve şimdiye kadar okuduğum oturaklı Paul Auster kitapları kadar da doyurucuydu. Yaşadığı rastlantıları ve hayatından bazı kesitleri 78 sayfada bu derece tatmin edici anlatmak da ancak Paul Auster gibilerin becerebileceği bir şey. Mutlaka okunmalı...

Yni kitaplarda buluşmak üzere...