.

.
.

9 Ocak 2018 Salı

BİR GÜNE SIĞANLAR

Kaç gündür kızkardeşle "Koku ve Şehir" isimli serginin açılmasını bekliyorduk. "Vekam" tarafından düzenlenen sergi Erimtan Arkeoloji Müzesi salonlarında izlenebilecekti. Uygun gün ve saatimizi belirledik ve o günün bu gün olduğuna karar vererek sabahın seherinde ve ayazında düştük yollara Kale'ye doğru. Bindiğimiz taksi "Buradan öteye geçiş yok" diyerek bizi Atpazarı yokuşunun sonunda bıraktı, eh hafif yokuşu saymazsan pek de fazla yürümemiz gerekmiyor. Yol boyu henüz açılmamış dükkanlara, açılmış cafelere, ilginç vitrinlere bakarak ilerledik. Şu aşağıdaki cafe pek hoş idi, yazın gelip bir çay içeriz diye düşündük:


Müslüm Baba'nın duvarından "İtirazım var!" diye haykırdığı cafenin adı da kendi kadar oricinal idi: "Hangimiz Sevmedik Cafe". Aah ah! 😃💗

Az sonra Erimtan Müze'nin kapısındaydık, içeriye girmek için ettiğimiz hamle gişedeki görevli kız tarafından kibarca engellendi, meğerse saat 15.00'e kadar bir toplantı varmış ve o nedenle sergiyi gezemiyormuşuz. Pofff! Oldu mu ama şimdi bu, erkenden kalktık, ayazda ve siste yola revan olduk, yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek Kale kapısına bile dayandık, Erimtan kapısından geri çevrildik. Müslüm Babeyyy, gel şunlara "İtirazım Var!" diye kükre. Ee, ne edeceğizdir, gidip çay içelim bari, orada stratejimizi belirleriz. İstikamet Gramofon Cafe. Longplayli, 45'likli avizenin altındaki, sobanın dibindeki assolist desenli masaya kurulduk, çaylarımızı içerken kızkardeşi arkadaşlarıyla buluşmaya, kendimizi de Cermodern'e postalamaya, saat 15.00 civarı tekrar buralarda birleşmeye karar eyledik.


Sözkonusu avize budur da şimdi buradan bakınca aklıma takılan bir şey oldu. Atatürk'ü 2. Meclis kapısında gösteren çerçeveli poster yatay olarak tavana mı asılmış? Bir de o plakların orijinal rengi mi öyle, değilse nasıl boyamışlar? Türkün aklının eve gidince gelmesi böyle bir şey demek ki 😛

Efendim çaylar bitti, çıktık Gramofon Cafe'den, koca ile ben yola düştük Cermodern'e gitmek için. Lakin dizin durumu malum, Cevriye her an çıkıp gelebilir, arada mola verip dinlenmek lazım, geçen gün oturduğumuz Heykel'in yanındaki Simit Sarayı'na kırdık rotayı. Aynı masaya oturduk, aynı manzaraya bakarak aynı bardaktan çay içip aynı simidi yedik. 


Bu manzaraya saatlerce bakabilirim esasen. İnsanı içine çeken, hareketli bir şey, hep aynı konumu gösteren TV ekranı gibi. Bir kere güvercinler olağanüstü, kah havalanıp kah atılan yemlere koşuşturup şahane görüntüler sunuyorlar. İnsanlar dersen onlardan daha ilgi çekici; güvercin yemleyenler, selfie çekeceğim diye şekilden şekile girenler, telefonu arkadaşlarının eline tutuşturup afili poz verenler, koşuşturan çocuklar, onların peşinden koşan ana-babalar, onların da peşinden koşan güvercinler, her birine bir öykü uydur, öyle keyifli. Lakin mekan babamızın değil işte, masayı da ilelebet işgal edemiyorsun. Isındık, doyduk, dinlendik, marş marş Cermodern'e.

Kestirme olsun diye Gençlik Parkı'nın içinden geçtik, ağaçlar kel, havuz kuru, su kaskatları kesik, çiçekler sararmış, kısacası tatsız. Fi tarihinin Göl Gazinosu, yakın geçmişin Nikah Salonu olan bina elden geçirilip yine evlenme işlerine tahsis edilmiş ama özel sektör el atmış işe, tam hatırlayamadığın Ahter'li mahterli bir isim konup balo ve nikah salonu olmuş. Eminim iç dekorasyonu da kitschin zirvesine ulaşmıştır. Evet şimdi Google'dan baktım, isim Ş.ehr-i Ah.ter, dekorasyon da tam yazdığım gibi. Vah kendi nikahımın da kıyıldığı o sade, vakur salona 😕

Sonunda Cermodern'e vasıl olduk. Önce Koreli 13 yaşındaki dahi ressam "Inhu Lee"nin resimlerinin yer aldığı sergiyi gezdik. Canlı renklerde, naif ama sevimli tablolar vardı, pirinç kağıdı üstüne siyah mürekkeple yaptıklarını çok beğendim. Birkaç örnek aşağıda:











Son üç resim sırayla babası, annesi ve ailesi imiş. Sergilenen resimler 9-13 yaş arası yaptığı çalışmalar, aslında her resmin yanında kendi ağzından açıklamalar vardı ama buraya koymak fazla yer kaplayacaktı. Zaten birkaç örnek deyip neredeyse serginin tamamını eklemişim 😀

İnhu Lee'nin resimlerinin üstüne bir kahve gider diyerek yerleştik cafeye, kahveleri mideye postaladık, diğer serginin vakti yaklaşmıştı ayrıldık Cermodern'den. Bahçeye çıkınca aşağıdaki şirinlere rastladık, yanımıza gelip kendilerini sevdirmek için bir sürü numara yaptılar ama maalesef kafesli bir kapı engeldi. 


Sergiye gitmeden kızkardeşle buluştuk Pilavoğlu Han'daki Borges Cafe'de, ısınmak ve kısılan sesimi açmak için adaçayı ile mutlu ettim bünyeyi.


Sonra da merak ve heyecanla Erimtan'ın kapısında bittik. Bu defa kovulmadık (!), toplantı bitmiş, iştirakçiler dağılmış, meydan bize kalmıştı. İndirimli tarafından 5'er lira verip bilet aldık ve müzeyi daha önce gezmiş olduğumuz için doğrudan en alt kattaki sergi salonuna indik. İndik inmesine de kocaman bir hayal kırıklığı idi bizi karşılayan. Aşağıdaki serginin afişi:


Şimdi işin içinde şehir varsa insan belirli şehirlerin özellikli kokularından örnekler verileceğini düşünüyor. Biz şununla karşılaştık:


Sağ yandaki masanın üstünde görünen 3 adet musluk benzeri boru-bunların devamı var diğer masalarda-yanında bir buton ve kokunun ne kokusu olduğuna dair açıklama. Butona basıyorsun, borudan bir koku bulutu yükseliyor eğilip kokluyorsun. Hayatın boyunca duymadığın hiç bir koku yok, hepsi bilindik şeyler. Tarçın, kahve, servi ağacı, çam, limon kolonyası, mersin, misk, hanımeli, kömür, egzos, rakı falan filan. Şehirle ilgili tek koku Mısır Çarşısı idi, onun da butonu bozuktu, koku falan gelmiyordu. Eh şimdi hayalimiz kırılmasın da ne olsun, bırak kırılmayı ezildi, tarumar oldu 😟


Borulardan başka bir de bu fısfıslar var, fısla kokla ne olacaksa. Kocam yanaşmadı bile, "gidip aslını koklarım, ne uğraşacağım yahu" diye 😃


Kolonya da kokan bir şey olduğu için küçük bir koleksiyon lütfedilmiş idi şişelerden müteşekkil, Sağdan 2., Es-Ko'nun yanındaki anneannemin ve İzmir'in meşhur Altın Damla'sı. Aman aman evlerden ırak, kazara bir sürünseniz bir hafta kokunun ağırlığından yanınıza kimse yanaşmaz. 


Salona inen merdivenlerin başına da şöyle bir şehir (Ankara) planı asılmış idi, üzerindeki renkli magnetler semtlerdeki baskın kokuları göstermekte idi, sankim biz bilmiyorduk. Terkeyledik sergiyi, siz siz olun, merak edip gelmeyin. Nitekim oradan Hâl'e uğradık balık almak için, işte orası gerçek anlamda, doğal, organik "Koku ve Şehir" sergisi idi. Egzos, kömür, balık, çürümüş sebze-meyve, taze sebze-meyve, foseptik, idrar, duman, pastırma, baharat, sakatat, et, çiçek, kahve, ekmek her tür koku mevcuttu. Buyrun buradan koklayın, sergiye boş yere para vermeyin 😂

Not: "Ankara Sokaklarında Adım Adım" isimli yazımda sözettiğim Anafartalar Çarşısı ve seramikleri ile ilgili bir yazı da Gazete Duvar'da yayınlanmış. Linki aşağıda, okumak isterseniz tıklayınız:

Ulus, Anafartalar Çarşısı Bize Sesleniyor

5 Ocak 2018 Cuma

DÜNLÜK

Çarşamba akşamı Opera Sahnesi'nde "Yeni Yıl Konseri"ne gittik. Ankara'daki opera sahnesinde daha önce tiyatro oyunu, bale, modern bale seyretmişliğim vardı ama orkestralı bir konsere ilk kez gittim. Biletler satışa çıkar çıkmaz internete saat kurup daldığım halde balkonun arkadan üçüncü sırasında ancak yer bulabildim. Bu biletleri kim alıyor, ne ara alıyor anlamadım. Daha satışa çıkmadan bitiyor mübarekler. Hatırlı bir zümre var onlara mı ayrılıyor, davetiye için mi tutuluyor o yerler, biletlerin çoğunu gişeye ayırıp internet kontenjanını kısıtlı mı tutuyorlar, çözebilmiş değilim. Grup Vitamin'in saçma ötesi şarkısını söylemek istiyorum: "Ellere var da bize yoh mi?". Antalya'da böyle bir sorun yok, girersin biletlerin açıldığı gün siteye, bomboş salondan istediğin yeri alırsın. Abone gibi her daim 2. sıra, ortadaki 2 koltuk şahsımın almasını bekler durur. Hoş bu sezon ilk iki sıraya 5 lira zam yaptılar, artık 3. sırayı parselliyorum, hem izlemesi daha keyifli imiş :)

Neyse bu kadar sitem, serzeniş yeter. Sonuçta arkalardan da olsa bileti kaptım, ayrıca konser gözden ziyade kulağa hitap eder. Orkestrayı Artun Hoinic isimli genç bir şef yönetiyordu ve konser George Gershwin'den Küba Uvertürü ile başladı. Bas Bülent Ateşoğlu'nun "Ah Bir Zengin Olsam" yorumu şahaneydi. İlk bölümün yıldızı piyanist Burçin Büke idi, yine Gerschwin'in "Rhapsody in Blue"su için çok iyi bir solo yaptı. 

İkinci bölüm daha popüler parçalara ayrılmıştı, "Mazi Kalbimde Bir Yaradır"dan "Lüküs Hayat"a, "Granada"dan "Lippen Schweigen"e, Carmen'in en ünlü aryaları "Habanera"dan "Toreador"a kadar pek güzel şarkılar dinledik. Sondan bir evvelki parça bu tarz konserlerin gediklisi "Radetzky Marşı" idi ve son olarak tüm solistler "La Traviata" operasından "Brindisi"yi seslendirdiler. Ben de "İşteee, temizlik ferahlık sizlereeee, hem de hiç durulamadan kurulamadan, Maarrrrk  Marrrrk" diye içimden söyleyip nostalji yaptım :) Telefonların ekran ışıklarıyla nurlanan konser, sona erip dışarı çıktığımızda başlayan yağmurla rahmete de erişmiş oldu :)



Fotoğraflar: Buradan

Dün sabah kapıya merdivenleri çifter çifter atlayarak çıktığı için özendiğim genç kargo görevlisi geldi, az sonra ben de dışarı çıkacağım için "Yağmur yağıyor mu?" diye sordum. Bir süre düşündü, "Eee yağıyor gibi de, yağmıyor gibi" dedi. "Nasıl yani, yağıyor mu, yağmıyor mu?" diye üsteledim. "Yani yağmur gibi değil de kar gibi, kar gibi değil de yağmur gibi, ay anlamadım yağıp yağmadığını" demez mi? Çocuk kafasında kudretten şemsiyeyle mi geziyor nedir, "Hadi canım güle güle, kolay gelsin" deyip postaladım. Yağmur yağdığı falan da yoktu zaten, az sonra ben de çıktım dışarı. Hatta bir ara güneş bile göründü. Mahallenin postanesine gittim, iki kitap yollayacaktım kargo ile. Öğle paydosuna çok az kalmıştı ve sanırım görevli memure iyiden iyiye acıkmıştı. Tüm sohbet girişimlerimi ekşi bir suratla geri çevirdi. Kendimi müşterisinin refüze ettiği taksi şoföru gibi hissettim. Neyse ki kitap gönderme sitesini itirazsız ve kolayca açtı da cüzi bir miktar ödememi sağladı, her zaman yapmıyorlar bu kıyağı. Dışarı çıkarken camlı ağır kapıyı önümden yürüyen ben yaşlardaki kadın açtı ve geçmem için bekledi. Kendime kapı açtırmış pozisyonuna düşmeyeyim diye, "Buyrun siz geçin" dedim. Arka arkaya çıktık dışarı, "Benim kafa pek yerinde değil" dedi çıkınca. "Olur bazen öyle, hepimizde oluyor" dedim. "Yok" dedi, "benimki öyle değil, oğlumu bıçakladılar, çok üzgünüm, yoğun bakımda yatıyor". Ne diyeceğimi bilemedim, çok bunalmış anlaşılan. Hemen hemen 15-20 dakika ayaküstü, hayatında ilk defa gördüğü kadına dert yandı, ağladı. İçim sızladı, teselli etmeye çalıştım ama böyle bir durumda teselli nereye kadar. Sonunda yanından ayrılabildiğimde hem çok üzülmüştüm, hem de kendi kendime "Gişe memuru konuşmadı der misin, buyur sana konuşan" diye söyleniyordum. Dünyanın en saçma üst geçidine tırmanmaya başladım, yolun bu tarafından çıkmak isterseniz adeta 500 metrelik, 8 çizen bir rotayı tırmanmak zorundasınız. Hangi müthiş zekanın ürünüdür bilemedim. Adım attığım her yere transların telefon numaralarını taşıyan kartvizitler serpilmişti. Birinin adı Nejla idi, bir tele trans için pek uygun olmayan bir isim. "Yol boyu nelerle karşılaşıyorum" diyerek devam ettim. Kamyonetli çiçekçinin yanında mola verip ziyarete gideceğim arkadaşıma nergis aldım. Pazarlık etmek istedim çiçekçi beni neredeyse elitlikle suçladı. Yanında torunu vardı, toraman bir oğlan. Dedesini pek seviyor olsa gerek ki ben çiçekleri alıp parasını ödeyene kadar adamı öpe-seve bir hal oldu. Dede-torunu muhabbet içinde ardımda bırakıp yola devam ettim. Apartmanlardan birinin bahçesinde sarı bir köpek kendisini içeri almayan sahiplerine burnunu cama yapıştırıp şiddetle havlıyordu, eminim ki köpek dilinde küfretmekte idi. "Bence de sence" diye seslenip yürüdüm. Simit almak için caddenin en kıyak simitçisine uğradım. Görevli kız çok süslü ve çok kibardı, simitlerimi güzelce paketleyip verdi, uzattığım parayı aldı ve melodik bir sesle "Güle güleeeeee" dedi. Kendisine bir zamanlar çıktığı reklam programındaki Zeki Müren'in tarzıyla "Allahaısmarladık sevgili şoför arkadaşlarıııım" demek istedim, diyemedim çünkü şoför değil simitçi idi :) Bir elimdeki torbada şemsiye, simitler, diğer elimde nergisler Dost Kitabevi'ne girdim. Önce kişisel gelişim standında "Kanserim Ben" isimli kitabın yanında duran kendi kitabımı ziyarete gittim ama yoktu. Sonunda ayılıp yeni çıkanlara koydular diye düşündüm ama orada da yoktu. Aradım taradım restoranda-pardon yemek standında-buldum. 
Türk Yemekleri arasına dahil olmam uygun görülmüş kitabevi tarafından :) Neyse ki yan komşum kanser taşınmış, yerine zeytinyağı gelmiş. Üst katta yılların Gönül Candaş'ı, alt katta ise biberli kahvaltı var. Diyette biri için iştah kabartıcı, lakin yemek kitabı diye alan olursa hayal kırıklığı yaratacak :) İzan diyorum izan, idrak diye de ekliyorum, kitabı bir karıştırsak keşke yerleştirmeden önce. Mutfak yazıyorsa hatıra da yazıyor, bari anı kitaplarının arasına yerleştir. Ne diyeyim, "Bereketli Olsun" 😀

Kitabıma restoranında saadetler dileyip yeni çıkanlardan 1 anı, 2 roman, 2 de şiir (Şükrü Erbaş-Ursula Le Guin) alıp çıktım kitabevinden. İnternet sitesinden daha ucuz alabilecekken kitabevlerinin dayanılmaz cazibesi engel oluyor bu duruma. Eh sefam olsun, haydi kalın sağlıcakla...

3 Ocak 2018 Çarşamba

ANKARA SOKAKLARINDA ADIM ADIM

Madem ki Ankara'ya geldik, imzaları attık, kutlamaları yaptık, eski yılı savdık, eh şimdi biraz kızkardeşle şehri didikleme vaktidir diyerek düştük yollara dün. Benim çocukluğum ve ilk gençliğimde son derece kişilikli ve vakur bir şehir olan Ankara çoktan pespayeleşmeye başladı. O güzelim taş binalar yerini çirkin beton yapılara bıraktı, vitrinine bakmaya doyamadığımız mağazalar arka arkaya kapanıp yerine neredeyse çerçi işi dükkanlar açılıyor. Kitapçılar birer birer yokoluyor, pastaneler dönercilere dönüştü, yeni nesil cafelerde dost sıcaklığı yok, bulvardaki çınarlarda tepemize işeyen güvercinler bile başka mekanlara göçtü sanki. Kızılay'ın ortasındaki vaha Saraçoğlu mahallesi çürümeye terk, oysa ne çok insanın anılarında yer etmiştir o yemyeşil sokaklar, bir örnek giyinmiş memurlar gibi mütevazı lojmanlar. Yine de ışıltılı, kocaman AVM'lerin karşısında boynunu bükmüş eskinin şaşaalı çarşıları, ranta kurban gitmemek için neredeyse yandaki binanın arkasına saklanacak güzelim eski apartmanlar, şimdilik sit alanı olsa da ileride ne olacağı belirsiz erken Cumhuriyet devri yapıları, gecekondular arasında kaybolmuş akmayan tarihi çeşmeler, mücevher gibi minnak, tuhaf isimli camiler, türbeler, debdebesini yitirmiş yokolmayı bekleyen eski ahşap konaklar hala mevcut arayana. Kızkardeşle bizim işimiz de bu, iyice yokolmadan bunları görmek, keşfetmek, fotoğraflamak. O bir Ankara sevdalısı, Ankara araştırmacısı, ben onun yancısı dolanıp duruyoruz fırsat buldukça Cemal Süreya'nın şiirindeki gibi:
"Bende tarçın, sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında"*

İlk durağımız önünden her geçişimde kucaklamak isteğiyle dolduğum, şimdi Devlet Tiyatrolarının yönetim binası ve iki sahnesi olarak kullanılan Evkaf Apartmanı oldu.


Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu dışında binanın içini görmüşlüğüm yoktu ve merakta idim, sağolsun kızkardeş beni gezdirdi. Önce kimliklerimizi verip ziyaretçi kartımızı aldık ve eski, madeni asansöre binip kütüphaneye çıktık:


Devlet Tiyatrolarında sahnelenen tüm oyunların yer aldığı digital bir kütüphane Refik Ahmet Sevengil Kütüphanesi. Kapıda bu ismi okuyunca çocukluğumun radyo günleri geldi aklıma, "40 Yıl Geçti Aradan" diye bir sohbet programı sunardı Refik Ahmet Sevengil, bayılırdım o yaşımda dinlemeye. Program bir kantonun hareketli müziğiyle başlar, sonra sözleri duyulurdu: "Ateş gibi yanmıştı avuçlarımda elin/Göğsüme dayanmıştı benim güzel sevgilim". Ardından da tok bir ses "Kırk Yıl Geçti Aradan" diye anons yapardı. Derken gelsin Refik Ahmet Sevengil'in çoğunlukla tiyatro üstüne sohbeti. Vay be ayaklı tarih gibiyim, benden ansiklopedi yapsınlar 😀 Aşağıdaki fotoğraflar kütüphane ve içindeki kafeteryadan. Kütüphaneden herhangi bir CD ya da kaset almadığımız için o güzel mekanda çay bile içemedik, öyle bir kural var.





Vitrinde sergilenen modellere oyunlarda kullanılan kostümlerin benzerleri giydirilmiş, yan taraftaki bölümde bilgisayar aracılığı ile istediğiniz oyuna arşivden ulaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki fotoğraf ise pencereden bir Ankara panoraması, çağdaşım çoğunluk gibi benim de nikahım Gençlik Parkı havuzunun baş tarafında görünen beyaz çatılı yerde, eski Göl Gazinosu, o zamanların nikah salonu olan binada kıyılmıştı:



Kütüphaneden çıkıp katlar arasında dolaşarak çıkışa yöneliyoruz. Binanın için tiyatro müzesi gibi, keşke ciddi anlamda bir müze kurulup ziyarete açılsa. Aşağıdaki alet ışık masası olarak kullanılmış zamanında:


Ve Muhsin Ertuğrul ile Cüneyt Gökçer'in çalışma masaları:

 

Bina labirent gibi, çıkışı ararken yolumuz Küçük Tiyatro'nun balkon girişine düşüyor, e girip bir bakmayalım mı salon boşken 😀


Artık böyle güzel, tavanları, sütunları süslemeli, localı, balkonlu, ferahfeza tiyatro salonları yapılmıyor, mücevher kutusu gibi sanki. Sahnedeki dekor da geçen gün izlediğimiz "İhanet" oyununun dekoru. Sonunda çıkışı buluyor ve tiyatro fuayesine ulaşıyoruz. Geçen gün kalabalıktan doğru dürüst çekemediğimiz "Ankara Hatırası" dekorunun önünde fotoğraf çektirmek istiyoruz. Lakin ortam loş ve tam dekorun önünde WC'yi gösteren bir tabela konmuş. Yardımsever bir görevliye denk geliyoruz, biz daha ağzımızı açmadan yardımcı olup tabelayı kaldırıyor ve ışıkları yakıyor. Seviniyoruz bu yardıma, Ankara hatıramızı çektirip ayrılıyoruz güzel binadan, kimliklerimizi almayı unutumuyoruz tabii ki.

İkinci durağımız Anafartalar Çarşısı ve seramikleri, lakin yorulduk ve acıktık. Ulus bu bakımdan biraz fakir, nerede otursak diye düşünürken yeni açılmış simitçi mekanlarına rastlıyoruz tam Heykel'in dibinde. Hemen yerleşiyoruz üst katta bir masaya. Güler yüzlü bir Özbek delikanlısı servis yapıyor, kırık Türkçesiyle anlaşmaya çalışıyoruz. Pencereden Heykel meydanındaki güvercinleri ve kalabalığı seyredip çay-simit partisi düzenliyoruz 😀


Karnımızı doyurup dinlendiğimize de kanaat getirince rotayı Anafartalar Çarşısı'na kırıyoruz. Bu çarşı bir zamanların AVM'si idi, ilk yürüyen merdivenler burada hizmete girmişti-ilkinin Modern Çarşı'da olduğu söyleniyor aslında ama hemen hemen aynı yıl ve burası daha halka açık bir mekan olduğu için daha çok bilinir-Ankara'ya taşradan gelen konuklarımızı buraya getirir ve onların yürüyen merdivene binişlerindeki ürküntüyü izlerken çaktırmadan gülerdik. Giysiler buradan alınır, çeyiz alışverişleri buradan yapılırdı. Eski saltanatını hatırlayınca şimdiki tenha haline ve kalite düşüklüğüne bakıp yüreğim burkuldu. Oysa ne kadar özenilmiş ki yapılırken Türkiye'nin en ünlü seramikçileri duvarlara kocaman seramik panolar nakşetmiş 1963 yılında. Katlar arasında, hemen hemen boş koridorlarda dolaşıp seramikleri tek tek fotoğraflıyoruz. Aşağıdakiler Füreya Koral'a ait:



 Şunlar ise Seniye Fenmen'in:




 

Yürüyen merdivenin yan duvarlarında kalan ve giriş katından son kata kadar tüm duvarı kaplayan rölyef seramikler ise Cevdet Altuğ'a ait:


 Giriş katındaki tüm duvarı kaplayan seramik pano Attila Galatalı'nın eseri, detayları pek şahane:





Katlarda seramiklerin yanısıra Nuri İyem ve Arif Kaptan tarafından yapılmış duvar resimleri de var. Nuri İyem'e ait olanı göremedim ama Arif Kaptan'ın resimleri aşağıda:



Ne yazık ki çarşıda dolaşanların çoğu seramiklerin farkında bile değil, zaten bir kısmının önü esnafın sergilediği eşyalarla kapanmış, bazıları boya lekesi olmuş. Füreya'ya ait birkaç seramik daha varmış ama vaktimiz kısıtlı olduğu ve inip çıkmaktan başımız döndüğü için başka bir zamana bırakıyoruz. Burada geçen yıl bir sergi düzenlenmiş, hala bazı sergilenen eserler kaldırılmamış duruyor, bir tanesi de seramikleri üreten sanatçılar adına, bir şükran belgesi olarak yapılmış aşağıdaki pano:


Keşke bu kadar vandal olmasak da sanat eserlerini korumayı bilebilsek, bunun üstüne afişler yapıştırılmış, bir diğerinin önünde ise bol miktarda çöp vardı.

Anafartalar Çarşısı'ndan çıkıp Hâl tarafına yöneliyor, oradan Sulu Han'ın içinden geçerek Sobacılar Çarşısı'na giriyoruz. Arka sokaklarında ilginç binalar, dikkatli bakıldığında görülebilecek şaşırtıcı detaylar var, aşağıdaki binanın katlarının arasına eklenmiş seramikler gibi:


Bazen pastoral bir görüntü çıkıyor karşımıza:


Bazen de adeta soyut bir resim:


 Kimi zaman bir kedi "Ne işiniz var buralarda?" der gibi bakıyor:


Derken kediye cevap kendiliğinden görünüyor: "Yıkılmadan yakalamaya geldik o güzel balkonları":


Yorulduk, Ankara turumuzu Hâl'den pek taze rokalar ve karşısındaki fırından köy etmeği alarak noktalıyoruz. Artık bir kahveyi hakettik, istikamet Tunalı 😀 Umarım okurken ve fotoğraflara bakarken yorulmadınız...

*Roman Okudum Seni Düşündüm/Cemal Süreya

2 Ocak 2018 Salı

ARALIK OKUMALARI

Yılı bitirdik, "en"leri yazdık, kaldı son bir iş, Aralık ayı kitapları. Onları da anlatalım, sonrası önümüze bakacağız artık; yeni yıl, yeni kitaplar. 2017'de "Goodreads" sitesindeki challengede okuyacağım kitap sayısını 130 olarak belirlemiştim, bir önceki seneyi 130'un üstünde kitapla kapatma şımarıklığıyla. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı, 2 hatta 1,5 kitap eksiğiyle yaya kaldım challengede. O yüzden tedbirli davranıp 2018'de niyet ettiğim sayıyı 120'de bıraktım, fazlası olursa bahşiş diye dağıtırım 😀

Gelelim Aralık ayı okumalarına, onca koşturmanın, etkinliğin, Ankara planlarının, imza vs nin arasında biraz güme gitse de yine de nitelik ve nicelik bakımından fena sayılmaz:


-Ayın ilk kitabı Mısırlı yazar Necip Mahfuz'un "Düğün Evi" oldu. Konyaaltı Kitap Fuarı'ndan aldığım ve ne hikmetse hiç bekletmeden okumaya koyulduğum bir kitaptı. Yazarın daha önce okuduğum "Midak Sokağı"na güvenerek almıştım ama ondan aldığım zevki bulamadım. Kahireli genç bir yazarın sahneye koyduğu ve aile sırlarını içeren bir oyun etrafında dönen, geri dönüşlerle konuya açıklık getiren bir kitaptı. Ben çok sevemedim, seçim hakkı sizin...


-Can Yılmaz normal şartlarda alıp okuyacağım bir yazar değildi. İlk kitabını Edirne'den almıştım. Her gittiğim farklı şehirden bir kitap edinme alışkanlığım vardır ve Edirne'de, iki arada bir derede bulabildiğim yegane okunabilecek kitap buydu. Esasen fena da değildi, eğlenmiştim okurken. İkinci kitabı "Yap Bi Babalık" da gezmek için gittiğim Konyaaltı Kitap Fuarı'nda imza gününe denk gelmemle kısmet oldu. Kısacası adamcağız kendini zorla okutturuyor 😀 Yazım dili güzel, öyküler de eğlenceli, vakit geçirmek için okunabilir...



-Heba"yı okuyup bitirdikten sonra bugüne kadar geciktirdiğim için kendime esef ettim. Bu yıl okuduğum kitaplar içinde en beğendiklerimden biri oldu. Kitap mı okudum, rüya mı gördüm, öylesine bir şeydi, sanki cümlelerle resim çizilmişti. Hasan Ali Toptaş bir dil cambazı, hala okumamış olanlar varsa mutlaka okuyun derim...


-"Uğultular"ı elime aldığımda öykü okuyacağımı ve pek beklentimi karşılamayacağını düşünmüştüm açıkcası. Bir kere öykü değil romanmış, bölüm başlıklarına aldanmıştım ve önyargılı olmanın ne kadar fena bir şey olduğunu da bir kez daha anlamıştım. Beklediğimden çok daha güzel bir kitapmış. Sırlarla dolu bir geçmişin izinden giderken merak uyandıran, iç acıtan, isyan ettiren tekinsiz bir roman. Bu yaz gittiğim ve çok sevip etkilendiğim Antakya'da geçiyor olması da bonusu...

 
-Kırmızı Kedi'nin bir solukta okunan turuncu kitaplarından ikisi de Aralık okumalarıma dahil oldu. Metin Erksan'la yapılan bir söyleşiyi içeren "Aşktan ve Ölümden Başka Bir Şey Kalmadı" ve Bilge Karasu'nun yazma macerasını konu alan "Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir". Metin Erksan ve Bilge Karasu'yu daha iyi tanıma açısından faydalı bir okuma oldu.


-Hakan Bıçakçı'yı "Doğa Tarihi" ile tanımıştım, plaza dünyasını anlatan akıcı bir kitaptı. "Uyku Sersemi" okuduğum ikinci kitabı ve ilkine göre çok daha yetkin buldum. Kentsel dönüşüm şahane metaforlarla verilmiş, çok beğenerek okudum, tavsiyemdir...


-İpek Ongun'un genç kızlar için ardı ardına yazdığı, kahramanı Serra olan romanlarını yetişkin yaşımda, evcilik oynar gibi zevkle okuduğumu itiraf edeyim. "Anlat Anneanne"yi okuma sebebim ise biyografi ve anı merakımdı ama pek umduğumu buldum diyemeyeceğim. Daha ziyade ailevi ve kişisel bilgiler etrafında dönen bir kitap olmuş, fazla hitap etmedi. Okumasanız da olur diyeceğim...


-"Karakol Cinayetleri" Armağan Tunaboylu'nun Metin Çakır polisiyeleri kapsamında yazdığı son kitap. Daha öncekileri keyifle okumuş, sıkıştığı yerde altına kaçıran Metin'in maceralarıyla da epey eğlenmiştim. Son kitap biraz hayal kırıklığı oldu, hep aynı terane, benzer olaylar, Metin'in maço tavırları sıktı, sanırım Metin Çakır'a artık bye bye deme zamanı geldi.


-Evet, Aralık ayına bir de çocuk kitabı dahil oldu. Sevgili 2 Balık Esra'nın bana yeni yıl hediyesi idi, "Sakar Cadı Vini" ile çocukluğuma doğru eğlenceli bir uçuş yaptım.

Aslında yılın son günlerinde bir kitaba daha başlamıştım, Mahir Ünsal Eriş'in "Öbürküler"ine. Çok da severek okuyordum ama bitiremedim. Böylece eski yılın son kitabı yeni yılın ilk kitabı olma şerefine nail oldu. Dün tamamladım ve pek beğendim, artık onu Ocak okumalarında anlatırım.

Yeni kitaplarda buluşmak üzere...