.

.
.

15 Ağustos 2017 Salı

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ: HATAY-VOLUME 2

Hatay'daki ikinci gün ve ilk sabahımıza erken uyandık. Öğretmenevinin daha sonra detaylı olarak bahsedeceğim bol çeşitli kahvaltısından sonra şehir içinde olduğunu düşündüğümüz müzeye gitmek üzere yola çıkacaktık ki aklımıza görevlilere danışmak geldi. İyi ki danışmışız, meğer merkezde olduğunu sandığımız müze daha dış mahallelerden birindeki yeni yerine taşınmış "Arkeoloji ve Mozaik Müzesi" olarak hizmet vermeye başlamış. Güvenlik görevlisinin bizim için çağırdığı taksiye bindik ve müzeye ulaştık. Taksilerde taksimetre uygulaması yok ya da yabancı olduklarını anladıklarına yok, biniyorsunuz ve size söylenen parayı veriyorsunuz. Mecbur kalmadıkça binmedik tabii, zaten arkadaşımızın arabası vardı, sağolsun bizi her yere o götürdü. İkinci kez bindiğimizde pazarlık yaptık ama Nuh dedi peygamber demedi şoför bey kardeşimiz, kısacık bir mesafeye 15 lira aldı, neymiş indi-bindi 15 liraymış, yersen :) Her ne hal ise, kavgada yumruk aranmaz dedik ve söylenen ücreti  ödeyip müzeye girdik. Oldukça büyük, modern bir bina müze binası. Bilet için bankoya yanaştık ama önümüzde hayli kalabalık bir aile vardı. İşlemleri yarım saate yakın sürdü, o süreçte çok bilmiş babalarının lüzumsuz muhabbetine de maruz kaldık ve ne yazık ki aynı anda içeriye girmiş bulunduk. Önce görevli bir hanımın açıklamalarıyla küçük bir belgesel izledik, sonra da müzeyi gezmeye başladık. Yarım saat bilet almak için bekleyen aileyse 10 dakika sonra, "aman bu ne, hep aynı şey" deyip müzeyi terketti. Bu duruma çok sevindik, zira aşırı gürültücülerdi. Sonra da sessizlikte sakin sakin gezdik. Bizi  2. Şuppiluliuma karşıladı, pörtlek gözlerini sevdiğim:


Hitit krallarından olan Şuppi'nin heykeli 3000 yıllık ve Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde yapılan kazılarda bulunmuş. Ay bakar mısınız, kıvırcık yahu, saçlar da, sakallar da ve sanırım tiroid rahatsızlığı var, gözlerinden belli. Canım ya, pek sevdik, hep yanımızda olsun diye çıkışta müze mağazasından minyatür heykelini aldık. 

Müzedeki arkeolojik eserler de çok iyi ama asıl mozaikler hayran olunası. Güzel bir düzenleme yapılmış, duvarda sergilenenlerin yanısıra yerdekilerin üzerinde cam yürüme yolları var, açıkta olanların etrafı yükseltiyle çevrili, daha iyi görülebilmeleri için de üst kata seyir terasları yapılmış. 










Biz müzeden çıkarken kalabalık bir öğrenci grubu müzeye giriyordu, direkten dönmüşüz :)

Müze sonrası arkadaşımız gelip bizi aldı ve hemen müze yakınındaki Saint Pierre Kilisesi'ne gittik. Kayalara oyulmuş bir mağarada yer alan kilise Antakya'daki ilk hıristiyanların gizli toplantıları için buluştukları bir yermiş. İncil'e göre bu dine inananlara "Hıristiyan" adı verilmesi ilk kez Antakya'da gerçekleşmiş, Saint Pierre de bu kilisenin ilk baş papazı olmuş ve kiliseye adı verilmiş. 



Sağ altta görülen küçük girintide kayalardan sızıp biriken su vaftiz için kullanılır ve şifalı addedilirmiş ancak geçirdiği depremler sonrası kurumuş. Sunağın üstündeki Saint Pierre heykeli ise yeni sayılır, 1932 yılında yerleştirilmiş. Kilise ziyareti müze kapsamında ve ücretli, müze kartla doğal olarak ücret ödemeden girilebiliyor. 

Saint Pierre'den sonra yolumuzu Samandağ'a düşürdük. Bugün hayli hareketli bir gündü ve pek çok yeri ziyaret edecektik. İlk önce Hıdırbey Köyü'ne uğradık. Bu arada öğlen olmuştu ve biz acıkmıştık, mola verdiğimiz mekan defne ağaçları arasında kuruluydu, terasına yayıldık ve Antakya'da nereye gitseniz göreceğiniz biberli ekmekler ve gözleme sipariş ettik.




Gözlemeleri işletmenin sahibi karı-kocanın kadın olanı yapıyor, biberli ekmekleri ise fotoğrafın sol yanında kalan ve sacı yakmakla meşgul olduğu için görünmeyen kocası. Antakya'da bulunduğum sürece yediğim en güzel biberli ekmekti. Detaylı bilgi en son ekleyeceğim yemek yazısında. 

Karnımız doyunca Musa Ağacı'nı görmek için köyün içine girdik. 


Efsaneye göre Hz. Hızır ile Hz. Musa Samandağ'da buluşup Hıdırbey köyünün üstündeki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola düşerler. Hz. Musa ağacın bulunduğu yere gelince çok susar ve su bulmak için asasını buraya bırakıp yakındaki dereye su içmeye gider. Asasını unuttuğunu farkeden Musa geri döndüğünde asasının yeşerip fidan haline geldiğini görür. O günden bu yana ağaç Musa Ağacı olarak anılır. Halk arasında 2000-3000 yaşında olduğu söylense de 1000 yıllık olduğu düşünülmekte imiş. Aşağıdaki çeşme ise ağacın hemen karşısında yer alan ve suyunun şifalı olduğuna inanılan Ab-ı Hayat Çeşmesi, hem içtim, hem de dizime sürdüm :)


Hıdırbey köyünü ardımızda bırakıp Türkiye'deki tek Ermeni köyü olan Vakıflı Köyü'ne ulaştık, zaten çok yakında. Daha önce 6 Ermeni köyü varmış burada ama şimdi bir tek Vakıflı kalmış, onun da hazin bir hikayesi var, ben uzun uzun anlatmayım, cümlenin sonundaki, bugün tesadüfen karşıma çıkan yeni tarihli linke tıklarsanız bilgi edinebilirsiniz:  Buradan



Önce köyün yeni yapılmışa benzeyen kilisesini gezmek istedik ama kilitliydi. Karşı evde oturan bir kadına başvurmamızı, anahtarın onda olduğunu söylediler, nitekim bir süre sonra kadın kendiliğinden gelip bize kapıyı açtı, kendimizi çekmemek kaydıyla fotoğrafa izin verdi. Daha sonra köy içinde biraz dolaştık, zaten küçük bir yer ama çok bakımlı, temiz ve bol yeşillikli. 


Daha sonra satış yerine gidip köy halkının kendi yaptığı likör, şarap, nar ekşisi, kekik salamurası, zeytinyağı gibi ürünleri inceledik. Likör, şarap ve salamura kekik aldık ama uçakla taşıyamayacağımız için orada bıraktık. Önümüzdeki hafta kargo ile yollayacaklar. Aslında bir-iki gün sonra gelseymişiz Meryem Ana Yortusu'na denk gelecekmişiz; bağ bozumu şenlikleri, keşkekle yapılan harise dağıtımı, ayin ve eğlence ile kutlanan günü izlemek ilginç olabilirdi ama kısmet değilmiş. 



Vakıflı Köyü'nden sonra Samandağ'a ulaştık. Kızkardeş denize girmek isteyince sahilde biraz mola verdik, o denize girerken biz de ayaklarımızı suya soktuk, lakin kum o kadar inceydi ki ayıklamak epey sıkıntılı oldu. 


Deniz faslından sonra sıra Titus Tüneli ve Beşikli Mağara'yı ziyaret etmeye gelmişti. Titus Tüneli ya da Vespasianus-Titus Tüneli 830 metre uzunluğunda ve ortalama 6 metre genişliğinde bir tünel. Limanı sel baskınlarından korumak amacıyla Roma imparatoru Vespasianus ve ondan sonraki imparator Titus zamanında  açılmış. Başlama tarihi M.S. 62 olarak biliniyor ama inşaası M.S. 2. YY'a kadar sürmüş. 







Yürüyüş yolu bir noktaya kadar tünelin içinden, bir süre sonra tünelin üst tarafından devam ediyor. Her iki taraf çeşitli bitkilerle kaplı, çok güzel kokulu bir patikada, sıcağa rağmen keyifli bir yürüyüşle Beşikli Mağara sapağına kadar geliyoruz, uzaktan deniz görünüyor. 


Beşikli Mağara bir nekropol, gezginler tarafından Krallar Mezarı olarak adlandırılmış. Yanyana mezar odaları var. Üzeri düz çatılı, kayaca oyulmuş yanyana iki mezar beşiğe benzetilerek halk arasında Beşikli Mağara ismi verilmiş. M.S. 1. yüzyıl ile M.S. 6. yüzyıl arasında kullanılmış, oldukça etkileyici bir mekan.


Beşikli Mağara'yı da ziyaret ettikten sonra aynı yoldan yürüyerek otomobilimize dönüyoruz ve gün batarken Samandağ'a veda ediyoruz.


Vakit hayli ilerledi ama sevgili arkadaşımız bizi St. Simon Manastırı'na götürmek istiyor, aslında onu yormak istemiyoruz ama merak da ediyoruz, sonuçta bir tepeyi tırmanmaya başlıyoruz, bize yol boyu rüzgar türbinleri eşlik ediyor. Uzaktan uzun saplı bir çiçek gibi görünen rüzgar türbinleri yaklaştıkça devasa boyutlara ulaşıyor ve alacakaranlıkta kanatlarının ortasında yanan iki kırmızı ışıkla kızıl gözlü bir deve dönüşüyor. Ürkmüyoruz desem yalan olur. Aracımızın tepesinde dönen ve oldukça da yoğun bir ses çıkaran türbinlerin eşliğinde tırmandıkça tırmanıyor ve sonunda hava neredeyse kararmak üzereyken manastıra ulaşıyoruz. St. Simon "Stilitler" denilen bir tarikatının kurucularından, M.S. 521 Antakya doğumlu. Halep'te ünlü bir keşişten aldığı din eğitiminden sonra Samandağ'daki bu tepeye çıkıyor, kendini Hıristiyanlığa adıyor, müritleriyle bu manastırı inşa ediyor ve tanrıya yakın olmak için bir sütunun üstünde yaşamaya başlıyor. Bu tarikatın mensupları çileye çekilmek istediklerinde bir sütun inşa edip üstünde yaşamaya başlarlarmış, ilginç.



Karanlık basmaya başladığı için çok detaylı inceleyemiyoruz ama gördüklerimizden hoşnutuz, kırmızı gözlü devlerin bir kez daha aralarından geçerek iniyoruz dağdan ve medeniyete doğru ilerliyoruz.

Gün bitiyor, kendimizi Alican Restaurant'a atıyoruz, ne yediğimizi merak ediyorsanız, en son posta kadar bekleyeceksiniz efendim...

14 Ağustos 2017 Pazartesi

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ: HATAY-VOLUME 1

Dört yıldır devam eden kızkardeşle seyahat geleneğimizi bu sene de Cevriye'nin tüm engellemelerine rağmen yerine getirdik şükür. Hatay'ı tercih etme sebebimiz hem şehri merak etmemiz, hem de orada yaşayan bir arkadaşımızın ısrarlı çağrısı idi. Geçtiğimiz Pazartesi günü saat 16.00 da bindiğimiz uçaktan 17.15'de Hatay Havalimanına indik. Uçaktaki ön hazırlıklardan sonra uçuş 55 dakika sürüyor. Uçaktan çektiğim aşağıdaki fotoğrafta rüzgar türbinlerine rastlayınca sevinmiştim, kendilerine muhabbetim çoktur. Meğerse Hatay sınırları içinde bunlardan çok daha fazlasını görecekmişim ve yakından gördüğümde de fena halde ürkecekmişim, neyse o bir dahaki yazının konusu:


Bizi havaalanından arkadaşımız aldı, valizlerimizi önceden yer ayırttığımız Öğretmenevi'ne bıraktık, üstümüzü değiştirdik ve şehri keşfetmek üzere yola düştük. Şehri anlatmadan önce Öğretmenevi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Farklı şehirlerde farklı öğretmenevlerinde kaldım. Kimi çok bakımsızdı, kiminin personeli çok gevşek ve kendini bilmezdi, kimisi çok gürültülüydü, kimisinde sinekten delirme aşamasına gelmiştik. Kimi kapılarını erkenden kapatıyor, geceleyin döndüğümüzde kapı yumruklamak zorunda kalıyor, üstelik personelin hesap soran bakışlarına muhatap oluyorduk. Hatay Öğretmenevi çok konforlu değildi belki ama temiz ve düzenliydi, personel ölçülü ve yardımseverdi, ağaçlar ve çiçekler içinde hoş bir bahçesi, oldukça hesaplı çay-kahve vb içecek servisi vardı, şehir merkezine yakındı ve yatak fiyatına dahil, şaşırtıcı derecede zengin ve yöresel bir kahvaltı servisi sunuyordu.

Hatay'daki ilk durağımız Harbiye oldu. Hem okuduğum Ayla Kutlu romanlarından, hem yola çıkmadan önce internette yaptığım araştırmadan Harbiye'nin şelaleleri hakkında çok şey okumuştum. Kafamda nasıl canlandırdıysam artık görünce şaşırdım. Hataylılar alınmasın ama Antalya'dan gelmenin, Kurşunlu, Manavgat ve Düden şelalelerini bilmenin yarattığı bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı oldu bu. Tamam her yerden sular akıyor ama şelaleler aşağıdaki gibi:



Muhtemelen çarpık kentleşme suların azalmasına neden olmuş, yine de sulak ve yeşillik bir bölge. Zaten ertesi gün Asi nehrini görünce Harbiye şelaleleri için düşündüğümden utanacağım. Defne kokuları arasında dolaşmaya başladık, kafamın içinde Ayla Kutlu öyküleri nereye bakacağımı şaşırdım. Aşağıdaki arkadaş bize Harbiye taşı olduğunu ve uğur getirdiğini iddia ettiği bir kolye sattı:


Acıktığımızı farkedince suların içine kurulmuş restoranlardan birine yerleştik, ortalık restoran kaynıyor zaten, hangisine oturduğumuzun adını veremeyeceğim, bakmamışım zira, arkadaşımız önerdi, biz de sözünü dinledik.



Bir an suya yerleştirilmiş masalardan birine oturup ayaklarımızı suya sokmayı düşündük ama su fazlasıyla soğuktu, cesaret edemedik. Yine de yemeği beklerken gidip cıpcıplamayı ihmal etmedik. 

Ana yemek olarak kağıt kebabı istedik. Et yemeklerine, kebaplara ve şerbetli tatlılara fazla düşkünlüğümüz yoktur kardeşimin de, benim de o yüzden gitmeden önce onca övgüsünü duyduğumuz Hatay mutfağının çoğunlukla mezelerine itibar ettik. Ancak gelen kağıt kebabı hafif ve güzeldi. Yemekler ayrı bir yazının konusu olsun, ben şimdilik görüp gezdiğimi anlatayım, yiyip içtiğim sona kalsın. 


Yemek sonrası yaptığımız yürüyüşün ardından şehre geri döndük. Yine internet kaynaklı ders çalışmalarımdan öğrendiğim Affan Kahvesi'ne gitmek istedik. Arkadaşımız sağolsun bir dediğimizi iki etmiyordu, götürdü hemen bizi ve Antakya'ya özgü bir tatlı olan "Haytalı" yedik. Mekan çok güzel, tarihi bir binada yer alıyor, ön tarafı kahvehane, arka bahçesi ise aile salonu olarak hizmet veriyor. Çardak altı silme sarmaşıkla kaplı, yeşillik, keyifli bir mekan. Daha sonra gündüz çektiğim fotoğraflarını da koyacağım:



"Haytalı"ya gelince, bir çeşit su muhallebisi, Arap kökenli bir tatlı imiş. Mısır nişastası ile pişirilen muhallebinin üstüne gülsuyu dökülüyor ve özel hazırlanan iki top dondurma ile servis ediliyorL:


Kullanılan kaşıklar da özel, değişik bir dizaynı var ama yerken biraz zorluyor insanı. Kızkardeş çok sevdi, ben yarım bıraktım, damak tadıma uymadı. Ama ortamı ve servisi çok sevdiğimiz için 2 gün sonra tekrar gittik, kızkardeş yine haytalı yedi, ben süvari kahve içtim. "O ne?" derseniz Antakya'da kahve istediniz mi "Süvari mi, fincan mı?" diye soruyorlar. Süvari derseniz kahveniz çay bardağında geliyor, zaten kahve de biraz acı, çifte kavrulmuş kahve Antakya'ya özel. 

Tatlımızı da yedikten sonra uykumuz gelmeye başlamıştı, Antakya'da ilk günümüzü böylece bitirip ertesi günü Samandağı'na gitmek üzere Öğretmenevi'ne döndük.

1 Ağustos 2017 Salı

TEMMUZ OKUMALARI

Hayatımın en durgun, en etkinliksiz zamanlarını geçirsem de ayların toparlanıp gitme hızına şaşıp şaşıp kalıyorum. Haziran ne ara bitti derken buyrun Temmuz da yolcu. Hemen hemen iki aydır yürüme organımın dertleriyle uğraşmaktayım, şükür bugünüme. Yağlı Yaşar'ı kazasız belasız defettik, çay yanığını en asgari düzeyde atlattık, Cevriye'yi sepetleyemesek de biraz uslandırdık, en azından tahammül edilir düzeylerde mızıldanıyor, pek yüz vermiyorum. Ahvalim bundan ibaret, okuduğum kitaplara gelince, Temmuz da Haziran kadar verimli geçmiş, başka eğlence olmayınca gelsin kitaplar:



-Ayın ilk okuması Meksikalı bir yazara kısmet oldu; Angeles Mastretta'dan "İri Gözlü Kadınlar". Bütün Latin Amerika Edebiyatı yapıtları gibi büyülü gerçeklikten nasibini almıştı. Yazar çevresindeki "teyzelerim" olarak nitelediği kadınları anlatıyor. Hemen hepsi güçlü, becerikli, gözünü budaktan sakınmayan, dost canlısı, afacan kadınlar ve kitabın adındaki gibi iri gözlü. Keyifli bir okuma idi...


-Kitapçıda gördüğüm an kalbimin çarptığı bir kitap oldu "Mutlak Mutluluk Bakanlığı". Arundhati Roy ilk kitabı "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile beni onikiden vurmuş ve uzun yıllar boyunca yeni bir kurgu kitabının çıkması için bekletmişti. Sabreden derviş muradına erermiş, sabreden okur da tuğla boyutunda şahane bir kitaba kavuşurmuş. Adı gibi her satırında mutluluk veren bir okuma oldu. Esasen kapsamı itibarıyla pek de keyifli konulardan bahsetmiyordu ama Roy öyle bir yazmış ki okumalara doyamadım. Kurgu bir öykü okurken fonda bir ülkenin sosyopolitik yapısına şahit olmak ufuk açıcıydı. Hindistan ve kanayan yara Keşmir'in yakın tarihi hicraların (transseksüel), azadi savaşçılarının, Hinduların, Müslümanların, Sihlerin, binbir çeşit insan ve kişiliğin başrol ve figüranlığıyla zihnime kazındı. Ve bazı şeyler ne kadar tanıdık, ne kadar evrenseldi. Arundhati Roy'u ilk kez okuyacaksanız "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile başlayın derim, yok çoktan tanımış ve sevmişseniz hiç durmayın, Mutlak Mutluluk Bakanlığı sizi bekliyor...


-Bir öncekinin üstüne okuduğum bu kitap sindirsin diye ağır bir yemeğin üstüne soda içmek gibi oldu. "Kendimi Hep Şaşırtırım Zaten" eğlenceli, bir çırpıda okunan, kafa dağıtmak için ideal bir kitap, fazla beklentiye girmemenizi öneririm. 

-

-Canım, gülüm, edebiyat gurum Allende'nin yeni kitabı çıkar da anında edinmez, okumaz mıyım? Hacı yolu bekler gibi bekliyordum yolunu. Laf aramızda ilk kitaplarına kıyasla biraz hayal kırıklığı yaratsa, beklentimin altında kalsa, büyülü gerçeklikten caymış olsa da Allende'dir, pirimizdir, alışveriş listesini bile okuruz. "Japon Sevgili" bir huzurevinde kalan görmüş geçirmiş asil bir hanımefendi olan Alma'nın öyküsü. Geri dönüşlerle şaşırtıcı sevdasına tanıklık ediyoruz. Alma ile Japon bahçıvanın oğlu İchimei arasındaki yıllara meydan okuyan sevdayı işlemiş Allende, hayranları için piyasada, bir Ruhlar Evi ya da Eva Luna değilse de okunmalı. Bir de Can Yayınları kapaklarına biraz özen gösterse keşke...


-Anıseverler aynı zamanda dedikoducu ya da röntgenci sayılır mı? Haşa, bizimkisi sadece merak :) Gülşen İşeri'nin Muhterem Nur'la zaman içinde yaptığı nehir söyleşilerin sonucunda ortaya çıkmış bir kitap bu, hem Muhterem Nur'un, hem de hayat arkadaşı Müslüm Gürses'in yaşamlarına tanıklık ediyor. Bana biraz anlatımda abartı var gibi geldi, yaşla uyuşmayacak olaylar, tutarsızlıklar kafamı karıştırdı, siz okursanız ne düşünürsünüz bilemem. Ahım-şahım bir anlatı değil ama sözkonusu kişilerin hayranı iseniz denemeye değer.


-Polisiyesevengillerdeniz efendim, takipçimseniz bunu öğrenmişsinizdir zaten. "Arap Jazz" Paris'in kozmopolit, genellikle farklı dinlerden göçmenlerin yaşadığı bir mahallesinde işlenen cinayetin izini sürüyor. Araya "Yehova Şahitleri", uyuşturucu satıcıları, seri katıller, radikal dinciler de karışınca iş iyice arapsaçına dönüyor. Ben severek okudum ama keşke puntolar biraz daha küçük olup gözlerime eziyet etmeseydi...


-"Her Şey Dahil" bir ilk kitap, içindeki bazı öyküler de keyifli. Gelgelelim bu ara öykü okumak beni biraz zorlar oldu, o nedenle çok kalıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. 


-Aynı şeyi "Murakami'nin Kedisi" için de söyleyeceğim, daha okurken unuttuğum bir kitap oldu, gereksiz bir okuma imiş, bilemedim. 


-Kitabı indirim yapılmış bir sepetten sırf isminin ilginçliğine takılarak almıştım, epeydir okunma sırası bekliyordu, kısmet bu aya imiş. "Elvira Madigan'ın Kayıp Parmağı" Norveç'te geçen bir aile dramı. Geçmişte yaşanmış bir olayla bağlantı kurularak kurgulanmış bir kitap, ismi de oradan geliyor zaten. Okunabilir düzeyde, ilginç bir konusu olan bir kitapta, tercih size kalmış. 


-"Mutlak Mutluluk Bakanlığı"ndan sonra bu ay okuduğum ikinci güzel kitaptı "Müzik Uğruna". Küçük puntolu onca sayfayı büyük bir zevkle yolladım zihnimin kitaplığına. Klasik müziğe meraklı, bu alanda kendilerini yetiştirmek isteyen bir grup gencin, özelinde ise Aksel ile Anja'nın hüzünlü öyküsü. Kendisi de müzisyen olan yazar harika bir kurgu yaratmış. Okuyunuz derim...


-Ve yine bir anı kitabı "Oğlum Adam Olacak". Umur Bugay kendi ağzından yaşamındaki önemli olayları, reklam, sinema ve TV alanındaki çalışmalarından bazılarını anlatmış. Ben  "Bizimkiler" beklentisiyle okumaya başlamıştım ama bir-iki sayfa dışında fazla yer verilmemişti. Fazla ilgimi çekmedi. 


-Okuduğum yazım tarzı ve konusu en ilginç kitaplardan biriydi "Kağıt İnsanlar". Kahramanların çokluğu başımı döndürdü, puntoların küçüklüğü de gözümü. Yer yer ilginç bulup sevsem de, zaman zaman sıkıldım. Sonuç olarak tuhaf bir okumaydı...


-"Amansız Takip" yine ara sıcak niyetine okunan polisiyelerden biriydi ama zaman kaybıymış bilemedim.  


-Ve ayı kapattığım şahane çizgi roman: "Sıradan Zaferler", bir çizgi romanda olamaz diyeceğiniz  konusu, psikolojik analizleri, insanı işte bu benim demeye iten saptamaları ve harika çizgileriyle enfes bir kitaptı. Çizgi roman deyip geçmeyiniz efenim :) 

Evet, durum budur. O zaman ne diyoruz? Ağustos okumalarında görüşmek üzere... 

25 Temmuz 2017 Salı

BEN BURALARDA YOKKEN

Blogu açtım açalı hiç bu kadar uzun süreli ara vermemiştim yazmaya. Cevriye ile uğraşmaktan ne Leylak gördü gözüm, ne dalını. İş sadece Cevriye ile bitse iyi, çekeceğim başka çileler de varmış. Bacağımın orta katında uzun süredir ikamet eden Cevriye'yi uzun uğraşlar sonucu hafiften gitmeye razı ediyorum diye sevinirken üst kattaki kiracı Yağlı Yaşar su koyuverdi bu defa. Kıskançlık mı desem, ilgi yoksunluğu mu desem "ben de buradayım, farkında mısın?" sinyalleri vermeye başladı. Yağlı Yaşar ismiyle andığım arkadaş dizimin bir karış üstünde birkaç yıldır mevcut olan bir sertlik, sessiz sakin oturduğu için, biraz da tırstığımdan kendisini yok sayıyordum. Sen misin yok sayan, öyle bir ağrıyla isyan çıkardı ki, "Hayrola ya, ne oluyoruz?" diye çaldım kapısını. Bir sabret, iki sabret baktım sakinleşeceği yok, verdim mahkemeye, icra yoluyla çıkardım evden, kurtuldum :) Kısacası sevgili blog dostlarım bu sabah itibarıyle ufak bir operasyon geçirmiş bulunuyorum, Yağlı Yaşar'ı söküp attırdım yerleştiği yerden, sen sağ, ben selamet. Tehlikeli bir oluşum değilmiş, yarım saatlik bir işlemle hallettik. Operasyonu yapan cerrah ve ekibi süperdi, sohbet ede ede sepetledik Yaşar Efendi'yi. Böylece Yaşar Yaşamaz oldu :) Şu anda evdeyim ve bacağımı "yangında ilk kurtarılacak" modunda özenle bir sandalyeye yerleştirmiş olarak yazıyorum, zira garibanın başına gelmeyen kalmadı. Tabii Cevriye ve Yaşar arasında olup bitenden haberiniz yok sizin. Hafta sonu her ikisinin ikamet ettiği bacağıma mevcut dertlere ilave olarak bir koca kupa dolusu kaynar çay boca ettim. Nasıl fırlayıp suya tuttuğumu, ardından buz koyduğumu bilemedim tabii, bir yandan da ağlasam mı, gülsem mi modunda bir nevi Pedro Almodovar filmi çevirmekteydim: "Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar". Neyse ki evde kantaron yağı vardı, aklınızda bulunsun dostlar, kendisi yanıklarda bir mucize. Üç işlemle etkisini gösterdi acıyı da, kızarıklığı da aldı götürdü. Gelgelelim ben şaşkın durumdayım, bunca üstüste vakanın sebebi nedir? İyi saatte olsunlara mı karıştım, gençliğime, güzelliğime, zerafetime nazar mı değdi, birileri bana kara büyü mü yaptı, kargışlara mı geldim bilemedim :)

Şakayla karışık yokluğumda olup bitenler bunlar, umarım böylece son bulmuştur başıma gelenler. Hepinize sağlıklı günler diliyor, dizinizin kıymetini bilip kendisine nadide bir mücevher muamelesi yapın diyerek kaçıyorum. 



9 Temmuz 2017 Pazar

SICAK GÜNLER GELİP GEÇERKEN


Yazılarıma verdiğim aradan Cevriye'nin hala misafirim olduğunu tahmin etmişsinizdir. Eskisi kadar yayılıp yatamıyorsa da hala sorulmadık yerden sual etmeye devam ediyor. Elbirliğiyle kendisini defetmeye çalışıyoruz ama pek inatçı çıktı yelloz. Geçen hafta itibarıyle fizik tedavi seanslarım 10 gün uzatıldı ve Cevriye'nin bundan ürkeceğini düşünerek laser eklendi. Benim bildiğim Cevriye'yse o laserle ses ve ışık gösterisi yapar da yine yerinden kıpırdamaz adı batasıca 😀

İki gün önce seans sonrası doktorla görüşmek üzere bekleme salonunda oturuyor, bir yandan da çevreyi dikizliyordum. Duvarlara bolca sonbahar temalı reprodüksiyonlar asılmıştı. Hehe ne de olsa Fizik Tedavi servisi biraz da ömrünün sonbaharındakileri ağırlıyor, uyumlu olsun istemişler sanırım. Oturduğum sandalyede hem vakit geçirmek için, hem de doktorun tavsiye ettiği bir egzersiz olarak bacağımı bir ileri bir geri sallıyordum. Doktorum bunu "iskelede oturmuş da denize bakarak bacaklarını sallıyormuş gibi" diyerek şiirselleştirmişti. Lakin benim karşımda deniz değil bej rengi, kenarları volanlı bir şapka giymiş, kapri pantolonlu, tombul yanaklı bir teyze vardı. Arada dizimi oğuşturan ellerime dikkat etmiş olacak ki "Geçmiş olsun, diziniz mi?" diyerek muhabbet açmaya davrandı, sonrasında da dizim için bir dizi öneri getirdi. Derken yanına gelen aynı şapkanın beyazından giymiş, yine kapri pantolonlu ve aynı yaşlardaki bir başka teyze de konuya derhal müdahil olarak öneri dizisine birkaç boncuk daha ilave etti. Öneriden dizilmiş boncukları boynuma asar gibi yapıp pencereden dışarı bakmaya başlayınca kendi aralarında sohbete başladılar. İkinci gelen elindeki tahlil sonuçlarını tahlil etmeye başladı: "Sedimi yüksek, niye ki?". Önceki: "Sedim ne?" "Sedimantasyon işte, 20 olması lazım üst sınırın, bununki 50". "İyi de sedim ne?" "Zaten doktor da kansız dedi, yüzü hep beyazdır di mi?" "Sedim?????" O arada tahlilci teyzeyi doktor çağırdı, sedim açıklaması havada kaldı. Az sonra da iki adet şapka olarak ayrıldılar oradan. Akabinde bir görevli eşliğinde sinirli bir hanım geldi, burnundan soluyarak bir aşağı bir yukarı bekleme salonunu adımlamaya başladı. Kendi kendine söyleniyordu ki ardından adeta yuvarlanarak gelen bembeyaz saçlı, bembeyaz tenli teyzeyi görünce yüksek perdeden sıralamaya başladı şikayetini: "Muayene ücreti aldılar benden". Bembeyaz tombul teyze konuşmaya başlayınca birdenbire amcaya dönüştü, basbayağı bariton bir sesle: "E normal, fark alıyorlar özel hastanelerde" dedi. İnanamadım teyzeden çıkan sese, arkam dönük olsa erkek sanırdım. Bir süre fark alan, almayan hastaneler üzerine tartıştılar, para ödeyenin sinirle kulaklarından çıkan duman biraz hafiflemişti ki doktor beni çağırdı, çıktığımda ikisi de kaybolmuşlardı. Fizik tedavi seansları edebi kariyerime ve gözlem yeteneğime epey katkıda bulunmakta, biraz daha devam ederse baş kahramanı Cevriye olan ve bir Fizik Tedavi Kliniği'nde geçen roman yazabilirim. Ayrıca 45 dakika süren elektriklenme sürecimde yattığım yerde kitap okuyorum. Normalda fırsat bulup okuyamayacağım kadar kitap devirdim şu 20 günde. Hemşirem bile şaştı, "her seferinde ayrı kitap görüyorum, ne hızlı okuyorsunuz" diyerek. Eh yan gelip yatarak mevcut iş görme kapasitemi asgariye indirince hızımı kitaplardan alıyorum. Şu Cevriye'yi bir savayım da daha az okumaya razıyım ben. 

Normalde yayın yönünden kısırlaşan yaz ayları bu defa beni şaşırttı, önce Arundhati Roy, sonra Isabel Allende'nin yeni kitapları yayınlandı: "Mutlak Mutluluk Bakanlığı" ile "Japon Sevgili".


Ben de Cevriye'nin vızırdayan sesini gözardı ederek iki güzel kitap okudum. Lakin kapak konusunda "Japon Sevgili" sınıfta kaldı. İlk kapak benden 10 puan alırken, ikinciye eksi verdim, okuyunca anlarsınız. Bu okumalar da sıcak yazın, Cevriyeli günlerin kârı oldu. Bunun dışında hayat evin dört duvarı, taksilerin arka koltuğu ve kliniğin fizik tedavi yatağında geçmeye devam ediyor, bakalım nereye kadar...