.

.
.

12 Nisan 2016 Salı

ANAMUR 1

Dikkat, bu post bol fotoğraf içerir!

Geçen haftayı günlerdir süren ataletime son verip bir seyahatle taçlandırdım. Anamur'da yaşayan çok eski bir arkadaşımı-ki görüşmeyeli araya neredeyse bir insan ömrüyle ölçülecek kadar zaman girmişti-ziyarete gittim. Güneşli zamanlar vadeden bir sabahta bindiğim dilenci vapuru benzeri otobüs on dakikada bir yolcu indirip yolcu bindirse de, önümdeki koltukta oturan adam feci şekilde ter koksa da, arkamdaki koltuktaki şahsiyet sürekli hapşursa da her şeye rağmen keyifli bir yolculuk oldu. Yolun Gazipaşa'ya kadar olan kısmını 80 yaşında bir yazara ait olan "Tadın Kıyısında" isimli kitaptaki öyküleri okuyarak, geri kalan bölümünü ise camdan görünen güzel manzarayı seyrederek bitirdim. Anamur'a indiğimde arkadaşıma kavuştum, yılların özlemiyle kucaklaştık, birbirimizi "aa hiç değişmemişsin" diyerek sevindirdik ve sanki dün ayrılmışız gibi kaldığımız yerden muhabbete başladık. 

Arkadaşımın evi bir pencereden Dragon Çayı'na, bir pencereden denize bakıyor, haliyle manzara harika:

 

Golden Gate'yi aratmayacak kırmızı bir asma köprü bile var, kendinizi San Fransisco'da hissetmeniz hayal gücünüze kalmış :)

Kısacık bir dinlenmeden sonra durur muyum, hemen çevreyi teftişe çıktık. Sahil boyu park, baharla birlikte ağaçlar, çiçekler coşmuş. 


Manzarayı ve bahar kokularını içimize çeke çeke yürüdük de yürüdük:




Gün akşama dönerken biz de eve döndük.

Anamur'daki ilk sabahımda güneşli bir havaya açtım gözlerimi, devamının da böyle gelmesini rica ederek kalktım yataktan. Bugün şehir merkezini keşfetme günüydü. Kahvaltı sonrası düştük yollara, gözüme çarpan güzellikleri fotoğrafladım durdum:




Şehrin dört bir yanı karadut ağacıyla dolu, zeytinler çiçeklenmiş. Gözün değdiği yer sera, muz bahçesi. Özellikle çokça çilek serası var ama onların sırası daha sonra gelecek. 



Dragon çayı kıyısındaki ağaçlar kuşlara otel vazifesi görüyor. Her fırsatta onları gözlüyoruz, zaten pencereler çaya baktığı için görmemek imkansız. Ağaçlardaki duruşları, uçuşları, suya inişleri hepsi birer görsel şölen gibi. Daha yakından görmek için çay kıyısında arkadaşımla yürüyüş yapıyor ve fotoğraf makinesiyle görüntülemeye çalışıyorum.  



Bu görüntüyü zumla çektim ve Google'da yaptığım aramada net olarak bir bilgi edinemesem de gördüğüm fotoğraflardan bazılarının "küçük balaban", bazılarının da "alaca balıkçıl" olduğunu düşünüyorum. Ayrıca su içinde "dikkuyruklar" da gördüm sık sık. 



Hasılı orada kaldığım sürece kuşlar tatilimi şenlendirdi. 

Anamur'daki üçüncü günümüzde Anamur (Mamure) Kalesi'ni gezmeyi planlamıştık. Sahilden yapacağımız bir yürüyüşle ulaşacağımız Kale gezisi için güneş bizden yana oldu, oraya gidip dönene kadar kendini bulutların arkasına saklayıp yürüyüşümüzü nisbeten kolaylaştırdı. 


Burası Dragon Çayı'nın denize ulaştığı bölge. Fotoğrafı minyatür Golden Gate(!)den çektim. Sonra da kırmızı köprüden yürüyerek karşı kıyıya geçtik.



Elimize birer sopa alıp sahil boyunca kaleye doğru bata çıka, ara sıra sulara dalarak yürüdük de yürüdük. Kale uzaktan büyülü bir şato gibi göründü sonunda:





Pek harap olmuş, neden restore etmezler diye düşünürken kayaları geçip köşeyi dönünce karşımıza bir sürpriz gibi çıkıverdi surlar:





Restorasyan fî tarihinden beri devam edip hâlâ bitmediği için ne yazık ki içine giremedik ama kanal boyunca bizi başka bir sürpriz bekliyordu; kaplumbağalar:




Yine Google'dan öğrendiğime göre bu kaplumbağalar "Mahmuzlu Akdeniz Kaplumbağası" denilen türün Anamur'a özgü bir alt türü imiş, bilimsel ismi "Testudo gracea Anamurensis" olarak anılmakta imiş. Son derece sevimli ve etkileyici bir görüntüleri vardı. 

Epey yorulmuştuk artık dönmek zamanı idi, Mamure Kalesi'nin arkasına geçtik ve karayolundan ilerlemeye başladık.


Yorulmuştuk ve bu güzergah hayli uzundu, tekrar sahile inmeye karar verdik. Lakin önünden geçtiğimiz iki motelin sahile uzanan yoluna saptığımızda köpekler tarafından kovalanınca kendimizi bulduğumuz bir patikaya dar attık. İyi ki atmışız, karşımıza bahar güzellikleri çıktı:





Yukarıdaki arkadaş Sütaş Çiftliği'nden kaçmış galiba :)

Günün yorgunluğunu uzun zamandır yemediğim güzellikte bir dondurma ile attık. Üstteki minik mavi dondurmanın adı Şirinler imiş, merak edince tadımlık koydu dondurmacı, bitkisel bir boya ile veriliyormuş rengi, kahvemsi-karamelimsi bir tadı vardı. 


Eh Anamur günleri henüz bitmedi ama siz bittiniz sanırım, devamı yarına olsun o zaman :)

4 Nisan 2016 Pazartesi

ANDY WARHOL SERGİSİ

1928-1987 yılları arasında yaşayan Amerikalı ressam, yayıncı ve film yapımcısı Andy Warhol pop-art akımının en önemli temsilcilerinden. "Marilynler" ve "Campbell çorbaları" afiş tekniği ile çoğalttığı eserleri arasında en bilinenlerindendir. Ona ait olan "Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak" cümlesini duymayan pek azdır sanırım. Ben de "ATSO Antalya Kültür Sanat" da "Herkes İçin Pop Sanat" adıyla Andy Warhol Sergisi'nin açıldığını duyunca fazla gecikmeden ziyarete gittim, her katı ikişer kere gezip sizin için fotoğrafladım, iyi seyirler:



Tehlikedeki türler serisinden

 
Kamuflaj serisinden

 

Meşhur Campbell çorbaları

 

 Orak-çekiç ve Lenin


Ünlü 10 Yahudi serisinden


 

Geronimo


Kachina Bebekleri
Kızılderililer serisinden

 

 

Dansçı Martha Graham

3 Nisan 2016 Pazar

KENDİ ŞEHRİNDE TURİST OLMAK

Hava o kadar güzeldi ki evde duramadım, önce Andy Warhol sergisi, ardından Kaleiçi'nde yürüyüş, aman ne iyi geldi anlatamam. Sergi yarına kalsın, aşağıdaki kareler Kaleiçi'nden:


Yivli Minare'ye hiç bu cepheden bakmamıştım


Yat Limanı; her mevsim, 7/24 güzel




Kaleiçi sokaklarını çiçeklendirmişler, insanın içi açılıyor


Kendiliğinden çıkanlar da ayrı bir güzellik tabii ki




Kesik Minare'nin avlusu




Ve kapılar

2 Nisan 2016 Cumartesi

KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ 2 (SERPİL)



İlkokulun ilk yıllarında, sabahçıysam eğer okul yoluna düştüğümde evin yakınındaki otobüs durağına yaklaşırken kalbim çarpmaya başlardı. İri bir gölgeyi arardı gözlerim durakta korkuyla. İçine kapanık bir çocuktum, sokulgan değil sıkılgandım, yeteneklerimin ne sorgulanmasından, ne övülmesinden hoşlanmaz, cevherimi kendime saklardım. Matematiği de hiç sevmezdim. Duraktaki kişi bu yüzden korkuturdu beni. O yöne bakmadan yanından geçmeye çalışırken seslenirdi, mecburen giderdim yanına. Anında bir problem kurgular ve "söyle bakalım" derdi, "10 liram olsa, kilosu 1 liradan 1,5 kilo elma, kilosu 2 liradan 1 kilo da armut alsam geriye kaç liram kalır?". Dedim ya matematiği sevmezdim, normal şartlarda kolayca çözeceğim bu basit problemi bile ayaküstü, heyecandan doğru cevaplayamaz, kem küm eder dururdum. Ama karşımdaki kişi için matematik önemliydi, yanlış cevabımın ya da cevapsızlığımın geçerli sebeplerini gözardı eder ve "olmadı ama, sen bize gel Serpil seni matematik çalıştırsın, sen de ona resim yapmayı öğretirsin" der ve yaklaşan otobüse binmek için dönerdi arkasını.

Sezai amcaydı O, Serpil de (artık 50 yıllık) arkadaşım; o durağın arkasında yükselen ve şimdi temellerine kadar yıkılmış apartmanın en üst katında atılmıştı dostluğumuzun temeli. Altı dairenin dış kapısının açıldığı koridor benzeri ortak balkonun en köşesinde O, tam ortasında ben. O Nefise teyzenin büyük kızı, ben Niğdeli teyzenin tek torunu. O pembe-beyaz, dalgalı sarı saçlı, renkli gözlü, ben esmer, pırasa saçlı, kara gözlü. O daha sakin, ben kıpır kıpır. İlginç bir karışım olmuştuk, birbirine hiç benzemeyen huylarımız birbirini tamamlamıştı. Sık sık küserdik ama öyle sıkılırdık ki büyüklerle çevrelenmiş dünyamızdan küstüğümüz sıklıkta da barışırdık. O uzun balkon üstündeki yazın kapısı ardına kadar açık, kışın anahtarı üstünde bırakılmış evlerimize bir tren kompartmanına girer gibi fütursuzca girer çıkardık. Azerbeycanlı Hasan Emmi ve ailesi otururdu annennemin bitişik dairesinde. En büyük eğlencelerimizden biriydi Hasan Emmi ile uğraşmak. Azeri şivesi, saflık boyutundaki naifliği, uyanık ve cevval  karısının aksine sakinliği ilgimizi çeker, dedemiz yaşındaki adamın peşinde "Hasan Emmiii, Hasan Emmiiii" diye bağrışa çığrışa dolanırdık. "Hasan Emmi nereye gidiyorsun?" "Çaydan yırtıldı da çaydan almaya gidiyorum", "Çaydan ne Hasan Emmi?", "Siz bilmezsiniz? Hani çay yapılır?", "Çaydanlık o Hasan Emmi, Hasan Emmiii, Hasan Emmi". "Hasan emmi, senin hanım tavuk almış yedin mi?" "Ne tavuk? Ne horoz? Ben pilav yedi". "Hanım seni kandırmış Hasan Emmi, Hasan Emmii, Hasan Emmi". Bir gün adamın ceketine Hasan Emmi diyerek nasıl asıldıysak koca adamı yere düşürmüştük. Hala içime derttir.

Sezai amca eğitime önem veren bir adamdı, yalnızca matematik değildi ilgi alanı, çocukları her konuda bilgilensin isterdi. Keza bir taşra kentinde değil de büyük şehirde doğup büyüse ve okuma imkanı verilse ülkenin sayılı bilim insanlarından biri olabilecek karısı Nefise teyze de. Hürriyet gazetesi alırdı Serpiller, bizim eve Cumhuriyet girerdi. Her akşam babam cebinde katlanmış Cumhuriyet, Sezai amca çantasında Hürriyet'le gelirlerdi işlerinden. Aynı sektörde çalışırlardı ve Sezai amca şaşılacak derecede Süleyman Demirel'e, babam da Bülent Ecevit'e benzerdi. Ben akşamları babamın kucağına tüneyip Cumhuriyet'in ikinci sayfasında yayınlanan çizgi bant Profesör Nimbus'u anlattırır-henüz ilkokula başlamamıştım-ertesi gün de ilk iş Serpillere gidip Hürriyet'teki Fatoş ve Güngörmüşler'i Serpil'e okuttururdum. Benden iki-üç ay büyüktü ve yaşı tutmasa da bir şekilde ilkokula daha önce başlamıştı, onun okuması yazması vardı yani. O Fatoş severdi, ben Güngörmüşler. Serpil sarışın başını Fatoş bantının üstüne yatırır ve benim kara kafamı da Güngörmüşler'in üstüne yatırmaya ikna ederek şöyle izah ederdi bu sevgiyi: "Bak senin başının ölçüsü Güngörmüşler'e, benimki Fatoş'a uyuyor, ondan sen Güngörmüşler'i, ben Fatoş'u seviyorum". Haklıydı belki, çünkü kafa ölçülerimiz de, bant ölçüleri de birbirinin aynıydı :) Sonraları biz yandaki apartmana taşınıp okuma yazma da öğrenince bu sevgi daha farklı bir hal aldı. Anneanneme hemen her gün uğruyor ve tabii ki Serpil'le muhabbeti devam ettiriyordum. Serpil bana gazetenin çizgi bantları olan sayfalarını getiriyordu, ben onları ince ince kesiyor ve kendi yazdığım senaryoları uygulayarak binbir oyun kuruyordum. Kaç kez Şaban'la Tonton'un evde kalmış kızlarına düğünler yaptım, kaç kez Fatoş'la Basri'yi seyahatlere gönderdim bilmiyorum. 

Hürriyet gazetesinden sonra Serpillerin eve Hayat ve Doğan Kardeş dergileri girmeye başladı. Babası sürpriz yapıp abone ettirmişti Doğan Kardeş'e. Yazları köşe dairelerinin önünde, balkonun nisbeten tenha bölümüne kilim serer, üstüne yayılır, kışları salondaki somyaya yerleşir, evlerinden hiç eksik olmayan ayçekirdeğini-ki ben buna çok özenirdim, annem kirleniyor diye çekirdek sokmazdı eve-çitleyerek saatlerce okurduk o dergileri. Ne Karakedi Çetesi, ne sağlık yazıları yazan Dr.Kamran Şenel, ne Karagözcük, ne de orada okuduğum öyküler aklımdan çıktı bunca yıldır. Selma Emiroğlu'nun çizdiği rengarenk, şirin mi şirin kapaklar hala gözümün önünde. Nasıl bir heves ve merakla okumuşsak. 

Bizi dergilerden alıkoyan, bir bayram sevinci yaşatan olay Serpil'in Osman dayısının gelmesi olurdu. Ablası gibi açık tenli, kırmızı yanaklı bir delikanlı olarak kalmış zihnimde Osman Dayı. Sanki kendi dayımmış gibi ben de dört dönerdim etrafında "Osman Dayı, Osman Dayı" diyerekten. Havaya atıp tutardı bizi Osman dayı, demek hayli küçükmüşüz. 

Mahallenin huysuz ve tatlı kadını, Niğdeli teyzesi olan anneannem de, annem de Nefise teyzenin can dostuydular. Yıllar süren bir dostluktu bu, ne bizim o semtten taşınmamız, ne anneannemin ölümü bitirdi bu dostluğu. Ölümünde, kızı olarak benim dayanmadığım için giremediğim gasilhaneye girip annemi yıkayan bir kadının dostluğu tereddüde mahal vermeyen gerçek bir dostluktur, ömrü sağlıklı ve uzun olsun. Serpil mi? Araya yollar ve yıllar girdiğinden seyrelse de bitmeyen bir arkadaşlık bizimkisi. Şu hayattaki en eski ve en uzun arkadaşlığımın öznesi, bu gelinciği evin arkasındaki şantiyeden toplayıp vermek isterdim sana ama biliyorsun ne ev kaldı, ne şantiye. Olsun, dostluğumuz bâki kalsın...

31 Mart 2016 Perşembe

MART OKUMALARI

Yılın bana göre en sevimsiz ve en uzun ayını geride bırakırken Mart okumalarını yazayım dedim sıcağı sıcağına. Şu anda okumakta olduğum ve akşama bitirmeyi umduğum Ayfer Tunç'un "Suzan Defter"ini de sayarsak 12 kitap oldukça verimli bir sayı elde etmişim. Umarım böyle devam eder ve yıl sonu hedefim olan 120'ye ulaşırım. 


Ayın ilk okuması Prof.Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın kendisinin ve annesinin anılarını harmanlayarak yazdığı bir biyografi idi. Lüla ya da asıl adıyla Süheyla Çizakça yazarın annesi ve eşi İhsan Çizakça ile Bursa'nın ilk özel okulu olan "Özel İhsan Çizakça İlkokulu"nu kurmuş bir kişi. Kendi yazdığı anıları ölmeden önce bir kitapta toplamış. Çiğdem Kağıtçıbaşı annesinin anılarından hareketle kendi çocukluğunu ve büyüme sürecini de dile getirmiş kitapta. Akıcı, keyifli bir kitap, özellikle benim gibi anı okumayı seviyorsanız hoşunuza gidebilir, ayrıca bazı yakın dönem olaylarına da ışık tutuyor. 


"Savruluş" bana bir arkadaşımın adıma yazarından imzalı olarak hediye ettiği bir kitap idi ve bir süredir kitaplıkta okunma sırasını bekliyordu. Bir önceki tanıtımda bahsettiğim "Lüla"yı okurken birden bu kitabın adı geçti. Çiğdem Kağıtçıbaşı kolej yıllarından bahsederken çok sevdiği bir arkadaşıyla uzun yıllar ilişkisini sürdürdüğünü fakat daha sonra Amerika'ya yerleşen bu arkadaşının orada serebral palsili kızıyla birlikte intihar ettiğini, yaşam öyküsünün de ablası tarafından "Savruluş" adıyla kitaplaştırıldığını yazıyordu. "Savruluş" ismini okur okumaz zihnimde oluşan çağrışımla kafamı sağa çevirdim ve kitaplıkta "sonunda sıram geldi" diye gülümseyen kitabı gördüm. "Kitaplar okunma zamanlarını kendileri seçiyor" galiba diyerek kitabı alıp yanıma koydum ve "Lüla" biter bitmez başladım. Acı bir öyküydü aslında anlatılan ve gerçek oluşu daha da acı kılıyordu. Tavsiyede bulunmayacağım, merak eden okusun demekle yetineceğim. 




"Rüzgar Gibi Geçti"yi duymayan, bilmeyen, en azından filmini görmeyen yoktur sanırım. Ben de yıllar önce yeni versiyonuyla Ankara'daki Akün Sineması'nda uzun bir kuyruğun ucuna eklenerek bilet almış ve iki seans halinde izlemiştim. Scarlett ile Rhett'i unutmak imkansız elbette ama araya giren seneler detayları yokettiği için bu defa okumaya karar vermiş ve geçen yılın sonunda sipariş etmiştim. Neyse ki puntoları büyük iki ciltlik tuğla çıktı kargodan. Kitabı ilginç bir şekilde okudum. Birinci cildin yarısına gelince filmin 1. bölümünü izledim, bitirince 2. bölümünü. İkinci cildi de bu minvalde okuyarak hem filmi, hem kitabı senkronize yürüttüm. Hoş bir uygulama oldu, filmi yeniden izlemek oldukça keyifliydi. Bir Güney öyküsü okusam ve zenci-beyaz ayrımcılığının ne kadar had safhada olduğunu bilsem de yine de kitaptaki ırkçı yaklaşımlar beni yer yer sinirlendirmedi desem yalan olur. Eh nostaljik bir okuma yapmak isterseniz buyurun, Scarlett ve Rhett sizleri bekliyor. 


Ayla Kutlu ne yazsa okurum dediğim yazarlandandır. Son kitabının çıktığını duyunca okunmak için bekleyen onca kitaba "siz biraz daha bekleyedurun" dedim ve hemen başladım. Ayla Kutlu'nun sık sık konu ettiği göç olgusu vardı kitapta, bu defa Balkanlardan, Saraybosna'dan İzmir'e uzanan bir göç öyküsü kahramanı Hasret aracılığı ile dile getirilmiş. Ayla Kutlu külliyatının tamamını okumamış bir yeni başlayan için evet güzel bir kitap diyebiliriz ama kesinlikle "Bir Göçmen Kuştu O", bir "Emir Beyin Kızları", bir "Islak Güneş" ya da "Zehir Zıkkım Hikayeler" değildi. Araya sıkıştırılmış tarihsel bilgiler beni yer yer ana konudan koparttı ve final bölümünde bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık duygusu hissettim. Yine de okunabilir düzeyde, eli yüzü düzgün bir kitap, Ayla Kutlu sevenlere tavsiye olunur.


Bu kadar kurmacanın üstüne araya farklı bir tarz gerekir dedim ve Katalan yazar Juan Goytisolo'nun "Kapadokya'da Gaudi'nin İzinde"sine başladım. İlk bölümde Kapadokya ile Gaudi'nin bağdaştırıldığı fantastik bir anlatım var. Sonra İstanbul, Konya Mevlana, Edirne Kırkpınar güreşleri, Kahire ve Marakeş yazarın kendine has diliyle öykü tadında anlatılmış. Bu türün meraklılarına önerilir.


Ve bizim kızlarla vedalaşma zamanı. Napoli romanlarının sonuncusu ve  Lena ile Lenu'nun yetişkinlik ve yaşlılık halleri. En az diğerleri kadar güzel, akıcı, şaşırtıcı idi. Şunu biliyorum ki bu kızları özleyeceğim. Ben öneriyorum ama sadece bu olmaz, ilk üç kitapla birlikte okunmalı.


Mustafa Çiftci'nin kısa öykülerinden oluşan bir kitap "Adem'in Kekliği ve Chopin". Yozgatlı bir yazar M. Çiftci, öyküler de memleketinden ve yöre insanlarından esintiler taşıyor. Beni en çok "Çati", "Portakal" ve "Diyeşet" isimli öyküler etkiledi. Yazarın "Bozkırda Altmışaltı" isimli kitabını da okumak niyetindeyim. Öykü okumayı seviyorsanız bu kitabı da seveceksiniz. 


Ardarda edebi kitaplar okuduysanız kafa biraz dağılmak istiyor, araya bir polisiye-gerilim sıkıştırmak iyi oluyor. "İlik" bu alanda tavsiyelerine güvendiğim bir arkadaşım sayesinde alıp okuduğum bir kitap oldu. Çocuk tacizinin ve tecavüzün gündemimizi işgal ettiği şu dönemde okumak da hayli anlamlı oldu. Tarryn Fisher polisiye-gerilim tarzını sevenler için iyi bir seçenek, evde beni bekleyen bir kitabı daha var.


Macar yazar Agota Kristof'un "Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan" isimli kitabını epeydir okumak istiyordum. Eş-dost aracılığı ile de referanslar almıştım hakkında, lakin kitap ne piyasada, ne de kitap sitelerinde mevcut değildi. Sonunda sağolsun bir arkadaş pdf formatında yolladı da okuyabildim. Savaş nedeniyle anneannelerinin yanına sığınan ikiz kardeşler aracılığıyla savaşın, yıkımın, açlığın, göçmenliğin ve insanlığın sorgulandığı bir kitap. En çok Büyük Defter bölümünü sevdim. Son kısımda kafam biraz karıştı desem yalan olmaz. Tavsiye etsem de temin etmeniz zor, çetin okumaları seviyorsanız arayıp bulun derim. 


"Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz" Raymond Carver'in okuduğum üçüncü kitabı ve en çok tanınan kitabı. Ben yazarı okumaya "Katedral" ile başlamış ve çok sevmiştim. "Azgın Mevsimler"deki öyküler de güzeldi lakin bu kitabı çok sevemedim. Kuru ve anlamsız geldi bazı öyküler, "niye okudum ki bunu?" diye düşündüğüm bile oldu. Eğer bir Raymond Carver öyküsü okumak istiyorsanız "Katedral"i tercih edin derim.

Evet, "Suzan Defter"i henüz bitirmediğim için hakkında yazmıyorum ama bir Ayfer Tunç fanı iseniz zaten okumuşsunuzdur ya da okuyacaksınızdır. Mart ayını kapatırken Nisan için en güzel okumalar olsun diyorum, kalın sağlıcakla...

Not: Dikkat ettim de her kitabın yanına bir çiçek kondurmuşum neredeyse, bu hem kitaplar kadar çiçeklere de düşkün oluşumun hem de baharın kapıdan kafasını uzattığının resmidir :)

29 Mart 2016 Salı

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ 1 (VARNİK)






Küçük kardeşimin ödü kopardı ondan, laf aramızda ben de ürkerdim. 24 haneli, 4 katlı ve oldukça bakımsız apartmanımızın merdivenlerinin temizlik günlerinde ürkek bir yarasa gibi görünürdü sahanlıkta. Neredeyse iki boyutlu denecek kadar zayıftı, seyrelmiş ve kırlaşmış saçlarına sardığı siyah örtü ve her daim üzerinde taşıdığı eskimiş, uzun, siyah giysi zayıflığını ve ürkütücülüğünü arttırırdı. Çukura kaçmış gözleri ve frengi nedeniyle kaybettiğini çok sonra anlayacağım burnunun yerindeki dipsiz bir kuyuya benzeyen burun delikleri ile rahatlıkla bir korku filminde rol alabilirdi. Ayazın açık merdiven sahanlıklarından bıçak keskinliğinde vurduğu kış günlerinde, henüz ağarmamış sabahlarda görünürdü süpürgesi, kovası ve soğuktan çatlayıp kızarmış iskeletimsi elleriyle. Okula gitme saatimdi ve bakmamaya çalışsam da içimden bir şey dürterdi. Başımı çevirdiğimde beni süzdüğünü fark eder, paldır küldür inerdim merdivenlerden. O’nun bizden, bizim O’ndan ürktüğümüzden daha çok ürktüğünü o yaşlarda idrak edemiyordum. O, apartmanda “öcü” yerine kullandığımız “Varnik”ti. Biz apartmancak O’nun “öcü”süydük aslında, bilmiyorduk. 

Kat malikiydi, sitedeki pek çok aile gibi yıllar önceki bir büyük sel baskınında yıkılan evinin yerine verilmişti oğlu “Cıray”la oturduğu ve odalarını bekâr öğrencilere kiraya verdiği zemin kattaki daire kendisine. Asıl adı Jirayr olan oğul yaşını başını almış bir adam olsa da hiçbir işte dikiş tutturamadığı, karısı da kendisini terk edip kaçtığı için annesiyle otururdu. Kimse Jirayr demezdi ona, daha doğrusu Jirayr diye bir isim olduğunu bile bilmezdi, “Cıray” demek daha kolaydı hem. Zaten Varnik’in de aslında “Veronik” olduğunun farkında değildiler, farkında olsalar bile romanlarda, filmlerde şuh, sarışın, havalı güzellere konmuş Veronik adını yakıştırmazlardı ki ona, “Varnik” iyiydi, karardı, O’na yeterdi. 

Konuşmazdı kimseyle pek, çok ender duydum bir mağaradan gelirmişcesine hışırtılı, yükseltse kızacaklarmış gibi kısık sesini. Bir kez annem soğuktan morarmış ellerine acıyıp merdivenleri silerken takması için kauçuk bir eldiven verdiğinde teşekkür etmişti duyulur duyulmaz, eldivenleri bir kenara koyup yine çıplak elle işine devam etmişti. Geçim zorluğu çekiyordu ve apartman yönetimi bunun farkındaydı, üç-beş kuruş karşılığında merdiven süpürüp silme işini ona havale etmişti, apartmanda başka kimse yanaşmazdı zaten buna. Ses etmeden kabul etmişti, memnun olmuş muydu bilinmez. Sonraları her biri mahallenin bir kızıyla evlenecek kiracılarından gelen paraya ekleyip belki biraz daha iyi bir sofra kuracaktı. Biz o evden taşınana kadar hep süpürüp sildi o bakımsız merdivenleri, sanırım bizden sonra da devam etti. Çok zaman sonra öldüğünü duydum.

Oysa bir süre oturduğumuz ve anneannemin de oturmaya devam ettiği diğer bloktaki Ermeni komşularla ilişkiler çok farklıydı. Varnik’e asıl ismi “Veronik” bile layık görülmezken Ağavni Hanım öyle benimsenmişti ki “Avniyanım” oluvermişti taşındığının haftasına.  Çünkü görece zengindiler, çünkü başında kocası, evinde yetişkin çocukları vardı, kabul için gerekli şartları taşıyordu yani. Çoğunluğu dul ve muhafazakâr kadınlardan oluşmuş komşuları ne eşi Ohannes’ten kaçmış, ne mutfak penceresine dizilmiş boş şarap şişelerinden rahatsız olmuş ne de evlerine teklifsizce girip çıkmaktan çekinmişti. 

Öteki olmak; varlık düzeyleri dışlanmalarını engellese de doğup büyüdükleri ülkede yabancı kabul edilmek zor zanaattı kısacası, oysa ki en az bizim kadar bizden, bizim kadar bizdiler...

Not: Böyle bir seri yazmaya karar verdim, verdim ki unutulmasınlar. Hayatıma değen, bana bir şeyler katan kişileri anlatan, gençliğin havailiğiyle anlamlandıramadığım yaşantıları irdeliyen bir seri olsun. Çünkü söz uçar, yazı kalır. Her biri için o zaman veremediğim bir çiçekle...