Bayram kapıda. Mecburen öncesinde bir telaş ve hazırlık dönemi yaşanıyor. Aslında ben büyüdüm büyüyeli bayramlardan pek tad almaz oldum, hele de şimdi annemin evinde annemsiz bayram yapınca ister istemez buruluyor insan.
Çocukken Ramazan bayramlarının en sevdiğim tarafı sonunda birlikte kahvaltı yapabilmekti. Babam sabahın köründe Bayram namazına gider, annem de mutlaka o gidince bizi de kaldırırdı. Bizi dediğim uzun süre sadece beni yani, kızkardeş epey sonra dahil olacaktı bu ritüele. Aceleyle giyinir ve caddeye bakan yatak odasının tavana yakın tutulmuş penceresinin önüne dışarıyı rahatça görebilmek için yerleştirilmiş yüksek sedire oturur, burnumu cama dayardım. Balkonlardan çevreyi seyretme merakım o zamanlardan başlamış olsa gerek. Sabahın körü tabii ki, ortalıkta henüz kimse yok. Ne zaman ki namaz biter, camidekiler dağılmaya başlar heyecan katsayım yükselirdi. Seccadelerini ve bayram gazetelerini koltuklarının altına sıkıştırmış erkekler evlerine yönelirken ben de mutlaka elinde renkli bir balonla gelecek babamın yolunu gözlerdim. Derken kapı çalar, balonum babamın elinden benimkine aktarılır zıp zıp zıplayarak hazırlanmış kahvaltı sofrasına yerleşirdim. Mutlaka sucuklu yumurta olurdu, aç geçen 30 günün şerefine en ağır kahvaltı, üstelik bayram ayol, millete kokarım derdi bile yok yani. Bu arada radyoda bayram havaları başlamış olurdu:
"Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize bayram gecesi, bayram gecesi"
Daha kahvaltı bitmeden mikrofon Hayalî Küçük Ali'ye geçerdi:
"Ooof Hay-î Hak. Perde kurdum, şem'a yaktım, gösterip zill-ü hayal..."
diye başlayan Perde Gazel'ini okuduktan sonra "Yar bana bir eğlence medeeeet" diyerek Hacivat çıkardı ortaya. Karagöz'le atışmalarını gülmekten lokmalarımı yutamadan dinler ve "Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim hemân" bölümünü duyunca da bittiği için hüzünlenirdim. Lakin hüznümün uzun sürmesine annemin "Çabuk çabuk, geç kalıyoruz" diye telaşla sofrayı toplaması engel olur, bir yandan kendimize çekdüzen verirken bir yandan da kapıya gelen bekçiye, davulcuya, postacıya, komşu çocuklarına şeker tutar, bahşiş verirdik. Sonra babam bir koltuğa oturur, biz de sırayla elini öperdik. Annem niye öperdi anlayamazdım, hala da anlayamam zaten. Sonraları Semra Özal da bayramlarda Turgut Özal'ın elini öptüğünü söylemişti. Adetti galiba. Ardından annem şeker sunardı, ondan sonra da sırra kadem basardı şekerlik. Evi talan ederdim, yine de erişmem bayramın son gününü bulurdu. Kadın haklıydı aslında, kazara bir keşfetsem yerini, misafire ikram edecek tek parça kalmayabilirdi.
Sonunda anneanneme gitmek üzere evden çıkardık. Evi yakındı zaten iki blok ötede. Elimizde babamın bir-iki gün önce Hacı Bekir'den aldığı altı bir sıra lokum, üstü kağıtlı şeker, arada birkaç çikolatin ve badem şekeri olan karton kutulu şeker paketimiz (bazen bu pakete kesekağıdının içinde anneannemin çok sevdiği çifte kavrulmuş lokum ki kendisi ona "iki kavrulmuş nohun" derdi) eşlik ederdi. Sağlı sollu komşularla bayramlaşarak çıkardık onun en üst kattaki evine. Yazsa dış kapısı hep açık olurdu, kışsa da anahtarı üstünde. Ne kadar erken gitsek de geciktiğimiz için kızgın, biraz nazlı öptürürdü elini. Bileğini artık daralmış birkaç burma bileziğin süslediği tombul elini öperken hep soğan kokusu alırdım. Bir de kırmızı taşlı yüzüğünün kaşı burnuma batardı. Eline tutuşturduğumuz şeker paketini hemen ücra bir köşeye kaldırır bize geçen yıldan kalanları ya da kendi aldıklarını ikram ederdi. Aklım daima o pakette kalırdı. Benim için çocukluk bayramlarımın ulaşılamaz nesnesidir. Bize de gelse açılmazdı, biz başkasına götürsek de. Sanırım herkes evine hediye gelen paketi gittiği konukluğa götürürdü. Muhtemelen kendi aldığı şekerin kendisine geri dönüş yaptığını gören de olmuştur:)
Anneannemde öğle yemeği yenirdi. Çoğunlukla pirinç çorbası yapardı. Ana yemek olarak da "Haşılama" dediği kemikli et haşlaması ya da tavuk. İyi günündeyse bu yemeklere serçe parmak kalınlığında sarılmış yaprak sarmaları da eşlik ederdi. Kimi zaman dayılar, yengeler ve kuzenler de katılırdı bu yemeğe ama onların bayramdan anladığı şehir dışında tatil olduğu için pek ender olurdu bu. Anneannemin evinde pek keyfimize göre hareket edemezdik, özelinin kurcalanmasından hoşlanmazdı, bunu yapan en sevdiği torunları olsa bile. Buzdolabının açılması bile rahatsız ederdi onu. Ama biz iki yaramaz velet, kızkardeş ve ben o yokken dolabı açar, içindekileri keşfeder-ki en çok sucuklar, pastırmalar ve kapak rafında sıralı cam şişeli gazozlar ilgimizi çekerdi- sonra hiç haberimiz yokmuş gibi "Anane gazoz yok mu?" diye sorardık. Kızardı önce, onu daha sevimli yapan Niğdeli şivesiyle "An gıı, nirden bulayım, dul garıyım ben, gazoz alacak param mı var" diye sızlanır, az sonra dayanamaz, dolaba gider, kapağını açar "Aaa, iki denecik kalmış, geçen gün dayınız getirdiydi" diyerek gazozları elimize tutuştururdu.
Yaş ilerleyip genç kız olduğumda pek gönülsüz gider olmuştum bu ziyaretlere, dışarda daha eğlenceli bir hayat beni bekliyordu. Ne toylukmuş. Şimdi ne anneannem var, ne eski ahbaplar. Annem bile başka bir alemde. Bense adet yerini bulsun kabilinden bayram hazırlıkları ve üç-beş dost ziyaretiyle geçiriyorum bayramları. Hüzün, iç sızısı ve anılar eşliğinde geçip gidiyor üç-dört gün, dilimde eski bir şarkıyla:
"Bayramları bekler, bayramları yaşardık
Bayramlar mı eskidi, bizler mi yaşlandık?"