.

.
.

7 Eylül 2010 Salı

BAYRAM KAPIDA, HAZIR MISINIZ?


Bayram kapıda. Mecburen öncesinde bir telaş ve hazırlık dönemi yaşanıyor. Aslında ben büyüdüm büyüyeli bayramlardan pek tad almaz oldum, hele de şimdi annemin evinde annemsiz bayram yapınca ister istemez buruluyor insan.

Çocukken Ramazan bayramlarının en sevdiğim tarafı sonunda birlikte kahvaltı yapabilmekti. Babam sabahın köründe Bayram namazına gider, annem de mutlaka o gidince bizi de kaldırırdı. Bizi dediğim uzun süre sadece beni yani, kızkardeş epey sonra dahil olacaktı bu ritüele. Aceleyle giyinir ve caddeye bakan yatak odasının tavana yakın tutulmuş penceresinin önüne dışarıyı rahatça görebilmek için yerleştirilmiş yüksek sedire oturur, burnumu cama dayardım. Balkonlardan çevreyi seyretme merakım o zamanlardan başlamış olsa gerek. Sabahın körü tabii ki, ortalıkta henüz kimse yok. Ne zaman ki namaz biter, camidekiler dağılmaya başlar heyecan katsayım yükselirdi. Seccadelerini ve bayram gazetelerini koltuklarının altına sıkıştırmış erkekler evlerine yönelirken ben de mutlaka elinde renkli bir balonla gelecek babamın yolunu gözlerdim. Derken kapı çalar, balonum babamın elinden benimkine aktarılır zıp zıp zıplayarak hazırlanmış kahvaltı sofrasına yerleşirdim. Mutlaka sucuklu yumurta olurdu, aç geçen 30 günün şerefine en ağır kahvaltı, üstelik bayram ayol, millete kokarım derdi bile yok yani. Bu arada radyoda bayram havaları başlamış olurdu:
"Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize bayram gecesi, bayram gecesi"
Daha kahvaltı bitmeden mikrofon Hayalî Küçük Ali'ye geçerdi:
"Ooof Hay-î Hak. Perde kurdum, şem'a yaktım, gösterip zill-ü hayal..."
diye başlayan Perde Gazel'ini okuduktan sonra "Yar bana bir eğlence medeeeet" diyerek Hacivat çıkardı ortaya. Karagöz'le atışmalarını gülmekten lokmalarımı yutamadan dinler ve "Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim hemân" bölümünü duyunca da bittiği için hüzünlenirdim. Lakin hüznümün uzun sürmesine annemin "Çabuk çabuk, geç kalıyoruz" diye telaşla sofrayı toplaması engel olur, bir yandan kendimize çekdüzen verirken bir yandan da kapıya gelen bekçiye, davulcuya, postacıya, komşu çocuklarına şeker tutar, bahşiş verirdik. Sonra babam bir koltuğa oturur, biz de sırayla elini öperdik. Annem niye öperdi anlayamazdım, hala da anlayamam zaten. Sonraları Semra Özal da bayramlarda Turgut Özal'ın elini öptüğünü söylemişti. Adetti galiba. Ardından annem şeker sunardı, ondan sonra da sırra kadem basardı şekerlik. Evi talan ederdim, yine de erişmem bayramın son gününü bulurdu. Kadın haklıydı aslında, kazara bir keşfetsem yerini, misafire ikram edecek tek parça kalmayabilirdi.

Sonunda anneanneme gitmek üzere evden çıkardık. Evi yakındı zaten iki blok ötede. Elimizde babamın bir-iki gün önce Hacı Bekir'den aldığı altı bir sıra lokum, üstü kağıtlı şeker, arada birkaç çikolatin ve badem şekeri olan karton kutulu şeker paketimiz (bazen bu pakete kesekağıdının içinde anneannemin çok sevdiği çifte kavrulmuş lokum ki kendisi ona "iki kavrulmuş nohun" derdi) eşlik ederdi. Sağlı sollu komşularla bayramlaşarak çıkardık onun en üst kattaki evine. Yazsa dış kapısı hep açık olurdu, kışsa da anahtarı üstünde. Ne kadar erken gitsek de geciktiğimiz için kızgın, biraz nazlı öptürürdü elini. Bileğini artık daralmış birkaç burma bileziğin süslediği tombul elini öperken hep soğan kokusu alırdım. Bir de kırmızı taşlı yüzüğünün kaşı burnuma batardı. Eline tutuşturduğumuz şeker paketini hemen ücra bir köşeye kaldırır bize geçen yıldan kalanları ya da kendi aldıklarını ikram ederdi. Aklım daima o pakette kalırdı. Benim için çocukluk bayramlarımın ulaşılamaz nesnesidir. Bize de gelse açılmazdı, biz başkasına götürsek de. Sanırım herkes evine hediye gelen paketi gittiği konukluğa götürürdü. Muhtemelen kendi aldığı şekerin kendisine geri dönüş yaptığını gören de olmuştur:)

Anneannemde öğle yemeği yenirdi. Çoğunlukla pirinç çorbası yapardı. Ana yemek olarak da "Haşılama" dediği kemikli et haşlaması ya da tavuk. İyi günündeyse bu yemeklere serçe parmak kalınlığında sarılmış yaprak sarmaları da eşlik ederdi. Kimi zaman dayılar, yengeler ve kuzenler de katılırdı bu yemeğe ama onların bayramdan anladığı şehir dışında tatil olduğu için pek ender olurdu bu. Anneannemin evinde pek keyfimize göre hareket edemezdik, özelinin kurcalanmasından hoşlanmazdı, bunu yapan en sevdiği torunları olsa bile. Buzdolabının açılması bile rahatsız ederdi onu. Ama biz iki yaramaz velet, kızkardeş ve ben o yokken dolabı açar, içindekileri keşfeder-ki en çok sucuklar, pastırmalar ve kapak rafında sıralı cam şişeli gazozlar ilgimizi çekerdi- sonra hiç haberimiz yokmuş gibi "Anane gazoz yok mu?" diye sorardık. Kızardı önce, onu daha sevimli yapan Niğdeli şivesiyle "An gıı, nirden bulayım, dul garıyım ben, gazoz alacak param mı var" diye sızlanır, az sonra dayanamaz, dolaba gider, kapağını açar "Aaa, iki denecik kalmış, geçen gün dayınız getirdiydi" diyerek gazozları elimize tutuştururdu.

Yaş ilerleyip genç kız olduğumda pek gönülsüz gider olmuştum bu ziyaretlere, dışarda daha eğlenceli bir hayat beni bekliyordu. Ne toylukmuş. Şimdi ne anneannem var, ne eski ahbaplar. Annem bile başka bir alemde. Bense adet yerini bulsun kabilinden bayram hazırlıkları ve üç-beş dost ziyaretiyle geçiriyorum bayramları. Hüzün, iç sızısı ve anılar eşliğinde geçip gidiyor üç-dört gün, dilimde eski bir şarkıyla:

"Bayramları bekler, bayramları yaşardık
Bayramlar mı eskidi, bizler mi yaşlandık?"

6 Eylül 2010 Pazartesi

BALKON SEYRANI

Akşam serinliğinde "Ejderha Dövmeli Kız"ı aldım elime balkona çıktım. Niyetim hem okumak hem seyran eylemek. Daha ikinci sayfada "Leptospermum rubinette" isimli bir çiçekten bahsedilince girdim içeri, aradım Google Amca'yı. Yukarıda gördüğünüz beyaz çiçekler çıktı karşıma. Haydi bakalım çiçekle başladık işler nereye varacak. Tekrar balkona döndüm kitabı açtım ama etrafı seyretmekten pek okuyabildiğimi söyleyemeyeceğim.

Balkonun altından koşturarak iki erkek çocuk geçti, biri 12-13 yaşlarında diğeri az daha küçük. Büyük olanın ayaklarında üstünde fosforlu kırmızı Nike işareti olan eflatun bir ayakkabı, bir ayakkabı için korkunç bir renk, korkunç bir model. Ancak o yaşlarda giyilir herhalde. Ama ufaklıktaki çalımı göreceksiniz, muhtemelen binbir ısrarla aldırıp ayağında taşıdığı ayakkabıların kendisine verdiği özgüvenle keklik gibi sekerken diğeri sıradan spor pabuçları içinde kös kös yürümekteydi. Onlar caddenin sonunda kaybolurken tasmasından tuttuğu bembeyaz Sibirya kurdu ile yaşlı bir hanım göründü. Köpeğin o kadar asil ve hoş bir görüntüsü vardı ki gözden yitene kadar baktım arkasından. Zemindeki oto kılıfçısının önünde yine bir araba vardı, kılıflar yerleştirilirken içinden inen genç ile kel kafalı, göbekli ve çakal suratlı orta yaşlı bir adam da bu işlemi dikkatle izleyip zaman zaman müdahale etmekteydiler. Tam o sırada önlerinden son derece düzgün vücut hatlarına sahip incecik bir genç kız geçti. Her ikisi de kılıfları kendi haline bırakıp genç kızı izlemeye başladılar. Sonra göbekli olan genç olana el kol hareketleri ve vücut dilinden anladığım kadarıyla kız hakkında kaba şakalar yapmaya başladı. O kadar sinirlendim ki balkondan eğilip iki tel saçını yana tarayarak örtmeye çalıştığı kel kafasına tükürmemek için zor tuttum kendimi.

Bugün mahallede Sibirya kurdu gezdirme günüydü sanırım. Bu defa yine bir kadının zinciriyle yönettiği siyah-beyaz bir tane göründü uzaktan. O da en az diğeri kadar güzeldi, hele de gözleri. Tam alt kattaki berber dükkanının önünden geçerken berberin minik oğlu koşturup durdurdu köpeği ve minicik elleriyle okşamaya başladı. Çocuk köpeği severken kadın da berberin kalfasıyla sohbete girişti. Onlar sohbet ederken akşamın bu gölgeli saatinde gözlerine kapkara güneş gözlükleri takmış bir genç kız hızlı adımlarla yürüyerek yanaştı, başını kaldırıp köpeği gördüğü anda da "zınk" diye durdu. O kadar panikledi ki bir an ne yöne gideceğini şaşırdı, caddeye bile inemedi, doğrudan karşı kaldırıma geçerek kendini emniyete aldı, neredeyse eziliyordu aceleyle caddeyi atlarken. Hatta köpeğin bulunduğu hizayı geçene kadar adeta koşar adım yürüdü. "Benden beterleri de varmış" diye düşündüm. Üstelik köpek zincirli, zincir sahibince sımsıkı tutulmuş ve hayvan kızın farkında bile değildi.

Köpek sahibiyle yürüyüşe devam ederken berberin minik oğlu da akülü arabasına yerleşmiş dükkanın önünde dört dönmeye başlamıştı. Dizlerinin altına inmiş siyah penyeden bol şortunu çekiştirerek yürüyen, sandaletli ayaklarından kirli tırnakları görünen adamı da caddenin sonunda gözden kaybettikten sonra 2. sayfasından öteye geçemediğim kitabımı alıp doğruldum yerimden. Bayağı iyi vakit geçirmiştim. Aslında zamanın ne kadar eğlenceli geçebileceğini düşünüp insanların nasıl sıkıldıklarına akıl erdiremeyerek sofrayı hazırlamak üzere mutfağa yollandım.

Görsel: Buradan

5 Eylül 2010 Pazar

KEYİFSİZ...


Keyifsizim ve sevimsizim bugün. İçim sıkılıyor, ruhum daralıyor. Sebep çok yorgun oluşum da olabilir, bu sabah minik Nehir'in melek olup kanatlandığını okumam da olabilir. Günlerden Pazar oluşu da olabilir, gece rüyamda annemi canlıymışcasına net görmem de olabilir. Mutfak penceresinden gördüğüm manzaranın da içimi acıtarak katkıda bulunması mümkün. Uzun zamandır her iki apartmanın da temizlik ve merdiven yıkama işlerini üstlenen 100 yaşında gösterdiği halde 60'ına ancak ulaşmış kadın apartmanın sahanlık camlarını silmekteydi binbir zorlukla. Annemin sağlığında ona "Anne" diye hitap ederdi, tuhafıma giderdi bu durum, annemden kat kat yaşlı görünürdü çünkü, asıl yaşını ve yaşadıklarını öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Öyle acılar yaşayıp öyle zor günler geçirmiş ki birdenbire ihtiyarlayıp o yaşta donmuş sanki. Tanıdığımdan beri hep aynı görünümde, iri kalçalarını ve göbeğini sığdırdığı bol şalvarı, yaz-kış üstünden çıkarmadığı yün yeleği, başındaki kat kat örtüler ve alnından geçirdiği bantla hiç değişmiyor. Gördüğü yerde "Aney, nasılsın?" diye hatır sorar. Şimdi de apartman penceresinde görünerek hüznüme hüzün kattı, üstüne bir de annemi hatırlattı.

İyisi mi kalkayım bu bilgisayarın başından. Şu herkesin övüp durduğu "Ejderha Dövmeli Kız" ile bir de ben tanışayım, bakalım övdükleri kadar var mıymış. Belki sıkı bir polisiye kafamı biraz dağıtıp kendime getirir. Haydi Pazar ola...

3 Eylül 2010 Cuma

TREN GELİR HOŞ GELİR

Trenli, raylı, vagonlu, peronlu bir akşamdı. Bütün gün temizlik yapmaktan canım çıktı, akşamına dinlenmek için dizimi kırıp oturacağıma birkaç gün önce haberini aldığım Cermodern'deki "Klasik Türk Müziği" konserine gitmeye niyetlendim. Eşlikçim babam oldu. Hazır istasyon civarına gitmişken önce Tarihi Gar Lokantası'nda bir yemek yiyelim dedik.


Lambri kaplı duvarları, tavandan sarkan kristal avizeleri, maun masa ve sandalyeleri, duvarda asılı tarihi şahsiyetlerin ve Ankara Garı'nın tarihsel sürecini yansıtan çerçeveli fotoğrafları ile biraz loş, biraz kasvetli salonda oturmaktansa perondaki masalardan birine yerleştik. Babam zaten istasyon ve tren hastası, babadan kalma bir alışkanlık, dedem demiryolcu idi. Eh ben de onlardan el almışım, raylara ve gelip giden trenlere bakarak yemek yemek çok hoşumuza gitti.



Biz yemeğe başladığımızda tenhaydı lokanta. Tek başına patates kızartmalı bir yemek yiyen genç adamla sigara ve çay içerek kitap okuyup muhtemelen bineceği treni bekleyen bir genç kızdan başka kimsecikler yoktu. Yemeğimizin sonuna geldiğimizdeyse başlarında rehberleriyle bir Japon turist kafilesi bastı salonu. Çekik gözlü kardeşlerimiz ellerinde fotoğraf makinesi gözlerinin gördüğü herşeyi fotoğraflarken garsonlar içerde kendilerine uzun bir masa hazırladılar. Muhtemelen yemek yedikten sonra trenle bir seyahat gerçekleştireceklerdi.

Seviyorum garları, en az otobüs terminallerinden nefret ettiğim kadar. Konsere yetişecek olmasak büyük bir zevkle oturmaya devam edebilirdim. Biz ayrılırken geçen yıldan beri sefere konan "Yüksek Hızlı Tren"imiz perona girdi, sivri burnuna doğru bir selam çakıp Cermodern'e gitmek üzere yola koyulduk.

Cermodern'in avlusunda enfes bir Klasik Türk Müziği konseri izledik, ne yazık ki yarıya kadar. Zira açık havada olduğunu hesap etmediğimiz için yanımıza şal, ceket türünden sıcak tutacak birşey almamışız. O kadar üşüdük ki hasta olmayı göze alamayıp kalktık. Biz Cermodern'den ayrılırken sahnedeki sanatçıların sesi geliyordu:

"Geçsin günler haftalar, aylar, mevsimler, yıllar
Zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi aksın
Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın."

METRO GÜNLÜĞÜ

En sevdiğim şeylerden biridir Metronun karşılıklı sıralarından birine yerleşip yolculuk boyunca insanları gözlemek. Günboyu ilk ve son istasyon arasında gidip gelebilirim, zerre canım sıkılmaz. Dün ne yazık ki son durağa kadar gidemedim ama ilginç tipler koleksiyonuma epey ekleme yaptım. İnsanlar dalgın ya da yorgun oldukları zaman kendilerini koyuveriyorlar, o gezmelik suratları ev haline dönüşüyor, işte o zaman onları izlemeye doyum olmuyor.

Sol yanımda iki kadın ve ergenlik yaşlarında bir delikanlı oturuyor. Delikanlı ya yorgun, ya sıkkın ya da başı ağrıyor. Çünkü alnını tutunma demirlerinden birine dayamış başını sürekli bir sağa bir sola hareket ettiriyor. Arada kendisini uyaran yanındaki kadınlara çemkirip devam ediyor kafa çevirme eylemine. O kadar hızlı yapıyor ki bu işi onu izlerken başımın döndüğünü hissediyor, başka yöne çeviriyorum bakışlarımı ve farkediyorum ki sadece ben değilim gence bakan. Tam karşımda ayakta duran kalın gümüş bilezikli kadın da gözlerini dikmiş takipte, lakin o kadar dikkatle bakıyor ki yüzü normal şartlarda arzu etmeyeceği bir şekle bürünmüş, dudaklar sarkmış, gözler devrilmiş, ağzının kenarlarında derin iki çizgi oluşmuş. Göz hizama denk gelen koltukta kucağında sarı-beyaz kasımpatılardan yapılmış kocaman çiçek buketini taşıyan bir kadın oturuyor. Buket çok şık, çiçeklerle uyumlu sarı kağıt ve beyaz tülle sarılı, irice sarı bir fiyonkla bağlanmış ve fiyongun ortasına yeşil yaprakları parlayan beyaz bir kasımpatı yerleştirilmiş. Buketin sahibi dalgın, gözlerini bir noktaya sabitlemiş arada bir aklına gelen şeye gülümseyerek kafa sallıyor. Kapının yanındaki sahanlıkta gürültücü bir kalabalık var, garip ve dekolte giyimli üç genç kız ile jöleli saçları özenle şekle sokulmuş dört delikanlı yüksek sesle konuşup kahkaha atıyorlar, arada bir de itişiyorlar ve bu nedenle sağa sola çarpıyorlar. Buketli kadının yanında oturan fötr şapkalı yaşlı adam ayıplayan gözlerle bakıp cıkcıklıyor ama nedense yüksek sesle uyarmaktan çekinir bir hali var. Sağ yanımda ayakta duran iki gençse cep telefonuyla oynuyorlar. Aralarındaki konuşmadan anladığım kadarıyla bir tanesi yeni almış telefonu ve bazı özelliklerini çözememiş diğeri ona yardımcı olmaya çalışıyor. Hiç canım sıkılmıyor keyifle etrafı izlemekteyim ama o da ne, ineceğim istasyona gelmişim. Kader utansın diyerek önümde dikilen adamdan izin istiyorum duymuyor. Tekrar söylüyorum yine duymuyor, tren hareket etmek üzere mecburen dürtüyorum ve "Pardon" diyorum. Gönülsüzce kenara çekilirken "Sığamadın mı, geç işte" diyor en kaba haliyle. Terslenecek vakit yok, can havliyle atıyorum kendimi son anda dışarıya, o sinirle pencereden bakıyorum görürsem en azından bakışlarımla döveyim diye ama kalabalıkta seçemiyorum. "Oruçludur, hoşgör" diye telkin ederek çıkıyorum merdivenlerden, hoşgörmesem ne yapacaksam...

Görsel: Buradan

2 Eylül 2010 Perşembe

AJANDA

Bu ayki Ajanda dergisinde ben de varım, bayram anılarımla. Okumak isterseniz tık.

1 Eylül 2010 Çarşamba

DAVULUMU ÇALA ÇALA

Akşam üstü artık bıkıp kapıya gelen 5. farklı davulcuya söylendim. Yahu daha Ramazan bitmeden, bayram gelmeden 5 ayrı davulcu mu bahşiş toplamaya çıkar? Bir mahallede kaç davulcu vardır? Üstelik her gelen orijinal (!) davulcunun kendisi olduğunu iddia ediyor. Marifetleri de ne? Station bir arabanın bagajına kurulup "güm de güm güm" diye çalar gibi yapmak, uzaktan bile hoş gelmiyor sesi. Her gece sayıyorum vurdukları tokmak sayısı beşi geçmiyor, ritm zaten yok, kakafonik bir ses. Herşey gibi Ramazan davulculuğunun da suyu çıktı. Nerde o eski davulcular, özledik vallahi. Oğlumun doğumu Ramazan'a denk gelmişti. Minicik birşey, sürekli ağlıyor, ben perişan, uyku denen şey haram. Binbir uğraşla uyutuyoruz, tam dalıyor yatıp biraz dinleneceğiz balkonun altına geliyor hazret, ev de 1.kat, bütün ses içerde. Bir yandan çalıp bir yandan çığırıyor:

"Ne uyursun ne uyursuuuuuun
Uykunda neler bulursuuun
Kalksana lambayı yaaaaksana
Belki Cenneeeetlik ooolursun"

gümbede güm güm gümbede güm güm

"Huma kuşlar huma kuşlaaaar
Deniz kenaaarında kışlar
Hanım ablaaam pilaaav haşlar
Beyabim yemeğe de başlaaar"

Gümbede güm güm gümbede güm güm

O iştahla çalıp çığıradursun biz ailecek balkona hücum ediyoruz. Hemen bahşişler atıp çekip gitmesini sağlıyoruz ama para tatlı. Adam işin ilmini aldı, para atılan tek balkon bizimki. Ertesi gece tam çocuk uyumuşken yine başlıyor serenat:

"Yenicami direk isteeer
Söylemeyeee yürek ister
Benim karnııım toktur amma
Arkadaaaşım bööörek ister"

Gümbede güm güm gümbede güm güm

Bu hilafsız 30 Ramazan böyle devam etti, adam kesin bizden topladığı paralarla davulunu yenilemiştir. Fakat çok istikrarlı çıktı kendileri, o evde oturduğumuz 10 yıl boyunca ve taşındığımız diğer evde de hep aynı manileri söyleyerek çaldı durdu, davula vuruşundan tanır olmuştum artık kendisini ama son birkaç yıldır yokoldu, yerini bir acemi aldı.

Şimdi bekliyorum, bakalım kalan birkaç günde kaç tanesi daha bu mahallenin asıl davulcusu benim diye kapıyı çalacak, daha bunun bayramı da var, haydi hayırlısı...

Görsel: Buradan