.

.
.

7 Nisan 2010 Çarşamba

EVREKA, EVREKA!..

Sonunda kavuştum. Bir yıldır hasretini çektiğim, rüyalarıma giren, kokusu burnumdan , rengi gözlerimden gitmeyen, sımsıkı kucaklayıp bağrıma basmak istediğim, gönlümün biricik sevdiğine; LEYLAĞIMA kavuştum. Muhtemelen o da benim hasretimi çekmiş ki pek cılız, pek eneze kalmış garibim üzüntüden. Tek bir yeşil yaprağın olmadığı kupkuru dalların arasından uzatmış kafasını, sıska sıska bakıp dururdu. Ama olsun ister cılız, ister besili birbirimizi gördüğümüze pek memnun olduk doğrusu. Sarıldık, koklaştık, fotoğraflaştık ve mecburen vedalaştık. Bana eşlik edemedi, hiç tanımadığım birinin bahçesindeydi çünkü. Olsun, bir yıllık hasret sona erdi ya buna da şükürler olsun...

Bu leylak ağacını 2-3 yıl önce tesadüfen keşfetmiştim. Bugün sinema çıkışı arkadaşıma giderken hatırladım. Birkaç durak önce indim ve aklımda kaldığı kadarıyla bulunduğu sokak boyunca dikkatle bakınarak yürüdüm. Çok sürmedi, 100 metre kadar sonra göründü uzaktan mor mor çiçekler. Hemen bir depar attım, daldım bahçeye. Baktım yanında bir adam elinde kürekle toprağı eşeleyip durur. Önce bir "Kolay gelsin" çektim, sonra: "Ehem, öhöm, şeyy... Nasıl desem, ben leylak çok severim de. Acaba çiçekleri biraz koklayıp fotoğrafını çekebilir miyim? Hani Antalya'da pek bulunmuyor da, görünce pek bi sevindim de. Yani çok uğraştım yetiştirmek için, beceremedim de bır bır bır..." Adam ne yapsın, koca kadın gelmiş, leylak sevmek için yalvarıyor. "Buyrun, tabii tabii" dedi ve beni leylak ağacıyla başbaşa bıraktı. Pek cılızdı garibanlar, nerde Ankara'nın cillop gibi leylakları hele bir de çift katlıları olur, sanırsın yapma. Ama bendeki leylak aşkı o kadar derin ki hazır bulmuşken vücut ölçülerine aldırmadım bile, varsın 90-60-90 olmasın, biz leylağın her türlüsünü severiz. Neyse kokladım, sevdim, fotoğrafını çektim ama utandığım için bir tek dal bile koparamadım. Vedalaşıp gözüm arkada ayrıldım. Şimdi bütün ümidim arkadaşımın bahçesindeki ağaçta, tomurcuklandığını söyledi, açınca toplar getirir, sevindirir bu fakiri.

Gelelim günün leylaktan önceki bölümüne. Uzun zamandır aklımda olan ama fırsat bulup izleyemediğim "Veda" filmini vizyondan kalkmadan görmeyi başardım. Ve de derin bir hayal kırıklığı yaşadım. Tipler hiç oturmamış, tempo çok ağır, roller çok abartılı ve yorum çok teatral geldi bana. İçlerinde çok beğendiğim oyuncular olmasına rağmen oynadıkları rollerde hiçbirini yeterli bulmadım. Hele çok beğendiğim E.zgi M.ola filmde Latife Hanım'ı değil, Canım Ailem'deki Feride'yi oynuyordu sanki. Hasılı umduğumu bulamadım, ne yapalım sağlık olsun. Belki günün birinde gerçekten güzel bir Atatürk filmi izlemek mümkün olur.

Dün akşam da DVD'de nihayet "Up" filmini izledim ve çok eğlendim, hele tombalak oğlana bayıldım. Ben bir süre DVD'lerle idare etsem iyi olacak, en azından beğenmedim mi basarınm düğmeye kapatırım, boş yere de sinema parası vermemiş olurum.

Artık uykum geldi, rüyamda mis kokulu leylaklar görme dileğiyle yatmaya gidiyorum...

6 Nisan 2010 Salı

KUUUUŞ SESLERİİİİ...

"Kuuuuş sesleri ovalara yaayılıııır
İiiiiiiinsan bunaaa hayraaan olur baaayılır..."

Siz kuş sesi dinlerken ben bir koşu sinemaya gidip geleyim. Görüşmek üzere...

5 Nisan 2010 Pazartesi

ANTALYA'NIN KUYULARI, ÇAYIR ÇİMEN KIYILARI A LEYLİM

Dün sırtımıza vuran güneşin kemiklerimizi ısıtan sıcaklığının verdiği keyifle uzun bir yürüyüş yaptık. İlk molayı yukarıda fotoğrafını gördüğünüz muhteşem görüntünün önünde verdik. Burası denize açılan derin bir dere yatağı ve her yıl bu zamanlar mor salkım ve erguvanlar orayı bir cennete çevirir. Aslında manzara çok daha görkemli olurdu ama bu yıl ya biz geciktik ya da onlar erkenciydi, hafiften geçmeye başlamış. Hemen yan tarafta bir resmi dairenin lojmanları var. Önünden her geçişte orada çalışıp yukarıdaki manzaraya bakan evlerden birinde oturmayı düşlemişimdir, insan bayıltıcı kokuya ve renk cümbüşüne takılıp bütün gününü pencere önünde geçirebilir.

İkinci molayı bir çay bahçesinde verdik. Yukarıdaki Yat Limanı manzarası eşliğinde, çiçek içindeki iki turunç ağacının altına yerleştirilmiş masamızda mis kokudan esriyerek çaylarımızı yudumladık. Daha sonra arkadaşlarımız ellerinde simit ve peynirlerle gelip çay molamızı ziyafete dönüştürdüler.

Ördekler dedikodu yapıyor, üçü gaga gagaya vermiş diyorlar ki: "Şu kadın epeydir görünmüyordu, gelmiş yine. Artık bıktırır ikide bir elinde makinesiyle gelip fotoğrafımızı çekerken". Soldaki daha olgun, uyarıyor onları: "Öyle demeyin gençler, bu fırsatı değerlendirin. Belki sayesinde biri keşfeder sizi fotomodel olursunuz".

Aynı yolu tersinden yürüyerek geri dönüş yaptık ve acıkan karnımızı doyurmak için "Piyazcı Ahmet"in mekanını şenlendirdik. Şiş köfte ve Antalya usulü piyazdı menümüz. Şiş köftenin fazlaca bir özelliği yoktu ama piyaza söyleyecek söz bulamıyorum. Kullanılan fasulyenin lezzetinin yanısıra Antalya piyazına tahin eklenir ki piyazla pek arası olmayan beni bile râm etmiştir kendine. Tahin, fasulyenin haşlama suyuyla inceltilir ve eklenir piyaza. Ayrıca yumurta ve domates ilavesi de yapılıyor ama ben sevmediğim için istemedim. Antalya'ya yolunuz düşerse yemeden gitmeyin.

Şimdi Çiçek hanımı merak edeceksiniz, kendisi iyi. Saksının içinde büzülmüş oturuyor, az evvel ziyaretinden geldim. Annesinin günahını aldık, kaçmamış doğum izni bittiği için işe başlamış. Bu sabah emzirme iznini kullanarak gelip doyurdu bebesini. Yalnız akıl erdiremediğim birşey var, diğer yumurta yok olmuş. Gülbahar hanım imha etti galiba ikinci bebeği doğmadan. Ne diyeyim kendi bileceği iş, doğmuş kızını ihmal etmesin de, zira ne yapsak beslemeyi başaramamıştık dün gece. Gözümün önünde ölmesine dayanamam.

"Roza'nın Gözleri" bitti. Konu ve edebi yönden pek parlak bir kitap değildi ama Mardin-Midyat yöresini ve Süryaniliği anlattığı için ilgi çekici geldi ve çabucak okuyup bitirdim. Şimdi kendime bir kahve yapıp yeni bir kitaba, "Beton Bahçe"ye başlayacağım. Kendime iyi okumalar, sizlere de iyi bir hafta diliyorum...

4 Nisan 2010 Pazar

BALKONDA SON DURUM: KUŞLAR, ÇİÇEKLER, ÇOCUKLAR

Az evvel girdim balkondan içeri, Çiçek hanımın sağlığını kontrol için çıkmıştım. Çiçek hanım çıtırtıdan ürkmesini saymazsak iyi, kardeşinin yumurtası henüz çatlamadı lakin anne kayıp. Gülbahar Hatun dün öğlenden beri ortalarda yok. Yeni doğmuş kızının saçının tepesine fotoğrafta gördüğünüz üzere fıskıye modeli bir kuyruk yapıp çekmiş gitmiş, diğer yumurta çatlamamış daha umurunda mı? Ben size demiştim bu kuş kısmının gözü oynaşta oluyor diye, buyrun işte bahar başına vurdu, annelik falan üç günmüş. Bıraktı cami avlusuna, pardon Leylağın saksısına yavruyu, kaçtı yeni sevgilisiyle. İnsan bari bir not yazar ayıp olmasın diye "Yavrum sizlere emanet, ben elimde olmayan sebeplerle gidiyorum" mealinde. İyi hoş da nasıl besleyeceğiz bu garibanı, henüz çok minik. Ölürse çok üzüleceğim ama yapacak birşey yok. Bekleyelim bakalım belki nedamet getirip geri döner oynak Gülbahar Hatun.

Hava çok sıcak bugün. Uzaktaki dağların tepesindeki karlara inat dayandığım balkon demirleri ellerimi yaktı. Sokaktan ikiz oldukları anlaşılan bebeklerin ayrı ayrı yatırıldığı çocuk arabalarını sürerek genç bir çift geçti, arkalarından da 3-4 yaşlarında tombalak bir oğlan çocuğu. Çocuğun da onlara ait olduğunu anlamam biraz vakit aldı, zira çift arkasına bakmadan yolun ortasından yürümekteydi. Ufaklık bizim evin önünde dikili sarı papatyaların yanına gelince çiçek açmış papatyalardan üçünü kopardı, dördüncüyü koparamadı. Papatya ile arasında sıkı bir güç savaşı oldu, neredeyse kökünden sökmek üzere iken pes edip "Anneee" diye bağırarak iki apartman ötedeki bir evin kapısından giren anasının ardından koşturdu. Buraya kadar iyiydi de giderken kopardığı papatyaları da fırlatmadı mı sokağın ortasına işte ossaat kan beynime çıktı. Çocuğa değil de anasına çemkirmek istedim, şimdi orada narin narin süzülmekte olan çiçeklerin günahı neydi? Be çocuğum, kopardın madem götür annene sun da, ikizlerden sonra dama atılan pabucun tekrar ayağına girsin. "A leylak, iki papatyanın cimriliğini mi yapıyorsun" diyeceksiniz ama benim derdim papatyanın kopuşu değil ziyan edilişi, bir canlıyı bu kadar önemsemiyorsa ilerde nasıl bir yetişkin olur acaba, onun derdindeyim. Neyse sıcak başıma vurdu galiba el kadar çocukla felsefe yapasım geldi. Ya da demindenberi CD'de hep annemin sevdiği şarkılar çalıyor, ondan ötürü ruhum daraldı.

Bu gördüğünüz "Ağaç Minesi", Antalya'da her mevsim en çok karşınıza çıkan çiçek budur. Pembesi, beyazı, kırmızısı, turuncusu, ebrulisi hasılı envai çeşit rengi vardır, aynı dalda farklı renklerde de açabilir. Yıllar önce Antalya'ya kampa gelmiştik, çiçeklere çok düşkün olan anneannem bundan bir dal koparmış ve Ankara'ya gidince bir tenekeye dikmişti. Çiçek coştu, coştu, adeta ağaç oldu. Anneannem öldüğünde evi kiraya vermek için boşaltırken kapıdan çıkaramamış öylece balkonda bırakmıştık. Her gördüğümde anneannemi hatırlatır bana.

Şimdi izninizle bu sıcak Pazar gününü değerlendirmek üzere yürüyüşe gidiyorum. Yeni fotoğraflar ve izlenimlerle dönerim. Sevgiyle kalın...

3 Nisan 2010 Cumartesi

SENİ GÖRMESEYDİM


http://fizy.com/s/1d78il

Ben getirdiğim eşyaları nihayet yerleştirirken siz Sıla'dan bu harika Şükrü Tunar bestesini dinleyin. Sözler Sıla'ya ait, klarnet Serkan Çağrı...

2 Nisan 2010 Cuma

ŞEVKETİBOSTANLA ERGUVAN BU SİNEMADA!..

Sabah yüzümü yıkar yıkamaz kendimi balkona attım. Hava gayet güzel, gökyüzü güneşli idi. Karşı apartmanın sahibi Almanyalı'nın karısı haftalık mıntıka temizliğine başlamış, sol elinde hortum, sağ elinde uzun saplı bir fırça ile binanın etrafındaki beton zemini yıkıyordu. Yıllardır bu rutin hiç değişmedi. Yaz-kış daha kargalar kahvaltısını yapmadan, önce apartman sundurmasının altında mutena bir yere parkedilmiş arabalarını içli-dışlı yıkayıp paklar sonra da zemin temizliğine geçer bu titiz hanım. Ama bu arada sokak sular seller içinde kalmış, apartman önünden süpürülen çöpler başka binaların etrafına yığılmış önemli değildir, yeter ki kendi mekanı temiz olsun. Birkaç kez ikaz edildiyse de öyle sert ve edepsiz bir tavırla karşılaşıldı ki herkes "Deliyle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak evladır" diyerek vazgeçti muhatap olmaktan. O da her hafta (önceleri Pazartesiydi, gördüm ki Cuma'ya almış) bıkmadan usanmadan devam ediyor icraatına.

Sokaktaki ağaçların tamamı yeşermiş, çapraz apartmanın bahçesinde kartopu çiçekleri açmış. Cılız bir mor salkım yanına dikildiği servinin gövdesine tırmanmaya çabalamakta. Karşı kaldırımdaki iki adet turunç ağacı çiçekte, üzerinde geçen kıştan kalan birkaç turunç da ağabeylik yapıyor çiçeklere. Ben yokken sokaktaki otomobil sayısı artmış, yolun sağlı sollu iki yanına park etmiş insanlar araçlarını. Yoksulluk edebiyatı yapılan bir memlekette kısacık bir sokakta bile bu kadar çok arabanın olması neyin göstergesi anlayabilmiş değilim. İnsanlar yemeyip içmeyip paralarını yılda birkaç kere binebilecekleri otomobillere yatırıyorlar galiba.


Sokak teftişinin yeterli olduğuna kanaat getirince içeri girdim ve yukarıda görmüş olduğunuz yemeği pişirdim: "Kuzu Etli Şevketibostan". Şevketibostan denilen sebzeyi ya da otu, her neyse Antalya'ya yerleştiğim seneden beri pazarda görür ama minik ahtapotlara benzeyen bu açık yeşil renkli bitkinin ne olduğunu anlamazdım. Günün birinde sevgili Acemi Aşçı'nın blogunda şu tarifi gördüm ve mutfaktaki hünerine hayran olduğum birinin bunca övdüğü yemeği denemeye karar verdim. Pazarda zar zor bulduğum şevketibostanı (bir ot için hayli yüksek bir fiyat ödeyerek satın aldım üstelik) eve getirip pişirdim. Sonuç "Ben şimdiye kadar neredeymişim?" sorusunu sordurdu ve o zamandanberi de her gördüğümde alıp pişirmekteyim. Mevsimi çok kısa zaten, baharda oluyor. "Kenker" denilen dikenli bitkinin sap ve kök kısımlarına şevketibostan dendiğini de öğrendim bu arada. Dün köylü pazarında her zaman "radika" aldığımız, sumo güreşçisi kıvamında gövdesi ve hayli esmer teniyle pazara girer girmez gözümüze çarpan teyzenin tezgahında bir çuvalın içinde görünce hemen kaptım bir kilo. Tariften emin olmak için Acemi Aşçı'nın facebook'daki sayfasından ricada bulundum, sağolsun İpek hanım hemen linki verdi ve az evvel şevketibostanlarım tabakta gördüğünüz hale geldi. Ben linkteki tariften farklı olarak bir kaşık un serpiyorum sebzelerin üstüne, sonra pişmeye bırakıyorum. Suyu biraz daha kıvamlı oluyor. Görkemli isminde dedemin adı da geçtiği için aramızda özel bir bağ oluşan bu otu bulursanız alıp deneyin derim. Görünümünden ummadığınız bir lezzet performansı sunacak size.

Sözü bu fotoğrafla bağlayım, dalları bırakıp gövdeden fışkıran erguvan çiçekleri. Tabiat ana, sen nelere kadirsin, bizi varlığından mahrum koyma e mi...

1 Nisan 2010 Perşembe

BAHAR GELMİŞ CİHANE, BAŞAĞRISI BAHANE

Sabah yattığım odanın duvarında kıpırdaşan güneş ışığıyla uyandım. Bir müddet nerede olduğumu hatırlayamadığım bir bilinç bulanıklığı yaşadım. Evde olduğumu farkedince pek sevindim. Öğleye doğru da attım kendimi dışarı. Daha valizler açılmamış ne gam, valizler bekler ama hayat beklemez. Hava harikaydı, sırtımda bir gömlekle düştüm park yoluna. Antalya'da doğa uyanmış diyemeyeceğim çünkü uyanmayı bırak uyku sersemliğini bile atmış üstünden, kuşluk vaktine geçiş yapmış. Parkın kapısından girer girmez bir papatya kokusu karşıladı beni. Hani diyeceksiniz ki papatya kokar mı, hem de nasıl kokar, buram buram. Yerler silme minik beyaz papatyalarla kaplanmış halı gibi. Sol yanda deniz uzanıyor, gökte güneş parlıyor, her taraf yemyeşil. Oh be, dünya varmış, ben küflenmişim meğer Ankara'da.

Biraz yürüyünce papatya kokusu yerini portakal çiçeği kokusuna bıraktı ki sarhoş eder insanı. Keşke şu fotoğrafa bakarken kokuyu da duyabilseydiniz. Bu sene narenciye ağaçları erkenci. Neredeyse çiçekler dökülmek üzere, son demlerini yaşıyorlar, yetişebildiğime sevindim. Altlarında uzun süre dolaşıp kokuyu ciğerlerime doldurdum.

Erguvanlar da açmaya başlamışlar. Ekmekçim İstanbul'da da yakında başlar erguvan şöleni ama o zamana kadar sen bunu kabul et.

Mor salkımlar iştahla açmakta. Parkta bir bitki tüneli var silme mor salkımla kaplı. Tamamı açtığında eflatun bir dehlize girmiş gibi oluyorsunuz, yerler mor petallerle kaplanıyor, kokudan esriyorsunuz. Bilge'nin sevgili annesi, ben bu fotoğrafı çekerken senin Ankara'da kulakların çınladı mı acaba?

Mor salkımların kokuları minik beyaz güllerin kokusuna karışmıştı.

Bu güzelliğin adı Ateş Ağacı. Parktaki bahçıvanlar Alev Ağacı olduğunu iddia ediyor, artık doğrusu nedir bilemiyeceğim, buna benzer daha geç çiçeklenen ve dalları yere paralel uzayan bir ağaç daha var, belki o alev ağacıdır. Bildiğim her ikisinin de muhteşem güzellikte olduğu. Çiçeğini yakından görmek isterseniz aşağıdaki fotoğrafa bakınız.


Bunları görünce dayanamadım, fotoğrafladım. Çocukluğumda fena halde meraklısıydım. Niğde'de, teyzemin bahçesinde gün boyu toplardım. Orada "Fişgene" denir bu sümüklü böceklere. O kadar özdeşleşmişti ki benimle mektubun içine koyup gönderirlerdi ve her gördüklerinde hala bir fişgene muhabbeti açılır benimle ilgili. Eski bir dostu görmüş gibi oldum şu bahar gününde. Yanındaki karınca da bonusu.

Yapay göletin kıyısında su zambakları açmışlar.

Ve de minik şeftali ağacı çiçeklenmeye çabalıyor.


Bunca yorgunluktan sonra bir bardak demli çayı hakettik galiba.

Son durak sinema oldu. Ankara'da bir türlü fırsat bulup gidemediğim ve herkesten övgüsünü duyup merak ettiğim "Eyvah Eyvah"ı izleyebildim sonunda. Nasıl mı buldum, o kadar çok iyi şey söylendi ki hakkında, beklentimi yükseltmişim galiba, bana çok parlak gelmedi. Tamam kötü bir film değil, Ata Demirer de, Demet Akbağ da iyi rol kesiyorlardı ama bundan çok daha güzel ve çok daha komik filmler izlemiştim. Kısacası "hayal kırıklığı ve muz kabuğu".

Günü sinemadan eve yürüyüş, pazar ve market alışverişiyle bitirdik ama ben de bittim bu arada. Lakin pişman mıyım? Kesinlikle hayır, baharın ve Antalya'nın tadını çıkarmaya kararlıyım, yorgunluk vızgelir bana. Leylağı izlemeye devam edin anacım...