.

.
.

17 Nisan 2019 Çarşamba

17 NİSAN- (ANNEANNEM)


Sabahtanberi dilimdeki şu türküyle dolanıyorum evin içinde:

"Cevizin yaprağı dal arasında,
Güzeli severler bağ arasında
Üç-beş güzel biraraya gelmişler
Benim sevdiceğim yok arasında"

Sözleri biraz edepsiz olsa da melodisi çok hüzünlüdür ve bana anneannemi hatırlatır hep. Hayatında bir kere bile aşkı tatmamış, ömrü kahırla geçmiş, "sevdiceğim" diye niteleyebileceği yegane adamın, kocasının, daha  taze gelinken üstüne kuma getirdiği anneannemi bu türkünün neresinde bulurum anlaşılmaz. Sanırım türkünün tamamına hakim olan hüzün, tam da öldüğü ayda bilinçaltımdan çıkıp dilime vurdu. Yemek pişirirken, yerleri silerken, toz alırken, dantel örerken, dikiş dikerken sürekli şarkılar, türküler mırıldanan annemin aksine anneannem şarkı söyleyen bir kadın değildi (bakınız kardeşimin Gazete Duvar'a anneannem için yazdığı şu yazıya: Anneannemin Söylemediği Şarkılar). Ağzından duyduğum yegane ezgi ben daha çocukken, dayımın yeni aldığı makaralı teybe bir heves hepimizin sesini kaydederken ısrar üstüne, çatlak bir sesle, detone ola ola söylediği "Derdimi ummana döktüm, asumana inledim" şarkısıdır. Aslında ummana döküp asumana inleyecek kadar çok dert çekmişti, bunu şarkı haline getirmeye de, söylemeye de mecali kalmamıştı demek. 

Şarkı söylemezdi söylemesine de hiç öyle hayattan kopmuş bir hali de yoktu onca çektiği çileye rağmen. Sıradan bir hayatı gecikmeli de olsa keyfince yaşayan sıradışı bir kadındı o. Duru güzelliği daha küçük yaşlarda dikkat çekmiş, 15 yaşında gelin etmişler. Kendini bildi bileli abdest alıp namaz kılan, orucunu aksatmayan, her türlü dini vecibesini can-ı gönülden bir iştiyakla yerine getiren bu kadının kısmetine hovardameşrep, vakti kerahet geldiğinde tam tekmil mezeleriyle içki sofrasını hazır isteyen, bütün bunlar yetmezmiş gibi karısının da kendisiyle birlikte demlenip meşketmesini bekleyen bir adam düşmüş. Ne yaptıysa uyduramamış anneannemi kendine, ud dersleri aldırmış, şarkı söylemeye teşvik etmiş, nafile. Ne eşlik etmiş bu sofralara, ne de ağzına bir damla içki sürmüş. Kahrını içine gömüp kendine öğretileni yapmaktan öteye geçmemiş, hazırlamış sofrayı çekilmiş kenara. O kahır tek bir gün açığa çıkmış, dişinin çok ağrıdığı bir akşam dedem ısrarla bir kadeh rakı içmesini, ağrıyı geçireceğini söylediyse de dinletememiş. Artık çok mu sızlandı, yoksa dedemin mi inadı tuttu bilinmez ağzını açıp zorla dökmüş rakıyı. Eh alışkın değil ya bünye, anneannem bulmuş anında kafayı, bilinç alttan tırmanıvermiş üst kata. İşaret parmağını dedemin suratına sallayıp "Şarkı söyle" demiş. Dedem afallamış, "Ne diyorsun sen ya?" demiş, "Ne diyeceğim, şarkı söyle diyorum" diye ısrarını sürdürmüş anneannem. Sen misin ud dersleri falan aldırıp şarkı bekleyen, "keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner" işte böyle. Dedem şaşkınlık içinde inanmaz gözlerle bakıp bir yandan gülerken, söylerdin söylemezdin ısrarı suratına inen tokatla son bulmuş. Bilincin ta derinliklerinde biriken intikam bazen rakıyla birlikte yenen soğuk bir yemek olabiliyor ve bir tokata dönüşüp dedenin suratında patlayabiliyormuş.

Rakının etkisiyle oluşan bu tepkinin devamı gelmemiş olacak ki bir süre sonra dedeme verilen hizmete eve getirilen kumaya verilen hizmet de eklenmiş. Yetmemiş kumanın ölümünün ardından kalan çocuğun bakımı da anneanneme yüklenmiş. Çocukken, gençken anneannemin anlam veremediğim hoyratlığını, acılığını yaşım ilerledikçe çözmeye başlayabildim. Kumanın ölümünden bir gün evvel küçük kızı istedi diye onun eline yakarken kendi ellerine de bulaşan kınayı, "öldü de kına yaktı" demesinler diye ellerini dirseğe kadar mürekkebe batırırak gizlemeye çalışan, yetmedi eldiven giyen, buna rağmen düzenlediği mevlütte kumanın yakınlarının ilenmelerine uğrayan bir kadından ne beklenebilirdi ki. Kumanın, ardından da çocuğunun ölümüyle düzene girmesi beklenen hayatına, dozu azalan ama bitmeyen çapkınlığı ve akşamcılığıyla  kendi sonunu hazırlayan dedenin ölümüyle genç denecek yaşta bir de dulluk eklenmiş. Eline kalan üç-beş kuruş ve 12 yaşında haşarı bir oğlan çocuğu olmuş. Evli kızının desteği, yatılı okulda okuyan büyük oğlunun hasretiyle sürdürdüğü yaşamının tüm ilgi ve sevgisini o haşarı oğlan çocuğuna yöneltmiş. Annesince takılan "Tırnak kadar et", "Öksüz" nitelendirmelerini kazık kadar olduğu zamanlarda bile yıtirmeyen bu oğlan çocuğu anneannemin ömrünün sonuna kadar gözünün nuru, başının da derdi olmuş. 

İlkgençliğimin ne zaman kızıp ne zaman seveceği belli olmayan bu nur yüzlü kadınını annemin diktiği bir örnek-kare yakalı ve mutlaka iki cepli-desenli elbiseleri, ceplerine kuruyemiş, kara doktor dediği siyah üzüm doldurduğu-namaz kılarken secdeye vardığında seccadeye dökülür, biz de kuş gibi toplardık-örgü yelekleri, birisini ütü yaparken gördüğünde hiç kırışıksız olsa da mutlaka getirip ütü masasına serdiği yazmaları ya da başörtüleri, sularken halıları çürüttüğü saksı çiçekleri, yüksek penceresinden manzarayı seyredebilmek için yaptırdığı taht gibi kereveti, kalayı gitmiş bakır sinisi, izin almadan açtığımızda sinirlendiği küçük buzdolabi, camlı vitrinindeki Altın Damla kolonyaları, kapısının önündeki hışırdayan kavağı, "es karabağrıma es" diyerek yüzünü rüzgara vermesi, "Teatora" sevdası, küçük, kırmızı TV'sinde izlediği dizilere olan merakı, tombul bileğini sıkan esnek kordonlu metal saati, durmadan kaybettiği gözlüğü, elinden eksik olmayan tesbihi, banyo sonrası uzun uzun tarayıp topuz yaptığı, tarakta kalanları "Kuşlar götürür, aklım uçar" korkusuyla nerelere saklayacağını bilemediği uzun, beyaz saçları, dilinden düşmeyen atasözleri, yemek yemeye adeta ibadet eder gibi düşkünlüğü, doğaya olan tutkusu, en çok da "Ne olacak bu oğlanın hali?" yakınmalarıyla saklıyorum kalbimin en derin köşesinde. Ruhun şadolsun Zarifanım, dünyanın en huysuz ama en tatlı kadını...


Fotoğrafta annem, anneannem ve küçük kuzenim görünüyor. Arkada babamın "Kantorlu kavak" diye isim taktığı devasa begonya bitkisi...

5 yorum: