.

.
.

2 Aralık 2017 Cumartesi

HAFTA SONU SANATI



Şuradaydım dün akşam, Antalya Piyano Festivali kapsamında kapanış konseri solistleri Güher ve Süher Pekinel'i dinledik. Sanırım ünü dünyayı tutmuş Türk kadın virtüözler arasında  dinlemediğim bu iki kardeş kalmıştı. Maşallah yaşlarına göre gayet formdalar ve piyano konusundaki ustalıklarına da tek laf etmek benim haddime düşmez, Sezar'ın hakkı Sezar'a, çalarken parmaklarını takip etmek bile mümkün değil. Ancak büyük beklentilerle gittiğimiz ve iyi para ödediğimiz-haydi bu yıl fiyatlar biraz düşmüş diyelim ama yıllar önce Aziza Mustafazadeh için ödediğim para memur cüzdanımı epey yakmıştı-konserin ilk bölümünün yarısında iş bitti. F. Poulenc'in 2 piyano için konçertosunu dinledik, gayet de güzeldi ama başlıbaşına tüm konseri kapsayacak bir piyano konçertosu yok mudur, eser seçimi ona göre yapılsa keşke, özellikle bu tarz festivallerde. Tadı damağımızda kaldı, neyse ki ilk bis sırasında biraz daha çaldılar da hevesimizi aldık. Sonraki bisler sadece selamdan ibaretti. Konserin son bölümünde Brahms'ın 2 No'lu Senfonisi Pekinel kardeşler olmadan Antalya Filarmoni Orkestrası tarafından seslendirildi. Çıkışta CD imzalatma kuyruğu vardı ama dahil olmadık. Geçen konserde Gürer Aykal'ın sadece arkadan beyaz ama gür saçlarla kaplı başını görmüştüm ön sırada otururken bu kez fuayede rastladım, oldukça yaşlanmış. Sanki boyu bile kısalmış, biraz buruldum mu ne? Bir orkestraya onun kadar yakışan, onun kadar estetik bir şef düşünemiyorum. İster yakınım olsun, ister uzaktan hayatıma dahil ettiğim, böyle insanların yaşlanıyor olabileceği gerçeğini kabullenemiyorum, bu yüzden de aynaya bakmıyorum...dermişim 😀

Konser adabı bir türlü oturmadı bu şehirde, yine giren çıkan belirsizdi dinleti boyunca. Cep telefonları ateş böceği gibi ışıttılar ortalığı. Konser esnasında çekim ve kayıt yapılmaması tembih edildiği halde dinleyen çıkmadı. Önümüzdeki sırada oturan bir grup yabancıdan yaşlıca bir kadın etrafı kokuya boyayarak mandalina yedi, bir Allahın kulu görevli de kimseye uyarıda bulunmadı. Geçen sezon Belediye Tiyatrosu'nda oyun arasında kadıncağızın biri diabetinden dolayı şekeri düşünce ağzına bir hurma atmıştı da sınıf mümessili kılıklı görevli kız gelip "salonda bir şey yemek yasaktır" diye sert bir dille uyarmıştı. 

Bugün yine başka bir salonda, bu defa bale izlemeye gittim, hem de üçüncü kez, ee adettendir aralık ayında, yeni yıl öncesi mutlaka "Fındıkkıran" izlenir:


Üçüncü kez (hatta Ankara'da izlediğim modern dans uyarlamasını sayarsak dört) izlememe rağmen aldığım keyif hiç azalmamıştı, şahane bir rüya görüyormuş gibi geçti iki saat. Ama yine cep telefonları faaliyetteydi. Sahnede oldukça kalabalık bir çocuk dansçı grubu yer alınca salonda da çocuk sayısı fazlaydı ve haliyle kıpırdanıp durdular, özellikle arkamda oturanı sürekli koltuğumu tekmeledi. Sıkılmış olacak ki eline cips paketi tutuşturuldu, hışırtılar, tıkırtılar içinde kendimi sabretmeye zorlayarak izledim. Her şeye rağmen operamızın dansçılarını tek geçerim. 

Sanatla geçen iki parlak günün ardından yarın pek hoş bir etkinliğim daha var: EV TEMİZLİĞİ. Bu akşam yatıp yarın akşam temizlikçi gittikten sonra uyansam ne hoş olur. Haydi bakalım ev temizleyenleriniz çok olsun 😀

30 Kasım 2017 Perşembe

ZAMANI GELDİ



Aslında bu yıl yapmaya hiç niyetim yoktu. Yılbaşı ruhunun zerresi içimde uyanmamıştı ve pek uyanacak gibi de görünmüyordu. Ki bilenler bilir-bu da kendimle ilgili bilgi olsun-en sevdiğim kutlama günü yılbaşıdır ve kutlanacak bir şey varsa kutlanmalıdır felsefesine sahibim. Gel gör 2017 öyle bir yıl oldu ki ne gidişini kutlayacak, ne yenisinin gelişine sevinecek hal kalmadı, Ferdi Özbeğen'in deyimiyle "Dizlerimde derman/Kandilimde yağ bitti".Gelen daha mı kötü olur, yüzümüzü bir nebze güldürür mü bilmiyorum ama bu likör 7-8 yıldır gelenek haline getirdiğimiz, Beste'nin tarifiyle yapıp kararlaştığımız bir günde birbirimizin sağlığına açıp içtiğimiz bir içecekti. Yapması ayrı keyif, içmesi ayrı keyif, paylaşması apayrı keyifti. Ama diyorum ya bu yıl hiç canım çekmedi, Beste ısrar etmeseydi niyet eder miydim bilmiyorum. Gel gör ki bu da dahil nice güzel tarifi sayesinde denediğimiz, bu geleneğin yaratıcısı, ta uzaklardan bize ses veren, renk katan Beste "Haydi ama" deyince katılmamak imkansız oldu, dün akşam da bir çırpıda yapıverdim. Eh dile kolay 7 yıldır yapıyoruz, artık otomatikleşmişim. İlk yaptığımızda gidip 100 gram çekirdek kahve almıştım, dün akşam son taneyi kullandım. Her seferinde tavada bir fasıl kavurup tazeliyorum. Bu yıl portakallar biraz gecikti sanki, hala kabukları tam kalınlaşıp turuncuya dönemedi. Hafif yeşilli-sarılı iki portakal girdi kavanoza, iki portakala da 40'ardan 80 adet kahve çekirdeği saplandı. 2 kaşık da içine ilave edildi. Aslında Beste'nin ana tarifinde şeker miktarı daha fazla ama ben tatlı sevmiyorum likörde, o yüzden azalttım. 2 yemek kaşığı esmer, 2 yemek kaşığı beyaz şeker kullanıyorum. Esmer şeker karamelize bir koku ve hoş bir renk veriyor, o yüzden kullanılmalı. Bu kavanozda 2 portakalın üstünü 70'lik votka tamamen dolduruyor. Önemli olan portakalın-ya da portakalların-üstünün tamamen votka ile kapanması. Bu aydınlık ortama poz vermek için geldiler, fotoğraf çekimi sonrası ışık almayan bir yerde uykuya yatırdım. Aralık sonu görüşmek üzere diye de vedalaştım. 3 hafta ile bir ay arası içilecek kıvama geliyor. Daha tatlı seviyorsanız şeker miktarını arttırabilir, şekerin erimesi için arada kavanozu sallayabilirsiniz. Tadına baktığınızda acı geliyorsa arada şeker eklemenizde sakınca yok. Aşağıdaki linki tıkladığınızda likörün ve ritüelin yaratıcısı Beste'nin orijinal tarifine ulaşabilirsiniz:


Bu linkte de tarifi ilk kez denediğimizde benim uydurduğum öyküyü okuyabilirsiniz: 


Haydi yapacak olanlara afiyetle...

29 Kasım 2017 Çarşamba

HAFTA ORTASI

Dünü atladım zira markete gidip alışveriş yapmak dışında dişe dokunur bir eylem gerçekleştirmedim. Ha bir de akşam yemeğinden sonra Kitap Fuarı'nda Zafer Algöz'e imzalattığım "Haşırt Dı Bilekbord"u okudum, ara sıra gülümsemek ve birkaç eski oyuncuyu anmak dışında bir numarası yoktu, zaten yatana kadar bitti. 

Bu sabah erken uyandım, kahvaltımı yaparken çamaşırlar yıkandı. Hava güzel ve güneşliydi, onları balkon ipinde salınmaya bırakıp Netflix'e yeni eklenmiş romantik bir film izledim, yaklaşan yeni yıla uygun, pek latif görüntüleri olan, suya sabuna dokunmayan çağdaş bir Külkedisi öyküsü: "Noel Prensi".


1,5 saatliğine gevşedim gevşedim, dünya pek güzel, pek dertsiz bir yermiş, şatolarda yaşayıp balolardan baş alamıyormuşuz gibi izledim. Rızza kim, Manadası nere, neyse ohalim çıksın buhalim, filandı fişmekandı yokmuş gibi Avlonya (mıydı?) krallığında yayıldım. Oh, sefam olsun. Hep kahır, hep kahır, hep kahır, yetti be 😀

Sonra da giyinip şuraya gittim:

 
Devrim Erbil'in İstanbul'u resmettiği tablolar şahaneydi:






Sergi sonrası arkadaşımla çay-kahve içip akşam ettik. 45 dakikalık otobüs yolculuğunu ayakta ve elimde ağır bir poşetle sona erdirdim. İndiğimde dayak yemiş gibiydim. Eve dar attım kendimi. Lakin hala enerjim varmış ki yemek zamanına kadar geleneksel yeni yıl likörünü de hazırlayıp aradan çıkarıverdim. Onun fotoğrafı ve hala bilmeyen varsa tarifi de yarına kalsın. Artık dinlenmek ve kitabımı okumak istiyorum. Hoşça kalınız efendim...

27 Kasım 2017 Pazartesi

HAFTA BAŞI

Tıkalı burun, gıcıklı boğaz, kazan kafa ve öksürük halinden dolayı zorla kalktım yataktan, itiraf edeyim saat 10.00'a geliyordu, buradan Saçaklı'ya bir selam çakayım, ve melodili olarak "yalnız değilsiniiiiz" diyeyim. O sebeple kahvaltı saatim de gecikti, hafifleme programım sekteye uğradı, öğle öğünüm uçtu falan filan. Baktım boğazımdaki gıcığın da ayarı kaçmakta, ani bir kararla giyindim ve yağmur çamur dinlemeden taksiye atlayıp hastaneye gittim. Hastane dediysem Devlet Hastanesi değil elbette, oralara öyle destursuz gidilmez. Bu arada şimdi aklıma geldi yahu, hissikablelvuku halleri midir nedir, sabah eşimin telefonu çaldı. İsim yok, bilinmedik bir numara, kendisi uyuyordu ben açtım. "Alo" diyen kadın sesine rağmen "Nazmi abi meraba" dedi karşıdaki. "Kim abi?"
"Nazmi abi benim".
"Sen kimsin, hoş o da önemli değil, zaten ben Nazmi abi değilim, yanlış numara". 
"Pardon ama dur kapatmayın bişi sorcam"
"Buyrun"
"Hastaneden randevu almak için kaç numarayı arıyorduk?"
"Zıkkımın kökü numarayı, danışma mıyım ben be", demedim tabii, kibar bir Nazmi abiyim ben, "Hiçbir fikrim yok" deyip kapattım sadece. Sonra da randevu telefonunu bilmediğim için özel hastaneye gittim 😀
Müracaat bankosunda elimi öptürmem gerekiyordu. Sistemdeki ağırlıktan dolayı elim ölçüm aletinde beş dakika kadar bekledi. Bu arada benden evvelkinin elini oraya koymadan önce tuvalete gittiğini, burnunu karıştırdığını, avcuna hapşurduğunu düşünerek iğrenç senaryolar oluşturdum. Neredeyse kusmak üzereydim ki alet elimi öpebildi, bunca pis senaryonun üstüne "Berhüdar ol" demek içimden gelmedi, gittim doktorun kapısının önüne, ışıklı tabelayı göreceğim bir yere konuşlandım. En kalabalık doktoru seçmişim, kendisi zaten her zaman gittiğim dr olur, demek ki herkesin her zaman gittiği doktormuş. Diğer dahiliyeci sinek avlıyordu zira. Kapıdaki yoğunluğa bakınca yakında sıramın gelmeyeceğini tesbit ettim, tam karşısında oturduğum sensörlü ana kapı da her açıldığında içeriye soğuk ve nemli hava üfleyince birkaç tur attım koridorda. Kayda değer bir şey yoktu, geri gelip yerime geçtim. Yanımda karısıyla oturan yaşlı adam ciğerlerini hastanenin zeminine bırakmak üzere iken çağırıldı neyse ki, yoksa o ağzını kapatmadığı için ben ağzımı, burnumu fularımla tıkamaktan boğulacaktım. Zaten eve gelince fular da dahil üstümde ne varsa makineye tıktım. Aşağı yukarı yarım saatlik bir bekleyişten sonra girdim doktorun yanına, evvelki yıl atlattığım zatürreden sonra en ufak üşütme ve öksürükten korkuyorum. Neyse ki doktorum ciğersel geçmişim hakkında bilgi sahibi, rahatlattı beni, ah bu Antalya'nın nemli havası. Önemli bir şey yokmuş, reçetemi aldım çıktım. Niyetim arkadaşımın kızının eczanesine uğrayıp ilaçları almak, biraz da kahve sohbeti yapmaktı ama durakta ağaç oldum otobüs beklerken gelmedi bir türlü. O sırada berbat bir yağmur indirdi, caydım, eve gitmeye karar verdim. Sen misin eve gitmeye karar veren, onca beklediğim otobüs geldi önümde durdu. "Yemin ettim bir kerre dönmem geri" şarkısını çığırıp Behiye Aksoy'un ruhuna gönderdim ve binmedim. Evin önünden geçen otobüs geldi az sonra, bindim oturdum, inene kadar karşı koltukta oturan kıvırcık kızıl saçlı, minnak kızla sessizce işaretleştik, acaip şirin bir şeydi. Sonuçta şu an evdeyim ve eğer bunu okuyorsanız az evvel bu postu girmiş bulunuyorum. İşim bitince gidip kahve yapacağım ve Algan Sezgintüredi'nin son kitabı "Süperben"i okuyacağım. Kendinize dikkat edin, grip nezle olmayın, tıp merkezleri bile rezalet durumda, herkes tıksırıp öksürüyor, sağlam giren hasta çıkıyor...


Söz konusu fotoğraf tıp merkezi civarındaki fışkiyeler, sarı yarpaklar, yeşil palmiyeler, kara bulutlar ve çirkin apartımanlar olmaktadır, saygıyla duyurulur...

26 Kasım 2017 Pazar

HAFTA SONUNUN SONU

Nerde kalmıştık, ha Öğretmenler Günü olmuştu, biz de tekaüt öğretmenler olarak "körler sağırlar, birbirini ağırlar" hesabı üç arkadaş buluşup Kitap Fuarı ziyareti gerçekleştirmiş, öncesinde de yemek yiyip kahve içmiştik, eh yeter bu kadar tekaüte :) Kitap Fuarı'nın açılış günüydü, çok kalabalık ve çok karman çormandı, fazla durmadık. Şöyle bir göz atıp çıktık, ben daha sonra bir kez daha gelmeyi planlamıştım, onu da bugün gerçekleştirdim ama o konuya daha sonra gelelim. Öncesinde dün Opera Sahnesi'nde izlediğim Guiseppe Verdi'nin "Aida" operası var ki gerçek anlamda görsel ve işitsel bir şölendi. İşin esasında opera biraz riskli bir seyir, kimi zaman çok uzun ve çok ağır tempolu olabiliyor. Biraz çekinerek gittim ama iyi ki gitmişim, üç saat boyunca soluksuz izledim. Müzikler, kostümler, dekorlar, ışık ve sahneye konuş şahaneydi. 









Bugün nezlem iyice artmıştı aslında, sabah kazan gibi bir kafayla, hapşurup tıksırarak  uyandım ama aklıma koymuştum bir kere kitap fuarına gitmeyi, kahvaltımı yaptım, ilacımı içtim, kitap kokusu şifadır dedim ve yola düştüm. Fuar yeni yapılan Kongre Merkezi'nde açıldı bu yıl. TÜYAP'ınki kadar kapsamlı olmasa da, önemli yayınevleri katılım yapmasalar da kitaplı bir ortamda olmak her şeye rağmen güzel oluyor. TÜYAP Antalya'da üç sezon kitap fuarı yaptı aslında, hele ilki pek kapsamlı, pek güzeldi ama sonuncuda meşhur Antalya yağmuru gürleyip Cam Piramit'in tavanından akan sular kitap standlarını havuza çevirince olay bitti 😀 8 yıldır sürüyür Konyaaltı Belediyesi'nin açtığı fuar, önceleri büyük bir çadırın içinde, daha sonra Cam Piramit'te ve son olarak da yeni açılmış Kongre Merkezi'nde ziyarete açıldı. Oldukça erken bir saatte gittiğim için henüz nefes alabilecek kadar hava ve rahatça geçebilecek kadar boşluk vardı, zaman ilerledikçe ikisi de azaldı. Önce şöyle genel bir tur attım, kafamda almayı planladığım üç kitap vardı, üçünü de bulamadım, onların yerine on tane başka kitapla çıktım mekandan. Zaten beni kitapçıya sokmasınlar, boş çıktığım vaki değildir. En dişe dokunur yayenevleri YKY, T.İş Bankası, Bilgi, Kırmızı Kedi, Everest, Doğan Kitap, Aylak Adam ve İnkılap idi ama bunlar da kısıtlı çeşitte kitapla katılmışlardı. İletişim, Metis, Ayrıntı, İmge gibi önemli yayınevleri yoktu. Beni en çok Aylak Adam Yayınları memnun etti, hem yüzde 50 indirim, hem de geçen yılki fuarda aldığım ve 50'ye yakın sayfası boş çıkan kitabı söylediğimde aynı kitabı hediye etmeleri hanelerine ekstra puanlar yazmamı sağladı. Hediye edilen dışında Macar Edebiyatı'ndan üç kitap olarak ayrıldım standdan.


İnkılap Yayınevi standında Zafer Algöz ve Can Yılmaz kitaplarını imzalıyorlardı. Gelmişken uğradım, kitaplarını alıp imzalattım ama yayınevini de hem orada kınadım, hem de burada kınıyorum. İndirim sıfır, sebep imza imiş, ilk kez böyle bir şey duydum. İmzadan önce ödeme yapsaydım kesinlikle almazdım.


Kırmızı Kedi standında İnci Aral'ın imza günü vardı, kendisini çok severim, aslında iki kez imza gününe katılmışlığım, hatta birinde tenha olduğu için uzun uzun sohbet etmişliğim de vardı ama yine de görmeden geçmek istemedim. Tüm kitaplarını okuduğum için evden yanımda getirdiğim kitabını imzalattım, küçük bir sohbet ettik. Derken arkamda sıra yüzünden tartışmalar çıktı, haliyle sohbeti fazla uzatamadık. Bir kolumda pardesü, bir elimde ağır kitap poşetleri, omuzumda çanta hamal modunda dolaşmaya devam ettim.





Ders kitapları, fasarya kitaplar, yemek kitapları, kapağı süslü içi boş kitaplar, klasikler, tarih kitapları vs vs çeşit çeşit standları arşınlayıp bir instagram fenomeni olan ve ironik yazılarına bayıldığım Hihieved'in kitabını imzalayacağı İndigo Kitap standına ulaştım. Hande Birsay gelmiş ve imzaya başlamıştı. İki sanal alem insanı olarak kaynaştık, imzalaştık, küçük bir sohbet gerçekleştirip fotoğraf için poz da verdikten sonra artık yapacak işim kalmamıştı. Eve gidip hastalığıma devam edebilirdim. Ama Hande Birsay'ın ne kadar sempatik ve canayakın bir insan olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Zaten kendiyle dalga geçebilen insanlara bayılırım. Kitabını da keyifle ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile okuyacağıma ve kendi perişan taze annelik günlerime döneceğime eminim. 

Çıkışta Kırmızı Kitap standında "Fuara Özel 5 lira" yazısına denk gelince mecburi bir mola verip üç kitabı daha ağır poşetlerime ekledim ve resmen kaçtım oradan, zira kendimi kontrol edemiyordum. Kapıdan çıkarken gözlerim yuvalarından uğradı, giriş kapısındaki kuyruk uzun bir S çizip taa ilerdeki karşı kaldırıma kadar uzuyordu. Türkiye'de bu kadar insan okumaya meraklıysa istatistikler yalan söylüyordu, istatistikler doğru söylüyorsa bu insanlar burada ne arıyordu? Derken anlaşıldı, uğramadığım alt katta Yılmaz Özdil imza şeettiriyormuş, herkeşler oraya gidiyormuş. Ah edebiyat, vah edebiyat diyerek beni eve ulaştıracak otobüs durağına müteveccihen (bu kelimeyi seviyorum arada bir kullanmam lazım :) yola düştüm. 



Otobüs beni biraz bekletti, sonunda geldiğinde neyse ki oturacak yer vardı. 70+ yaşlarında, topluca, muhafazakar giyimli bir teyzemin yanına oturdum. Teyzem az sonra beni şaşırtacaktı, çantasından çıkardığı telefonunu açtı, ekranda beliren resimde hayli yaşlı bir adam göründü, üstünde ise "Aşkım" yazıyordu. Bastı ve konuşmaya başladı, eşiymiş. Bu vesileyle telefonumda sadece nüfus cüzdanındaki adıyla kayıtlı olan kocamdan özür dilerim 😀

Not: Şunu yazmayı unutmuşum, ben T. İş Bankası Yayınları'nın yalancısıyım, Türkay Şoray 10 liraya düşmüş bilginize  😋

24 Kasım 2017 Cuma

KÜÇÜK MUCİZEME


Hayattaki en büyük şanslarımdan biridir şu arkada soluk hayaliyle görünen kadın, elimde başka fotoğrafı da yok zaten. O yüzden pek kıymetlidir bu fotoğraf biraz hasar almış olsa da. Gelenek gibi her öğretmenler Günü'nde koyarım bunu ve anarım o minnak, demode giyimli kadını. İyi ki onun sınıfına denk geldim, yoksa kişiliğim, birikimim, arka planım çok eksik kalırdı. Huzurla uyu Firdevs öğretmenim, belki hissedersin ne bileyim, Öğretmenler Günü en çok sana kutlu olsun...

Aşağıdaki mektubu "İmza Ben" kitabı için bir minnet ifadesi olarak yazmıştım öğretmenime, bir kez daha ekleyeyim:


"O Eylül günü annemle birlikte sınıfın kapısından içeri girip sizi gördüğümde hayatımda bu kadar önemli bir yer tutacağınızı asla tahmin edemezdim. “Dünyanın en büyük küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır. Büyük mucizelerse yalnız kutsal kitaplarda bulunur” cümlelerini okuyacaktım yıllar sonra Buket Uzuner’in “Şiir’in Kız kardeşi Öykü” kitabında. Kitabın kapağını kapatıp gözlerimi duvarın boşluğuna çevirmiş ve o Eylül gününü anımsamıştım. Evet, benim küçük mucizem 60 yaşlarında, seyrek saçlı, demode giyimli, sıradan bir kadındı. Okulun, çoğunun saçları sarıya boyalı, göz makyajları kuyruklu, sivri topuklu pabuçlar ve şık döpiyesler giyen kadın öğretmenler topluluğu içerisinde göze bile çarpmazdınız Firdevs öğretmenim; öyle sade, öyle gösterişsizdiniz. Lakin içinizdeki cevheri fark edebilmek için süslü kılıflara ihtiyaç yoktu, sınıfınızda birkaç gün geçirmek yeterli olmuştu. Annem beni tahtası kararmış sıralardan birine, babamın arkadaşının kızı alyanak Feyza’nın yanına oturtup Feyza’nın annesiyle birlikte bahçeye inmişti. Merakla bakıyordum etrafıma, hoşuma gitmişti okul ortamı. İçine kapanık bir tek çocuktan sınıfın Çalıkuşu’nu yaratmanıza henüz vakit vardı, ilk derste sadece isimlerimizi sormakla yetinmiştiniz. Beş saati arka arkaya kâh şarkı söyleyip kâh şiir okuyarak geçirip dağıldığımızda annem hâlâ bahçede, Feyza’nın annesince esir alınmış bir şekilde bekliyordu. Eve birlikte dönmüştük ve ben ertesi günü iple çekmiştim tekrar okula gidebilmek için. Annem götürmüştü yine ama bu defa Feyza’nın annesine görünmemek için hemen geri dönmüştü. Ben bir hafta sonra kendi başıma gidip geliyordum okula ve Feyza ya da annesi sizin sadeliğinizden pek hoşlanmamış olsa gerek o şık öğretmenlerden birinin sınıfına naklolmuştu. Bilselerdi ki onların da 1. Sınıf yaşındaki çocukları Firdevs öğretmenin sınıfında eğitim hayatlarını sürdüreceklerdi 5 yıl boyunca. 

Çok çabuk öğrendik okumayı ama diğerlerinin aksine kırmızı kurdele takmadınız yakamıza, yılsonunda okuma bayramı yapıp kurbağa kılığına falan da girmedik. Hiçbir 23 Nisan geçit törenine tek bir öğrenci alınmadı sınıfınızdan, hiçbirimiz de bunu dert etmedik. Bir nevi izole edilmiştik sanki, kendi bayramımızı kendi aramızda kutladık, okuma öğrenince bize dağıttığınız hikâye kitaplarıyla ödüllendirildik, oynana oynana sakıza dönmüş rontların yerine kimselerin bilmediği şarkılar öğrettiniz. Utangaç gülümsemelerle söyledik yalnız bizim sınıfın bildiği “Biz Şen Köylüleriz” türküsünün “Kızlar kızlar kızlar, candan hoş kızlar/Gözleri can dolu gönlü hoş kızlar” bölümünü. Ve hâlâ müthiş bir keyifle ve ince bir hüzünle söylerim bugüne kadar kimselerden duymadığım “Gece” şarkısını:
“Gün battı masmavi bir sis, sardı dağları gizlice
Her taraf inlerken sessiz, indi karanlık gece
Artık ışıklar yanıyor, uzak belirsiz evlerde
Rüya gören sahillerde periler oynuyor”

Yalnızca şarkılar değildi ayrıcalığımız, biz tarihi de herkesten farklı yöntemlerle öğreniyorduk. Rumeli çocuğuydunuz, 10 yaşındayken bizzat yaşadığınız Balkan Savaşı’nı anılarınızdan dinledik, Kız Muallim Mektebi’nde Reşat Nuri Güntekin’in öğrencisi olmanızın farkıyla sevdirdiniz bize Türk Edebiyatını. Çalıkuşu’nu sınıfta okuduktan sonra “Çalıkuşu” oldu takma adım, her Çarşamba bir ders ayırdığınız için bunca bağlandım şiire. Hiç katı disiplin görmedik biz, sıra aralarında dolaştık, derste bağıra çağıra konuştuk, kimseye bir fiske bile vurmadınız; ne yaramaz Ahmet’e, ne tembel İrfan’a. Annesi köyde olduğu için babasıyla okulun bodrum katındaki küçücük bir odada kalan müstahdemin oğlu, sınıf arkadaşımız sümüklü sarı Süleyman’ı da aynı içtenlikle kucakladınız, öğretmen arkadaşlarınızın öğrenciniz olan bakımlı, özenli çocuklarını da. 

Hâlâ sizin öğrettiğiniz yöntemle yaparım limonatayı, hâlâ sizden öğrendiğim atasözlerini kullanırım. Öğretmenimiz değil yakınımızdınız sanki; gülerek hatırlarım her zaman, musluklardan akan klorlu suyu içemezdiniz, bir şişeniz vardı memba suyuyla dolu. Bizim için kutsaldı adeta, eve götürüp doldurmak için yarışırdık. Sık sık inerdi çoraplarınızın lastiği, çekiştirirken kah öğretmenimiz olurdunuz, kah anneannemiz.

Mezuniyet sınavında da bizim sınıf farkını göstermişti, herkes okul şarkıları hazırlarken biz bağıra çağıra “Bugün bize hoş geldiniz erenler” türküsünü söylemiş, Aile Bilgisi sınavı için de yukarıda bahsettiğim limonatayı hazırlayıp diğer öğretmenlere sunmuştuk. Sizi son görüşüm okulun son günü olacaktı. Yaş haddinden emeklilik dilekçenizi vermiş ve hep orada yaşama hayali kurduğunuz İstanbul’a yerleşmiştiniz bile biz diplomalarımızı müdürümüzün elinden alırken. Bir tek o zaman kırıldım sevgili öğretmenim size, diploma töreninde yalnız bıraktığınız için. Sonraları peşinize çok düştüm ama ulaşamadım. Şimdi başka bir âlemdesiniz; sevgim, minnetim ve özlemim oralara ulaşıyordur umarım. İyi ki benim öğretmenim oldunuz, huzurla uyuyun…"

Tüm hakeden öğretmenlerin günü kutlu olsun...

23 Kasım 2017 Perşembe

PERŞEMBENİN GELİŞİ

Dün akşamki konserin verdiği mutlulukla başımı koyduğum yastıktan tıkalı bir burun, kazan gibi bir kafa ve kırık dökük bir bedenle kalktım. Grip, soğuk algınlığı ya da nezle her ne ise kapıyı zorluyor ama açmak gibi bir niyetim yok, beni dinlerse tabii. Zira gidilecek konserler, gezilecek sergiler ve hepsinden önemlisi çok kapsamlı olmasa da bir kitap fuarı var. İlla gelecekse daha etkinliksiz bir zamanda buyursun, alır elime kitabımı devrilirim kanepeye. 

Konser demişken, pek latif, pek eğlenceli ve pek nostaljikti. Piyano festivalinde piyanosuz bir konser olsa da müthiş bir performans izledik, bilhassa çelloda Çağ Erçağ ve kırmızı şalvarı, bej rengi yeleği ile konsepte uygun giyinmiş orkestra şefimiz Hakan Şensoy harikaydı. Tabii Antalya Senfoni Orkestrası'nın ve "Senfonik Anadolu Rock"a gitar, perküsyon ve tuşlu çalgılarla eşlik eden elemanların da hakkını yemeyelim, hepsi birlikte şahane bir dinleti sundular. Bilhassa "Hatasız Kul Olmaz"a yapılan düzenleme başlıbaşına bir senfoni gibiydi, soluksuz dinlediğimi itiraf edeyim, ki Orhan Gencebay sevmediğimi daha önce söylemiştim. Yıllarca Erkin Koray'ın sesinden dinlediğimiz "Arap Saçı" orkestranın ve çellonun yaptığı segâh makamındaki taksimlerle beni benden aldı. Ve "Dönence", şef Hakan Şensoy introya çocukluğunu taşımıştı, bizi de çocukluğumuza ve ilk gençliğimize götürdü. Konserin son iki parçası Cem Karaca'dandı. "Resimdeki Gözyaşları" ve "Namus Belası", daha fazlasını söylememe gerek yok herhalde. Melih Kibar'ı da anmadan geçemeyeceğim, şef "Çoban Yıldızı"nı "abimle benim şarkımdı, kendim için seçtim" diyerek çaldırdı, biz de Eurovision'lu yıllara döndük. Hasılı salondan çıktığımızda keyiften esrimiş, pek de duygulanmıştık.


 
Hem ışık durumu, hem de sahneye uzaklık nedeniyle pek net çıkmadı fotoğraflar, ayrıca fotoğraf çekmektense konseri sindire sindire dinlemeyi tercih ettim, bu ikisini de parçaların aralarında çektim zaten. Lakin uyarılara rağmen insanlar pek çok şarkıyı kayda aldılar, telefonlarını mıncıkladılar, flaşla fotoğraf çektiler. Tam önümde oturan kabarık kıvırcık saçlı iki kadın başbaşa verip sürekli sohbet etmeselerdi çok iyi olacaktı ayrıca, her ikisi de saçından tutup "Ayrılın be, evde konuşursunuz, konseri dinleyin" dememek için zor tuttum kendimi içimdeki edepsiz canavar arada uyanıyor böyle, neyse ki eyleme geçmeden zaptediyorum 😀 Yanımda oturan pek postmodern görünümlü iki gençten biri de "gitar solosu yeterince duyulmadı abi, ben alkışlamam" diyerek protest tavrını ortaya koydu, yetkin müzik adamı sanırım kendisi 😀

Şimdi gidip adaçayı, ıhlamur falan içeyim, limon yiyeyim ki aklım başıma gelsin biraz. Tüm öğleden sonrayı da ismi su ısıtıcısına benzeyen yazarın (Ketil Bjornstad) okurken Ikea koridorlarında dolaşıyormuş hissi veren (Kobberhaugytta, Einar Skjak, Stortorget, Lijordek gibi isimler geçiyor, haksız mıyım 😉) kitabını okuyarak geçireyim. Zira yarın hem Örtmenler Günü, hem de Kitap Fuarı açılışı, toparlanmam lazım. Hoşça kalınız, müziksiz kalmayınız efenim...