.

.
.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

YOLCULUK 3


Datça'daki ilk sabah balkondan görünen bu şahane manzaraya karşı kahvaltı yapmakla başladı, ardından Zero'nun eklediği fotoğraflarda görüp aklımın kaldığı çay bahçesine doğru yollandık. Maviye boyalı masa ve sandalyeleri, mavi-beyaz kareli örtüleri ile insanın içini açan bir mekan burası, çayınızı-kahvenizi içerken gözünüze bayram ettiren manzarası da cabası:



Mavi masaları şenlendirdikten sonra yürüyüşe devam ettik. Zero'nın "Sonsuzluk ve Bir Gün" filmiyle bağdaştırdığı iskele hemen yol üstündeydi, elbette ki sonuna kadar yürüdük. Ve böylece benim de "sonsuzlukta bir gün"üm oldu. İskele üstündeki mesajın yazıldığı talihli kişi kimdi ki acep :)


Sonsuzluğa adımızı yazdırdıktan sonra yürümeye devam ettik, yıkılmaya başlayan Öğretmenevi'nin yanından kıvrılıp Kumluk Plajı'na doğru yol aldık.


Yol o kadar güzeldi ki insanın saatlerce yürüyesi geliyordu lakin vücut biraz dinlenme molası isteyince aynı yoldan geri döndük. Akşam üstü daha keyifli bir etkinlik için aynı rotayı bir kez daha takip edecektik. 


Bu Zeytin, apartmanın köpeği. Gittiğimiz hemen her yerde eşlik etti bize. Kimi zaman yanımızdan, kimi zaman önümüzden yürüyerek bir nevi bodyguardlık görevini başarıyla yerine getirdi.


Datça'da akşam olup plajlar boşalınca masalar kumsala iniyor, deniz hemen yanıbaşınızda şıpırdarken yiyip içebiliyorsunuz, biz de öyle yaptık. Kurulduk dalgalarla kucaklaşan bir masaya, balığımızın artıklarını kedilerle paylaşarak, deniz banyolarını alan Zeytin'le Badem'i izleyerek yedik yemeğimizi, ah bir de mehtap olsaydı...



Ve Datça'nın ışıkları denizin içine doğru yol alırken biz de yine Zeytin'in eşliğinde eve doğru yol aldık. En kötü günü böyle olmalı bir insan evladının.



Devam edecek...
(Küçük fotoğrafları tıklarsanız manzaranın keyfine daha çok varırsınız.)


YOLCULUK 2

Efendiiiim, öncelikle hoşbuldum. Dün öğleden sonra 17.00 sularında Antalya'ya dönmüş bulunuyorum. Kısa bir süre için, çok yakında yazı geçirmek için "ver elini Ankara" diyeceğiz. Tatil bahane herşey şahaneydi. Ceplerime anılar doldurarak döndüm, devamını diliyorum.

Nerede kalmıştık? Marmaris'e gelmiştim ve sürekli olarak yağmurla saklambaç oynamaktaydım değil mi? İçmeler'den dönerken yakalandığımız yağmur ve rüzgar bir süreliğine eve mahkum etse de akşama doğru açan hava şurup kıvamına dönünce yine attık kendimizi dışarı. Bu kez izin verdi Marmaris'in tadını çıkarmamıza: 


Marmaris'e gelmişken bir koşu Çin'e de uğradık :)



Havaya bize verdiği izin için teşekkür edip eve döndük, ertesi gün değişen birşey olmadı. Dışarı çıktık yağmur, içeri girdik güneş hesabıyla kovalamaca oynadık adeta. Bir ara evin arkasındaki ormana gitmeye niyet ettik güneşi görünce, sen misin niyet eden? Daha yüz metre ilerlemeden bastırdı yağmur. Toprak kokusuna çam kokusu karışınca insan yağmurdan bile keyif alabiliyor esasında:



Çamların dibinde yaban gülleri, sitenin giriş kapısında ise sarmaşık gülleri açmıştı.


Yağmurdan kaçarken dut ağacında mola vermeyi ihmal etmedik, tam sevdiğim gibiydi; kırmızı, ekşi ve tam ermemiş.

Dutları yiyip yağmuru güneşe çevirdikten sonra yolculuk zamanı gelmişti. Minibüse yerleştim ikindi üstü ve ön koltukta olağanüstü manzaraları izleyerek keyifli bir yolculukla ulaştım Datça'ya.  Kızlan köyünden geçerken değirmenlere ve evlat edindiğim zeytin ağacıma el sallamayı ihmal etmedim. Beni karşılayan Zero'nun şahane manzaralı çatı katı balkonunda yorgunluk kahvesi içerek Datça'ya merhaba dedim. Devamı bir sonraki postta...




13 Mayıs 2013 Pazartesi

YOLCULUK BAŞLAR


Efendim Pazar günü itibariyle kendime bir tatil sunmuş bulunmaktayım, bahsetmiştim daha önce. İlk durak olan Marmaris'e gitmek için bindiğim serviste başladı eğlence. Yan taraftaki koltukta oturan yaşlı beyefendi servis sürücüsüne "Benim otobüsüme 3 saat var, otogarın karşısında indirirseniz bir dost var, vakit geçiririm" dediğinde sürücü: "Amca orada tost bulamazsın, sen otogara gel, orada çayocağında çayla yersin tostunu" cevabını verince cümleten kahkahaya boğulduk. Neyse amcayı müsait bir yerde indirip otogara girdik, otobüsümüze yerleşip hareket ettik. Konsepte uygun olsun diye yanıma aldığım kitabımı açtım, hayrettir midem bulanmadan 100 sayfa okudum. Kalan zamanda dışarıyı seyrettim, çamların arasında çok sayıda erguvan vardı, açmış durumdaki jakarandaları da bu yıl Fethiye'de görmek kısmetmiş. Çok gürültülü bir otobüstü, arkadaki kalabalık ailenin yaşlı babaannesi yol boyu bağıra çağıra konuştu, konuşmadığı zamanlarda da öğürdü. Muavinimiz de gevezelikte ondan aşağı kalmadı, 6 saatlik yolculuk boyunca hakkında pek çok şey öğrendim:
-Evin en küçük oğlu
-Şımartılmaya alışmış
-Kız arkadaşından isteğine karşı çıktığı için ayrılmış
-"Karadayı" dizisini izliyor
-Motora binmeyi seviyor
-Pazar sabahları boşsa kahvaltıda üçlü karışık tost yiyor.
Taliplerine duyurulur:)
Neyse sonuçta ikindi üstü Marmariste idim, hava güzel, ev sahiplerimin balkonu şahaneydi (Mina 2. fotodaki çiçeği tanıdın mı?) :



Bugün yani Pazartesi ise meteorolojik her türlü numarayı yaptı gökyüzü kar dışında. Sabah şakırdayan yağmurdan sonra güneş açınca İçmeler'e uzandık:


Arabadan güneşle indik, yürüyüş yaparken bulutlar çoğaldı, arabaya dönerken yağmur atıştırdı, İçmeler'e tepeden bakan Seyir Cafe'ye oturduğumuzda güneş yine yakmaya başlamıştı:


Kahvelerimizi içerken öyle bir yaktı ki güneş gölgeye kaçtık ama çok geçmedi yine serinlik çöktü. Marmaris'e dönerkense rüzgar şiddetlenip yağmur başlamıştı. Hasılı havanın bana bir garezi vardı, marifetlerini gösterip rahatladı.

Yarın öğleden sonra Datça'ya geçeceğim, umarım aynı hava hareketleri beni orada da beklemiyordur...


12 Mayıs 2013 Pazar

HİÇBİR MEVSİM ISITMAZ ELLERİMİ ANNE GİBİ*



Çocukluğumdan kesilen saçlarımı
geri istiyorum berberlerden
(anneme küstüğüm için oluyor bütün bunlar)
yüzümü ve dizlerimi bi koşu
kanatıp okulun bahçesinde
tekrar dönerim, hemen.
Büyüklere mahsus şeyler de konuşuruz
seninle istersen.

Yoruldum çok
kente ve sana durmaktan
öfkem ne sana ne de başkasına
üstelik geceden Marilyn Monroe
ve senin gözyaşın geçti
hadi barışalım.

Hem hiçbir mevsim ısıtmaz ellerimi
anne gibi
istersen kahve içip fal da bakarız yine
bana üç vakte kadar bir yolculuk görünür
belki ay doğar fincanda hanemize.

Alevi içine bakan bir mumum ben
derine kaçan bir anıyı istiyorum
berberlerden.

Birhan KESKİN


Huzurla uyu annem...
Annelerin, anne adaylarının ve kendini anne gibi hisseden tüm kadınların Anneler Günü kutlu olsun... 

*Kim Bağışlayacak Beni/Birhan Keskin
 



10 Mayıs 2013 Cuma

PLANLAMA



Birkaç gündür sesim çıkmıyor bilmem farkında mısınız? Toparlanmakla meşguldüm, koşturup duruyordum. Malum havalar ısındı, Antalya kaynar kazana dönmek üzere, bu da Ankara zamanının geldiğini gösterir ama öncesinde bir küçük seyahatim olacak. Pazar sabahı Snoopy gibi alıp çantamı Ege'ye doğru uzanacağım. İlk durak 3 günlüğüne Marmaris, sonra Datça. Bilin bakalım kimin yanına?


Eh yanımda kafa dengi ev sahibim gezip tozacağız, arada kitap okuma molaları da veririz elbet. Sonra evlat edindiğim zeytin ağacım var Kızlan Köyü'ndeki değirmenlerin yanında, onu ziyaret edip hatırını sormasan olmaz değil mi?


Denize girmem belki ama bu kıyıda oturup kahveler çaylar içmeyeceğim, ayaklarımı suya sokmayacağım, sahil yürüyüşleri yapmayacağım anlamına gelmez herhalde?


Üstteki eylemin günde üç fasıl tekrarlanmayacağını söylemek mümkün değil; yeriz, içeriz, güzelleşiriz tabii ki :)


Ve Datça günlerinin bitiminde tekrar Marmaris ve orada katılacağım bir düğün var, acaba kim evleniyor?

Bu küçük seyahatin sonunda da 2-3 gün içinde ver elini Ankara, yaz sonuna kadar size Ankara'dan seslenecek blog yazarınız. Kendime keyifli bir tatil diliyorum, ben yokken buralara mukayyet olun, neşeniz bol olsun veeeee:


Anneler Günü'nüz şimdiden kutlu olsun...


7 Mayıs 2013 Salı

KUMAŞ KAPLI ANILAR

Malum Antalya'da yaşıyorum ve havalar beklediğimizden de erken ısındı bu yıl. Hal böyle olunca sürekli oturduğum kanepenin üzerine örttüğüm el örgüsü yün örtü sıcakla birlikte isilik yapma kıvamına geldi, kaldırdım. Bu defa da şorta geçiş yapan bacaklara kanepenin döşemesi sıkıntı verdi. Şöyle yumuşak, serin birşeyler bulmak için yüklüğün kapağını açtım, açtığıma pişman oldum. Kış boyunca fazlalık diye ne bulduysam tepmişim içine. İş çıktı mecburen, döktüm yüklüğü yerleştirdim bir güzel, bu arada en dipte bir yerlerde elime yukarıdaki kare kumaşlardan oluşmuş çakma patchwork örtü geçti. Ne zaman diktiğimi hatırlamıyordum ama kareleri oluşturan kumaşlara bakılırsa hayli eski olsa gerekti ve kendileri amacına pek uygundu. Örttüm kanepeye, aldım kitabımı, serin serin yayıldım. Lakin her bir kareye bakıp anılara dalmaktan kitabı okuyamadım. Şu lacivert üstüne minik kırmızı çiçekli pazen kumaş mesela, üniversitede okurken pek yaygın olan pazen giyme hevesiyle alıp kendime ayak bileklerime inen bir etek dikmiş, pek de keyifle giymiştim. Komşusu olan portakal renkli çiçekli kumaşı ise evlenip Denizli'ye gittiğimizde kiraladığımız hiçbir mimari stile uymayan saçmalıktaki evimizin, antresine amaçsızca yapılmış bir metrelik girintiyi kapatmak için perde dikmek üzere almıştım. Sonra desenini pek sevip perdeden caymış kendime kloş, anvelop bir etek yapıvermiştim. Ucu görünen kot kumaşı benzeri, beyaz çiçekli mavi kumaştan ise şahane modeli olan bir elbisem vardı. Uzun uzun uğraşarak dikmiş, ceplerine zımbalar bastırmış ve pekçok kişinin takdirlerini duymuştum ilk giydiğimde. O kadarla kaldı, ilk yıkamada o beyaz çiçekler solup gitti, elbise alaca bulaca birşey, onca emekse heba oldu. Düz mavi kumaştan oğluma denizci şortu ve gömleği dikmiştim 3-4 yaşlarındayken, ne kadar yakışırdı, üstündeki kalpli ve yine benzer puanlı kumaşlar ise kombin edilmiş bir etek-bluz takımıydı. O da beni aldı ilk öğretmenlik yıllarımda çalıştırdığım halk müziği korosu konserine götürdü. Müzik dersi bile olmayan okulda iki arkadaş, konservatuara devam eden eski bir öğrencimizin yardımıyla koskoca bir koro çıkarmış ve okulun yıl sonu gecesinde çok güzel bir konser vermiştik, üzerimde o kıyafetin olduğunu fotoğraflardan hatırlıyorum. O koca koca güllü siyah kumaş ise neredeyse küçük bir çadır ebadındaki kloş etekliğimdi, sıcak Antalya yazları için pek kullanışlıydı, tepe tepe giymiş sonra da minder yapmıştım. Sanırım kendi de daha önceki yaşamında döşemelik kumaştı:)

Daha fotoğrafta görünmeyen bir sürü kumaş, bir sürü anı var ama dalarsam boğulacağım. Şimdi çıkıp alışveriş yapmam lazım. Haftasonu hoş bir seyahate hazırlanıyorum, biletimi de almam lazım. O yüzden kalın sağlıcakla şimdilik, hep güzel anılarınız gelsin aklınıza...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

HIDRELLEZ BAHANE TEKNE GEZİSİ ŞAHANE


Sabahın köründe, kargalar bile bırak kahvaltı yapmayı henüz gözlerinin çapağını temizlemeden alacakaranlıkta düştük yola arkadaşlarla birlikte. İstikamet Yat Limanı, sebeb-i ziyaretimiz Hıdırellez idi. Esasında Hıdırellez bahane, hoşça vakit geçirmek şahane hesabıyla gerçekleştirmekteydik bu eylemi. Her görüşte yeniden hayran olduğum Yat Limanı sabahın ilk ışıklarıyla daha bir güzel miydi ne?


Beni diğer sosyal ağlardan takip edenler biliyor, dün Hıdırellezi modernleştirip kendim ve yakınlarım için dileklerimi küçük kağıtlara resmetmiştim yukarıda görüldüğü üzere. Onları vazodaki yapma güllerin altında uykuya yatırıp arkadaşlarım için de adımla uyumlu bir leylak dalına dilekler asmıştım fotoğrafla da olsa. Dilekleri aktardığım kağıtların hepsini yanıma alarak donanımlı gittim mekana anlayacağınız.


Aynı amaçla Yat Limanı'nı şenlendiren ve çoğunluğu kadınlardan oluşan bir kalabalıkla yukarıda gördüğünüz Kaptan Acar isimli tekneye yerleştik. Ürkmeyin canım, kaptanımız resimdeki kadar korkunç değildi :)

 

Teknedeki masalara yerleşip nevaleleri açtık, ayıptır söylemesi ben elim boş gitmiştim. Sağolsun arkadaşlar işin sırrına çoktan erdikleri için tam tekmil gelmişlerdi, memnuniyetle otlakçılık yaptım. Çaylar şirkettendi, plastik bardakta tekne çayı ama olsun varsın, "gurbette sıcak suyun bile faydası vardır" demiş atalarımız.




Kahvaltımızın bitmesine yakın güneşin ışıklarını da yanımıza alarak açıldık. Pürüzsüz deniz yüzeyinde buruşukluklar ve köpükler oluşturarak, iyot kokularını içimize çekerek güverteye yerleştik. 


Mendirekteki fenerde kayalıklara yerleşmiş başka bir Hıdırellez grubu vardı, attıkları dilek kağıtları denizin üstünde nazlı nazlı süzülmekteydiler.


Delik Kaya denilen bu bölge tekneyle yola çıkanların Hıdırellez dileklerini suya saldıkları bölge imiş, öğrendim. Malum ben bu konuda acemiyim, henüz çırak konumundayım. Seneye kalfa olurum inşallah :) Yukarıda gördügünüz tekne bizim ardımızdan yanaştı ve onun yolcuları da dileklerini Hızır ve İlyas babalara sunmakta.


Hıdırellez turu fazla uzun olmuyor, dolayısıyla sabahın makul bir saatinde Yat Limanı'na geri döndük, denize saldığımız dileklerimizin şerefine Tarihi İskele Simitçisinin bahçesinde çay bardaklarımızı kaldırdık. Görevimizi yaptık, işin esasında eğlendik, her daim cümlemizin gönlü şen olsun, dileklerimiz kabul olsun...