
Sonbahar beni en çok kasımpatlarıyla mutlu eder. Çok geç sevmeye başladım onları, çocukken benim için yalnızca 10 Kasımlarda Atatürk'ün büstünü süslemek için götürülen, onun çok sevdiği çiçekti. Kasımpatıyla aramdaki muhabbet 30'lu yaşlarımdan sonra başladı. Hem güzel, hem kalender, hem keseye uygun, hem dayanıklı. Bir çiçekten daha ne beklenir. İlkokuldaydım, babam bana "Çin Masalları" diye bir kitap almıştı. Her masalda krizantemden bahsediliyor. Hani masallar da pek görkemli yerlerde, saraylarda köşklerde geçtiği için krizantemi gözümde büyüttüm de büyüttüm. Merakım oldu dağlar kadar; nasıldır, nicedir, ne menem bir çiçektir ki Çinlilerce bunca makbuldur. Gel zaman git zaman büyüdüm, hangi yazardı unuttum, bir denemesini okudum ve öğrendim ki krizantem bizim bildiğimiz kasımpatı imiş. Bende dumur halleri tabii ki. Sanırım yazarda da öyle olmuş ki şu şekilde ifade etmiş durumu: "Krizantemin kasımpatı olduğunu öğrenince birdenbire kasımpatı gözümde sınıf atladı, krizantemse değerini yitirdi". Eh bende de farklı olmadı doğrusu.
Efendim ben size aslında bugünkü hastane daha doğrusu "mr" maceramı anlatacaktım. Malum dizim sürekli sinyal vermekte ama ben duymamazlıktan gelmekteydim ki sinyal cankurtaran sireni boyutuna ulaşınca pes edip bugün doktora gittim. Doktor sol bacağıma muhtelif bale hareketleri yaptırdıktan sonra benden balerin olmayacağına karar verdi ve bari hastane para kazansın diye hem röntgene hem mr'a sevketti. Röntgeni sorunsuz hallettim kısa sürede, mr için anlaşmalı görüntüleme merkezine gittim. Gittim ama içim pırpır, o aletin içine nasıl gireceğim. Allahtan danışmada sempatik bir kız vardı, diz mr'ı için belden yukarının dışarıda kalacağını söyleyip rahatlattı beni. Sonra makineye yerleştik, mr'ı çekecek teknisyen şöyle buyurdu: "Sizi görünce inşallah diz mr'ı değildir dedim ama ne yazık ki dizmiş." "Neden?" diye sorunca da "Dizleriniz çok kalın makinanın dizliğine sığmayabilir" demesin mi? Al bir kaya, nerene dayarsan daya. Gördüm de bu kadar patavatsızını görmedim, yahu bu laf insana kavgada bile söylenmez. Kızdım ve dizim rahatça yerleşince acıklı birtakım sitem sözleri ederek adamı böyle konuştuğuna pişman ettim (mi acaba?). Neyse korktuğum gibi birşey değilmiş, üstelik o kadar yorgundum ki iyi bile geldi yatıp dinlenmek, hatta biraz daha uzun sürse uykuya geçebilirdim. Yalnız kulağıma geçirdiği kulaklık fena halde canımı acıttı, gördüm ki dizim değil kulağım sorunluymuş, o sığmadı. Sonunda çekim işlemine geçtik, çıkacak gürültüler konusunda uyarıldık ve patavatsız teknisyen görevini yapmağa gitti. Makine çalıştı, gürültü başladı. Önce: "Taka da tuka, taka da tuka" şeklindeki sesleri az sonra "Kartal kalkar dal sarkar, dal sarkar kartal kalkar" şeklinde tercüme edilebilecek takırtılar aldı. Derken sahneye ördekler çıktı: "vak vak vak vak". Ördekler çekildiğinde inşaat işçileri doluştu mekana, devasa matkaplarını çalıştırdılar: "Gırrrrrrrr". Neyse ki işçiler çabuk dağıldı, bir sürü tavuk doluştu içeriye: "Gıt gıt gıt gıt". Onlar gıdaklarken derinlerden "yapmaa, yapmaa" benzeri sesler geliyordu. Benimse keyfim yerindeydi, kulağımdaki sıkışmayı saymazsak epey dinlendim, hatta patavatsız teknisyen "Geçmiş olsun" diye geldiğinde, "Öbür dizin de mr'ını alsak hazır sığmışken, ben de biraz daha dinlensem" diyecektim ama yeni bir patavatsızlıktan ürktüm.
Sonuçlar yarına, çoook yorgunum. Üstelik sabah yeni kombi takmak için ustalar gelecek, mutfakta inşaat durumları var yani. Yarabbim feryadımı artık duysan diyorum ve Turgut Uyar okumaya gidiyorum. Size de birkaç dize:
"ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
kare kökü de yoktur"