.

.
.

5 Ocak 2026 Pazartesi

FİLMLER, DİZİLER, DİŞLER, ÇİÇEKLER VS VS...

Yeni yılın ilk haftası sakin ve soğuk geçti. Kendimi ısıtsam da ayaklarımı ısıtamadım bir türlü. Çorap-kalın patik-Kocam Bey'in kocaman terlikleri bu aralar ayak kombinim. 

Yılın ilk pazartesisine ise isli, sisli, pis puslu olarak uyandık (Bu isimde bir tiyatro oyunu vardı yanlış hatırlamıyorsam), ilerleyen saatlerde biraz açıldı, şimdilerde güneş var. Şu sıralar şehrin su boruları değişiyor ve tüm sokaklar toz, yağmur yağdı mı çamur içinde. Yollar delik deşik ve soluduğum toz alerjik öksürüğümü azdırdı iyice. 

Hafta sonu bir önceki postumda bahsettiğim temsile gittim: "Shakespeare'nin Bütün Oyunları". Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim, Shakespeare'nin 6 oyununun parodi halini izledik, oyuncular o kadar sempatik, o kadar başarılıydılar ki gülmekten yerlere yattık. Antalya Devlet Tiyatromuz bu sezon kendini aştı, izlediğim her oyun çok iyiydi. 

Pazar gününü film ve dizi izleyerek geçirdim. Önce MUBİ'de "Piyano Kazası" isimli bir film izledim. Çok ünlü bir influencer (bu deyim bana sözkonusu kişinin grip olduğunu düşündürüyor, salgın yaşamış dervişin fikri ve zikri 😂) kızın yaşadıklarını konu almış, o açıdan ilginç bir filmdi, yoksa sanatsal anlamda çok sözü edilecek  bir şey değil. Sonra hızımı alamadım, haydi dedim şu "Kasaba" dizisine de bir göz atayım Neşfilikis'de. Başlayış o başlayış, sekiz bölümü ardarda dizdim boncuk gibi Okan Yalabık biraderimi çok severim, onun da hatrı vardı bir yerde ama gereksizce uzatılmış, fazla karmaşık bir konuydu. Okan Yalabık+Edirne+Kırkağaç uğruna 8 parça çiğ tavuğu yedik bakalım. 

Bugün diş hekimimle randevum vardı öğlen, üçer haftalık aralarla iki kez yapılan kanal tedavisinin 3.sü yapılacaktı ve temennim son olmasıydı. Bekleme salonuna girdiğimde biri çok yaşlı, diğeri genç iki kişi oturuyordu, "Geçmiş olsun" diyerek boş olan bir yere oturmuştum ki yaşlı olan söylenmeye başladı. "Ne oldu?" dedim, ona "Geçmiş olsun" dememişim. "E hepinizi kastettim" cevabını verip etrafı incelemeye başladım. Bir yerde uzun süre beklemek zorundaysam çevreyi gözden geçirir ve "Buradaki eşyalardan birini bana verecek olsalar hangisini alırdım?" oyunu oynarım, ne yapayım ruhum hala çocuk, onu oyalamam lazım 😂 Rengi solmaya yüz tutmuş yapma bir orkide, çelik çerveli çirkin bir masa saati, iki borunun üstüne yerleştirilmiş madeni melek kanatları, cam bir kapta rengarenk boyanmış haşhaş kapsülleri, ııh hiçbirini beğenmedim ama çok ısrar ediyorsanız şu küçük sukulenti alayım derken öksürük tuttu. Sukulent yerine su aldım, tam ağzıma götürüyordum ki yaşlı kadın buyurdu: "Otur da iç!" Esbab-ı mucibesini biliyordum ama kadına gıcıklık olsun diye "Neden?" dedim. "Allah çarpar, otur, Bismillah de, öyle iç" fevasını verdi. "Allah böyle basit işlerle uğraşmaz sanırım" lafı ağzımdan çıkmak üzereydi ki diş hekiminin asistanı eliyle "Boşver, pek normal değil" işareti yaptı, sonra da muayene odasına alındım 😂 Diş hekimime "Bu kez sondaj sonuç verir, petrol buluruz umarım" der demez cevabı şu oldu, "Aman petrol falan bulmayalım, Trump heveslenip buraya da gelir" dedi, gülerek oturdum herkesin pek korktuğu benim de en kolay oturduğum tıbbi koltuk olan dişçi koltuğuna. Neyse ki sondaj işlemi bugün sona erdi ve dolgu yapıldı, işim bitti. Aslında ağzımın içinde daha büyük bir iş var, doktorum implanttan bahis açtı ama önce bir piyango bileti almam ve kazanmam lazım ücretini ödeyebilmem için. 

Diş hekiminden çıkınca yeni dolguma Antalya'yı tanıtmak için yürüyüşe çıktım. Ara sokaklardan Konyaaltı Caddesi'ne, oradan da Atatürk Parkı'na geçtim. Gökyüzü puslu, dağlar sisli, deniz durgundu:

 

Park sonrası önce çiçekçiye uğradım, kendime çiçek almasa mıydım yani, o kadar kanal tedavisi sıkıntısı çekmişken. "Almalıydın tabii" dediğinizi duyar gibi oldum ve aşağıdakiler benimle eve geldi:

Hüsnüyusuflar ve Umut'un deyimiyle "Papat"lar.

Çiçeklerimi eve bıraktıktan sonra bu kez kuaföre ve markete gitmek için çıktım. Kuaför kaşlarımla ilgilendi, yarın için boya randevusu verdi, sonra da beni markete yolculadı. Market alışverişini yıldırım hızıyla yapıp eve döndüm, şimdi de kahve eşliğinde klavye tıkırdatıyorum.

Bu sabah Neşfilikis'de "The Beast In Me" dizisine başlamıştım, yemek zamanına kadar bir bölüm daha izleyeyim, kalın sağlıcakla...

3 Ocak 2026 Cumartesi

GÜN 3, MEKTUP 4

 Yıl geldi de gidiyor bile bugün 3 olmuş 😂

Yılbaşından iki gün önce markete bazı eksikler için gittiğimde biri mor, biri pembe yarı açmış iki sümbül görüp almıştım. Pencere önüne koyunca aşka gelip tamamen açtılar, mis gibi kokuyorlar ama boyunları ince, kafaları ağır, sürekli yamuluyorlar sağa sola, düzeltmekten yoruldum. Sonunda yanlarına birer çubuk dikip bağlamaya karar verdim. Aldım ipi, çubuğu bir yandan bağlarken "Ama niye eğiliyorsunuz ki, aşkolsun. Bak bağlayacağım şimdi, dik durun e mi?" derken yakaladım kendimi. "Tövbelerce" dedim aklım başıma gelince Hakiki Muhabbet Aslıcığımın kulağını çınlatarak. "Bu aralar kedilerle konuşmam yetmedi, bitkilere de dadandım, iyi saatte olsunlar mı tebelleş oldu nedir, yürü git kadın kafayı yemeden" diyerek ayrıldım sümbülün yanından. Okuyup üfleyin dostlar bana, halim hal değil 😂

Öğleden sonra yılın ilk tiyatro oyununa gideceğim, "Shakespeare'nin Bütün Oyunları". Yorumlar güzel olduğunu yazınca haydi dedim, gösterimden kalkmadan ben de izleyeyim. Arkadaşım da gelecek, oyun öncesi fuayede bir yeni yıl kahvesi de içeriz belki.

Yılın ilk kitabı ve sohbet ettiğim sümbül aşağıda:

Bugün mektup günü malum, bakalım sevecek misiniz? Sizi Babil Kulesi sakinleriyle başbaşa bırakıyorum. Hafta sonunuz güzel geçsin...

MEKTUP 4

Merhaba İyi Buzdolabı,

Esasen seninle çok fazla bir yakınlığımız olmadı ama tanışmamızın eğlenceli bir öyküsü var. Sahip olduğun ya da sana sahip olan diyelim aile apartmana taşındığımız ilk yıllarda bitişik komşumuzdu. İri yapılı, upuzun boylu, kel kafalı Kasım Amca ki biz ona çaldığı ve her daim duvarda asılı duran cümbüşünden ötürü Cümbüşçü Amca derdik, eşyalarımız eve indirilirken koşup gelmiş, kendini gümrük şefi olarak tanıtmıştı. Şefliği yıllar içinde her hastalandığında ellerinde hediyelerle ziyarete gelen memurları tarafından da tescillenmişti.

Kasım Amca’nın bizim eve zırt pırt yaptığı çıkartmalar çeşitli nedenlerle tekrarlanırdı. Yeni aldığımız ya da onlara yeni alınan bir eşya, verilmesi gereken bir müjde, başka şehirde yaşayan kızı, damadı ve torunlarının ziyaret haberi, fiyatı düşen bir yiyecek maddesi, ölçülecek tansiyon, yapılacak enjeksiyon, hasılı bu liste uzar giderdi. Seninle de bu vesileyle tanışmıştık İyi Buzdolabı, acaba atıldığın beyaz eşya çöplüğünde hafızanın bir kıyıcığında kalmış mıdır o olay?

Hayatı kolaylaştıran alet edevatın evlerimize yeni yeni girmeye başladığı zamanlardı. Babil Kulesi ahalisi çoğunlukla orta, bir miktar da dar gelirli hanelerden oluşurdu, o yüzden bu aletlere kavuşmak epey zaman alır, kavuşabilenlerinki de neredeyse ortak kullanılırdı.  Gözümüze kocaman görünen iki oda bir salon ve daracık mutfaktan oluşan küçük dairemize taşındıktan bir süre sonra babam emektar tel dolabımızı emekliye ayırmaya karar verdi. Annem bu emeklilikten çok memnun, babamsa pamuk elleri cebe gideceği için biraz huzursuzdu. Araştırdı, soruşturdu, sonunda bütçesine ve evimizin boyutlarına uygun bir buzdolabında karar kıldı. Dolabın eve geleceği günü ailecek heyecanla bekledik, mutfak o kadar küçüktü ki kendisi de küçük olmasına rağmen mutfağı mekân tutamayacaktı, ona yatak odasında bir yer hazırlandı. Sonunda teşrif ettiler, önce buzdolabı, sonra Kasım Amca. Buzdolabına baktı baktı, babama dönüp “Başıma iş açtın” dedi. “Neden?” diye sordu babam, “Ee şimdi benim hanım tutturur bize de al” diye cevapladı. Behiye Hanım Teyze, kocasının aksine minicik bir kadındı ama koskoca Kasım Amca’yı bu kadar endişelendirdiğine göre dediği dedik, çaldığı düdüktü. Yarım ağızla hayırlı olsun diyen Kasım Amca kös kös döndü evine. Biz kıymetli buzdolabımızı yatak odasındaki zorlukla boşalttığımız köşeye yerleştirdik, fişini taktık, bir süre karşısına geçip seyrettik, hatta anneannem kapağını açıp pembe renkli iç duvarlarına bakarak “Amaan nasıl da güzelmiş, pembiş pembiş” diye sevgi sözcükleri fısıldadı. Annem içini düzenledi ve hepimiz sahip olduğumuz buzdolabının huzuruyla akşam yemeğine oturmuştuk ki Kasım Amca tekrar geldi, “Aldım” dedi, “ben de aldım”. “Ne aldın Kasım Bey” diye sordu babam. “Ne alacağım, buzdolabı, aldın getirdin soktun eve, Behiye başımın etini yedi ben de isterim diye”. Yaa İyi Buzdolabı, böyle de jet hızıyla geldin bitişik komşunun evine, bize “Güle güle kullanın” demek düşerdi, dedik, yemeğimize geri döndük, Kasım Amca o akşam heyecandan yemek yiyebildi mi orası belirsiz.

Ertesi akşam Kasım Amca heyecan içinde yine evimize damladı, “Biliyor musunuz” dedi, “iyi buzdolabı kar yaparmış, bizimki yaptı”. Ve selamsız sabahsız annemlerin yatak odasına dalıp iyi olmadığını düşündüğü buzdolabımızın önce kapağını, sonra buzluğunu açtı. Açtı açmasına da hüsrana uğradı zira bizimki de kar yapmıştı. Yüzü düştü bir an, sonra toparladı, “Sizinki de iyiymiş, haydi gözünüz aydın” dedi ve gitti.

Sevgili İyi Buzdolabı sen Kasım Amcaların evinde hangi odada duruyordun hatırımda kalmamış ama bir süre sonra bizimki yatak odasından sıkıldı, mutfağa biraz uzak düşüyordu. Mecburen salona aldık, tam köşeye çaprazlama yerleştirdik. Mırıldayan motoruyla salonumuzun demirbaşlarından biri oldu o evden taşınana kadar. Gövdesi bilindik dolap işlevini görürken tepesi de kolayca el ulaştığı için nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyaların biriktirme merkezine dönüştü. Tam ortada içinde toz tutmuş kırmızı plastik güllerle Amasra'dan alınmış ahşap bir vazo, yanı başında doktor olan halama eşantiyon olarak gelmiş, omuzundaki su testisinde ilaç firmasının adı yazılı çirkin ötesi bir zenci kız biblosu, tiktakları sinirimi bozan masa saati, annemin ruju ve göz kalemi, her daim kullanılan ilaçlar ve babamın şırıngalarını muhafaza eden çelik kutu. Bu demirbaşlara ilaveten günübirlik konuklar da olabiliyordu.

Buzdolabı alındıktan sonra kapımız sık sık çalmaya başladı: “Annem biraz buz istiyor”, “Şu kıymayı dolabınıza koyuverseniz”, “Soğuk suyunuz varsa bir sürahi alabilir miyiz?”. Eh isteyen komşu olunca hayır da denmiyordu haliyle ama zaten küçük boy olan dolap nüfus yoğunluğundan nefes alamaz hale geldi bir süre sonra. Aynı itibarı ya da samimiyeti diyelim senin gördüğünü sanmıyorum sevgili İyi Buzdolabı, zira Behiye Hanım Teyze annem kadar yüz vermiyordu istekte bulunanlara.

Günün birinde babam gittiği pazardan sebze-meyveye ilaveten yeşil kapaklı beyaz plastik bir sürahi ile döndü. Sürahinin önemli bir marifeti vardı, kapağın ibiğe denk gelen yerine bir delik açılmıştı ve içine su koyup bardağa boşaltmaya başladığınızda kuş gibi ötüyordu sevgili İyi Buzdolabı. Basit bir fizik kuralıydı esasen ama bizimki gerçekten içinde bir kanarya varmışçasına şakıyordu. Evimize dalışlarından birinde bu ötüşe şahit olan Kasım Amca’nın ilk işi aynı sürahiden almak oldu. Gel gör ki onun sürahisi bizimki kadar iyi ciklemiyordu, olamazdı, iyi buzdolabının kar yapması hesabı iyi sürahinin de bizimkinden daha güzel şakıması gerekirdi. Kasım Amca o yıllarda henüz yayına başlamamış Gırgır Dergisi’ndeki Zihni Sinir’e taş çıkartacak bir proje geliştirdi. Sürahideki deliğin tam karşısına ikinci bir delik açtı. Babamın sonradan gülerek sağda solda anlattığı gibi bizimki “dürülüdürülü diye öterken onunki “dütdürülüdütdürülü” şeklinde ötsün istemişti. Lakin bırakın kanaryayı, sakayı zavallı sürahi dut yemiş bülbüle dönmüştü. Kasım Amca bu hezimetten sonra bir hafta kadar bizim eve uğramadı.

Sevgili İyi Buzdolabı, senin aran nasıldı bilmiyorum ama Kasım Amca’yı tüm fesatlıklarına, büyüklenmelerine, aklına her geldiğinde evimize damlamalarına, işe gitmek için ortak balkondan merdivene doğru yürürken mutlaka bizim yatak odasının alçak penceresine yapışıp içeriyi gözetlemeye çalışmasına rağmen severdik. Emekli olup memleketine taşındıktan bir süre sonra vefat haberi geldi. Sen hala onlarla mıydın bilemedim ama oradaki komşusu bir başka model aldıysa eminim ki seni ıskartaya çıkarmıştır Behiye Hanım Teyze’nin arzusu üzerine. Ben seni, Kasım Amca’yı, üzerinde Zeynel Abidin Cümbüş yazan alüminyum bir tencereye benzeyen cümbüşü hiç unutmadım. Kasım Amca yattığı yerde, sen hurda eşyalar mezarlığında huzurla uyuyun…

 

1 Ocak 2026 Perşembe

HEPİ NİV YIIIR

Pandemi boyunca yeni yıla hep evde Mr ve Mrs Smith olarak girdik, özel günlere meraklı benim için tatsız ve geceyarısını bile beklemeden yatma isteği uyandıran zamanlardı. Son iki yıl Ankara'da çocuklarla birlikteydik neyse ki ve bu sene sevimsiz 2025'i kapatırken kalabalık bir kadroyla toplaşabildik nihayet. Davet Kocam Bey'in kuzeninden geldi, daha önce bahar aylarında iki kez misafirleri olduğumuz çok güzel bir yayla evine sahipler Gödene'de, Gödene Kumluca'nın yaylası. İlk kez bir kış günü yayla deneyimi yaşayacaktık, bizi bir diğer kuzenle eşi evden aldı ve öğlen saatlerinde yola çıktık. Kâh güneşli, kâh bulutlu ama soğuk bir gündü yılın son günü, ağaçların yaprak dökenleri çıplaktı, çamlar gözü yeşile doyururken dağlar cam gibi berrak bir görüntü sergiliyordu. Kıvrıla büküle virajlı yoldan tepelere tırmandık ve sonunda ulaştık menzile. 

Biz görmeyeli yenilenen evler olmuş, bahçedeki güller kış uykusuna yatmış, ağaçlar çıplanmış, evin önünden akan ufak derecikteki balıklar yüzmeye devam etmiş. Kediler güneşin altında mayışırken önceden tanıştığımız sarı ve beyaz iki köpek bahçe kapısının önünde hoşgeldin havlanmasıyla karşıladılar bizi. Misafir olacağımız evin karşısındaki en sevdiğim ev, en sevdiğim yıprak haliyle cephesindeki yeşillikleri gümrahlaştırarak bıraktığım gibi duruyordu:


Gün akşama meyledip bulutlar pamuk yığınları gibi dağların üstüne çökmüş ve hafiften sis basmışken biz de yeni yıl sofrası hazırlıklarına başladık:

 

Sonrası bilindik, ye, iç, TV izle, sohbet et, tekrar ye, tekrar iç, tekrar TV izle, tekrar sohbet et, yine ye, yine iç, böyle devam et, mide fesadına uğra 😂 Sonra 2026 "Ce" desin ve hoş gelsin. Ben de gecikmeli olarak ellerimle hazırladığım sıcak şarap kadehimi hepimizin sağlığı ve gideni aratmamasını umduğumuz bir yeni yıl için kaldırayım, gecikmeli de olsa 😄


İlerleyen saatlerde girdiğimiz yataktan sadece huysuz ben uykusuz ve üşümüş olarak anneannemin deyimiyle "Zabaaan köründe" kalkmış olsam da gördüğüm sürpriz tüm uykusuzluğa ve üşümeye değerdi. Dağlarına kar yağmıştı memleketimin:

Muhteşem bir görüntüydü, uzun süre izledim. 

Kahvaltı sonrası mıntıka turuna çıktık. Baharına bayıldığım yaylanın kışı da kendi üslubunca güzeldi:

Biri mesafeli, biri dost canlısı köpüşler

 Dalları göğe uzanan asırlık çınarlar

 
Su başanda durmuşuz
çınarla ben
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bana
bir de çınara
Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi,
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana, bir de kediye
......... 
(Nazım Hikmet/Masalların Masalı)
 
 
Güzel bir giriş yaptık yeni yıla, katkıda bulunan herkese çok çok teşekkür, umarım devamı da güzel gelir, hepimiz için. Çok ihtiyacımız var zira. Yeni yılınız kutlu olsun sevgili blog dostlarım...


30 Aralık 2025 Salı

ARA-LIK 13 (YILLAR NE ÇABUK GEÇTİ O GÜNLER ARASINDAN*)

ARA-LIK yazılarının sonuncusundan ve yılın sondan bir önceki gününden selam olsun sevgili blog dostlarım. Uzun zamandan beri ilk kez kesintisiz bir gece uykusundan uyandım bu sabah ve kendime şaşırdım. Sanırım geceki konserin etkisiydi, yatmadan önce klasik müzik mi dinlesem acaba diye düşünmedim desem yalan olur.

Operamız bize dün gece şahane bir Yeni Yıl Konseri sundu. Yıllardır aynı yerde yeni yıl konserlerine giderim ama ilk kez böyle seçkin ve yeni yıl coşkusuna yaraşır eserlerle oluşturulmuş bir repertuvara rast geldim. Hep aynı kişilerden hep aynı aryaları dinlemekten ve aynı parçalara kulak vermekten usanmıştık. Bu seferki adeta Viyana Senfoni'nin Yeni Yıl Konseri gibiydi, şartlar o kadar görkemli olmasına elvermese de. Kuzenimin birinci keman olduğunu belirterek kendime de bir gururlanma payı çıkarayım izninizle 😂Çok genç, çok zarif bir Alman şef yönetti orkestrayı, hayran olduk kendisine.

İkinci fotoğraf internetten, zira benim telefon yetersiz ışıkta, o kadar uzaktan bu netlikte fotoğraf çekecek kabiliyette değil, ilk fotoğraftan tahmin etmişsinizdir. Kapanışta Radetzky Marşı ile coşup şefi defalarca sahneye çağırdığımız anlardan biri. Evet böyle güzel bir etkinlikle yılı kapatmak hoş oldu, darısı yeni yılın getireceği konserlere, oyunlara, balelere, filmlere, vs vs...

Yarın bir yakınımızın davetlisiyiz, yaylanın mevsim nedeniyle olmayan çimenine kuzu olmasa da hindi yaymaya gideceğiz yeni yıl münasebetiyle. Hindi olmaz da tavuk olur mesela, o konu evsahibinin bileceği iş. Ben geleneksel kestaneli pilavım ve yine geleneksel yılbaşı pastamla katkıda bulunacağım. Az evvel eksik malzemeleri almak için caddenin karşısındaki markete gittim. Elimde aldığım şeyler kasaya yöneldim. Önümde kucağında 6 aylık bebek boyutunda bir hindiyle yaşlı bir hanım bekliyordu. Hindi tartıldı, aldığı diğer ürünlerle birlikte haliyle yüklü bir miktar tuttu. Kadıncağız önce cüzdanını çıkardı, içindeki paraları tek tek saydı. En büyük para birimimiz bir fincan kahveye ancak yettiği için üstüste yığıldı 200'lükler, kadın baş edemedi, tezgahtara saymasını söyledi ama yekün oldukça eksikti. Dışarı çıktı, kapıda bekleyen kendinden daha yaşlı ablasından bir demet para daha getirdi, onu da saydı, yine olmadı. Cüzdanının her bölmesini yokladı, yok. Bu defa çantasını neredeyse astarına kadar tek tek karıştırdı, bir 50'lik buldu, o da derde deva olmadı. Bu arada ben neredeyse 15 dakikadır bekliyorum, sonunda kartla ödemeye karar verdi kalanı, küsurattaki 3 lira için pazarlık ettikten sonra kartı okuttu, aldı hindisini kucağına gitti, ben de bir oh çektim. Çocukluğumda radyoda,  20'li yılların sonunda başlayan Büyük Ekonomik Buhran'la ilgili sohbetler olurdu, insanlar bir sandviç almak için el arabasıyla para götürürlermiş diye dinlerdim, tuhafıma giderdi. Bereket kartla ödeme icat oldu, yoksa buzdolabı falan almak için biz de el arabasıyla para götürür hale gelecektik. Binlik bir banknot basılsa da rahatlasak.

Neyse madem yılın sondan bir önceki gününe geldik, şöyle bir gözden geçirelim kimsenin sevemediği tatsız 2025'de neler okumuş, yazmış, izlemiş, dinlemişiz:

Bu yıl Goodreads tarafından da tescillenmiş 104 kitap okudum, gerçi Goodreads son okuduğum iki kitabı gözönüne almayıp 102 demiş ama hatırını kırmak olmaz, varsın öyle olsun. 5 yıldız verdiklerimi ise şöyle belirlemiş:

 

-Kaybetme Sanatı/Alice Zeniter
-Her Şey Nafile/Walter Kempowsky
-Şampiyonların Kahvaltısı/Kurt Vonnegut
-Çalınan/Ann Helen Laestadius
-Yan Yana Durduğumuz Zamanlar/Banu Yıldıran Genç
-Tarihin Molozları Üstünde/ayhan Koç
-Asker ile Denizci/Claire Kilroy
-Juliette/Camile Jourdy
-Anneannemin Söylemediği Şarkılar/Funda Şenol
 

Filmlere gelirsek, çok azı sinemada olmak üzere, Mubi, Netflix ve Internet üzerinden toplam 132 film izlemişim. En çok sevdiklerimi şöyle sıralayabilirim:

-Stormcarry Maja
-Heldin
-Kutsal İncirin Tohumu
-As Bestas
-Zamanımızın Bir Kahramanı
-Peanpole
-Conclave
-I'm Still Here
-Wajib
-Fani Dizeler
-Yaz Bahçesinde Dostluk
-Ayrılma
-Yurt
-Wicked Little Letters
-Tren Düşleri
 
Yıl içinde 16 tiyatro oyunu izlemişim ki hiç fena değil, ay başına 1,5 oyun düşüyor. En beğendiklerim:
 
-Therese Raquin (ADT) 
-Havada Yüzmek (ADT)
-Ran
-Aşk Listesi
-Re Chiccinella (İtalyan Piccolo Teatro)
-Bulaşıkçılar
-Saatleri Ayarlama Enstitüsü
-Alevli Günler
-Günebakan Can Kırıkları
-Müzeyyen
-Kızımın Ruh Hali Testlerinde Çoğunlukla 'Bazen'i İşaretliyorum (ADT)
-Kuşlar (ADT)
 
Neredeyse hepsini beğenmişim 😂

Yine bu yıl 4 Bale, 2 Müzikal, 5 Konser var. Müzikaller dışında hepsi iyiydi ama hiç hatırımdan çıkmayacak olanı sunucunun ve yardımcısının kolunda gelen ileri yaştaki Belkıs Özener'in katıldığı ve zaman zaman şarkılara eşlik ettiği "Yeşilçam Şarkıları" olacak. 

Dizilere fazla yüz vermemişim bu yıl 12 dizi seyretmişim, bence yeter. İlk kez bir Kore dizisi izledim bitmek bilmedi ama güzeldi: "When Life Gives To Tangerine" 

Ve 54 adet sesli kitapla yılı tamamlamış oldum. Bunların çoğu klasikler, bazıları eskiden okuyup tekrar etmek istediğim kült kitaplar, bir kısmı da yaptığım işlere eşlik eden sabun köpüğü kitaplardı. Hepsinden, özellikle de Storytel'den çok memnunum. Devam...

Bu da böyle bir yıl dökümü idi. Önümüzdeki yıl yeni etkinliklerde, kitaplarda, filmlerde buluşmak üzere hepinize sağlıklı, huzurlu bir yıl diliyorum. 

Sonsözü yine "Harikulagiyerde Kadınlar" şiirinin son dizeleri ile Akgün Akova'ya bırakalım, serimize renk kattığı için teşekkürlerle...

aşkımızı tavuklar horozlar gagalıyor sevgilim
yumurta kapıya sıkıştı
biz yine ışıkları uçuk bırakıp çıkalım
herkese iyi geceler...

 
 
 



29 Aralık 2025 Pazartesi

ARA-LIK 12 (ESKİDENDİ ÇOK ESKİDEN)

 Poyrazlı günlere merhaba!

Şehrimiz dünden beri sıkı bir ayaz sunuyor bize, olsun varsın evden çıkmadıysan mesele yok, hele de güneş alan bir odan varsa kedi gibi kıvrıl, ısıtıcıya bile hacet yok, çünkü pencereden güneş giriyor ama rüzgar giremiyor, olala...

Dün Antalya Devlet Tiyatrosu'nda Ekim'den bu yana merak edip bir türlü gününü tutturamadığım bir oyunu, Aristofanes'in Milattan Önce yazılmasına rağmen sanki günümüzü anlattığı "Kuşlar"ını izledim. Son derece dinamik bir oyundu, kostümler harika, oyuncular çok başarılıydı. Tek sıkıntı sık sık verilen dumandı. Tanıtım broşüründe belirtildiği için tedbirli gittim, zira alerjik öksürüğüm bir başlarsa oyunculardan azar işitebilirdim 😂 En ön sırada oturuyordum üstelik, bu aralar biletleri önden alıyorum, seyircilerle teması aza indirebilmek için ve maske takıyorum. Geçen yıl geçirdiğim, çok uzun süren domuz gribiyle karışık influenzadan sonra gözüm korktu. Maske dumanı fazla solumamı engelledi, su ve pastille de durumu idare ettim. Çok alkış aldı oyuncular, ben de gayet doyurucu hislerle ayrıldım salondan. Ayazı yememek için kendimi durağa attım, tam o anda da evin önünden geçen otobüs geldi, rahatça ulaştım hom svet homa 😊

Görsel: Buradan

Malum bugün mektup günü ama bu hafta çok yoğun geçince yeni bir mektup yazamadım, bu işe niyet ettiğimde yazdığım ve Şenlik sitesinde yayınlanan mektubumu ekleyeceğim buraya, umarım severek okursunuz:  

MEKTUP 3

Merhaba sevgili çocukluk arkadaşım,

Nasılsın diye soramıyorum, zira artık bu âlemde olmadığını mahallemize yaptığım son ziyaretimde acıyla fark ettim, içim özlemle doldu. Sen de dayanamadın demek rantçıların ve yapsatçıların baskısına. Hoş, fikrini soran olmamıştır ki.

Yaz gelip de bir günün tüm saatleri bizim olduğunda paylaşırdık en güzel oyunları. Babil Kulesi apartmanımızın gölgesi üstümüzden çekildiğinde oğlanlar sıcağa aldırmadan top koştururken biz kızlar senin serinliğine koşardık. İtirazsız kucak açardın, beton dizlerine oturur, sırtımızı sac kapılı gövdene dayardık. Dostumuz kurukafa başımızın üstünden iri dişleriyle gülümserdi bize. “Ölüm Tehlikesi” yazarmış alnında ne gam, hiç arkadaşlarının ölmesini ister miydin sen? Ölmedik nitekim, 70 öncesi çocuklardık biz, hareketliliğimiz yaramazlığımıza, iştahsızlığımız şımarıklığımıza, karnımızın ağrısı okul kaçkını olmamıza bağlanırdı. Hiperaktif olup olmadığımızı sorgulamazdı annelerimiz, her mızıltımızda da tuttukları gibi doktora götürmezlerdi. Hele hele duvarında kocaman kurukafa resmi olan, üzerinde “Ölüm Tehlikesi” yazan bir trafonun beton çıkmasında oynamamıza bırak itiraz etmeyi, çoğu zaman orada olduğumuzdan haberleri bile olmazdı. Şimdilerde olsa bizleri engelleyemeseler senin etrafına dikenli tel çektirirdi ana-babalar. Bebeklerimizin ismini bilirdin, sınıfı geçip geçmediğimizi bazen ailemizden önce öğrenirdin.

İlk gönül hikâyelerimize kulak misafiri olurdun. Bir bahar günü hemen önündeki kırlık alanda yürürken, yanımdan geçen oğlan laf attığında “Hamile mi kaldım acaba?” diye beton zeminine oturup hüngür hüngür ağlarken, kim bilir için için ne kadar güldün bana. Böyle de salaktık be Trafocuğum, diyorum ya ’70 öncesinin zavallı, saf çocuklarıydık.

Çok daireli idi Babil Kulesi apartmanımız, sen de bilirsin, her ne kadar arkasında kalsan, yüzünü kırlara çevirsen de ara sıra omzunun üstünden arka balkonlara bir göz atman yeterdi neler yaşandığını anlamaya. Her hane ayrı bir roman konusuydu ama biz onu hayatın normal akışı sanıp ancak dedikodusunu yapardık çaktırmadan. Sabah oldu mu, annelerimiz kocalarını kapıdan uğurlar uğurlamaz komşuya koştururlardı sütlü kahve içmek için. Benimki bir de kahvaltı bulaşıklarını yıkamamı emrederdi evden çıkmadan. Sütlü kahve dediysem, nerde latte, nerde Americano, geçtim onları, Nescafe bile yoktu. Belki Almancı yakını olan varsa tatil hediyesi bir kavanoz getirirdi, o da zaten harcıâlem içilmez, hatırlı misafirlere çıkarılırdı. Çekirdekken alınıp kara tavalarda kavrulan, sonra pirinç el değirmenlerinde un gibi öğütülen, tüm bu işlemler sırasında evin içini mis gibi kokutan halis Türk kahvesi idi bizim kadınların içtikleri. Pişerken ekledikleri süt ise işe biraz daha keyif katmaktı, bir de “cuğara” tellendirdiler mi hanımağalar kaça geçermiş yanlarında. Çamaşırlar elde çitilenecekmiş, buzdolabı yokmuş, kıymayı kokutmadan komşunun buzdolabına koymak gerekirmiş, akşama ne pişecekmiş, pazara gidilmesi mi gerekliymiş, bu sıkıntılar kuş olup uçar giderdi fincanın dibinde telveyi görüp sohbeti bitirene kadar. Hele akşam yemeğinden sonra kocaları kandırıp kadın kadına Doğruluk Bakkaliyesi’nin önüne, televizyon izlemeye kaçılırsa işte o zaman değmeyindi keyiflerine. Boyunları tutulup bayrak göndere çekilene, İstiklal Marşı’nın son hecesi söylenene kadar bakarlardı dükkânın tavanına asılı aletin ekranına. Sonra TV’ci bakkala teşekkür bâbında aldıkları bir külah dondurma ellerinde, felekten bir gece çalmanın neşesiyle güle söyleye dönerlerdi evlere.

Hıdrellezlerin izi kalmış mıdır hafızanda Trafocuğum? Apartmanımızın kadınları kocalarına bile açmaya cesaret edemedikleri hayallerini senin betondan karnına, çocuklarının okuldan getirdiği bir parça tebeşirle çiziktirirlerdi akşamdan. En çok geniş, ferah bir ev -mümkünse mutfağı kocaman olsun-, hadi çıtayı biraz yükseltip bir de kapısında araba olursa hiç fena olmazdı yani. Senin alanda yer bulamayan çakıl taşlarıyla arka bahçeye yerleştirirlerdi hayal evlerinin planlarını. O hayallerin gerçekleşmesinin ne kadar zor olduğunu bilseler de bir gecelik beylik beyliktir hesabı heyecan katardı yaşamlarına Hıdrellezler.

Peki sinema? Hatırlamaman mümkün değil, tam karşındaydı çünkü. O bomboş, kocaman arsada faaliyet başladığında hepimiz meraktaydık ne olacak diye, sen ne düşünmüştün acaba? Hiç aklına gelir miydi yıllarca film replikleri ezberleyeceğin, yerli yabancı artistleri izleye izleye yalnız gecelerine yoldaş edeceğin. Şaşkın işletmeci duvar boyutunu hesap edememişti de o ayılıp branda çekene kadar mahalle halkı, bilhassa da kadınlar ve çocuklar, arsaya serdikleri kilimlerin üstünde çekirdek çitleye çitleye bir sezon boyunca beleş film izlemişlerdi.

Köprülerin altından çok sular aktı sevgili çocukluk arkadaşım, tahta sandalyeli açık hava sinemalarını gençler hayal bile edemiyor şimdi. O yemyeşil kırlar betona kesmiş, Babil Kule’mizin yerinde kazulet bir bina yükseliyor ki görsen duvarındaki kurukafa bile korkardı.

Annelerimiz birer birer göçtü bu dünyadan, çalışan anneler, sokakta oynamak bilmeyen çocuklar doldurdu evleri. Tabletlerinin, telefonlarının içinde arıyorlar oyunu, doğayı. Belki de bütün bunlara şahit olmadan başka âleme göçtüğün iyi oldu, dayanamaz kendiliğinden yıkılırdın yalnızlığınla.

Seni çok özledim Trafocuğum, oyuk gözlerinden öperim…

Mektubun yazıldığı trafo binası, üzerinde oyunlar kurduğumuz beton zemin zamanla çökmüş, kaybolmuş. Zaten artık trafo da yok, site ile birlikte o da yıkıldı. 

Bu mektubun üstüne ancak Murathan Mungan'ın dizeleri yakışırdı; "Eskidendi Çok Eskiden"

............

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken...
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden. 

Güzel anılarınız çok olsun...


26 Aralık 2025 Cuma

ARA-LIK 11 (GÖNLÜM SEHER YELİ GİBİ)

Dün Milattan Önce'den beri tanış olduğum birkaç arkadaşımla yeni yıla erken girdik 😊Kutlamaları ve özel günleri seven bir insanım, hoş bir şeylerle karşılamak isterim ki gelen de hoşluk getirsin. Ben hoşluk yapıyorum yapmasına da yıl da, yaş da bazen hoş şeyler getirmeyebiliyor, yine de pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. "Sen iste de vermezse kendi bilir" derdi bir arkadaşım, o hesap işte. 

Arkadaşlarımın biri onlu yaşlarımdan, diğerleri ise yirmili yaşımın başından beri benimleler. Çocuklarımızın doğumlarına, yaş almalarına, evliliklerine, hatta torunların büyümesine bile şahidiz. Güzel günleri paylaştığımız gibi ölümleri, hastalıkları, kederleri de paylaştık. İyi ki varlar, hep var olsunlar. Yılbaşı konseptli kırmızı bir masa hazırladım, özel yılbaşı pastamdan yaptım, birkaç farklı çeşitle ikramlıkları tamamladım, sonrası bol sohbet, bol kahkaha oldu. 

Yeni yıl planımı da tabaklarda paylaştım ki hep birlikte gülmek kısmet olsun. 

Bugün biraz yorgunum, beden yaşım ruh yaşımla uyumlu gitmiyor ne yazık, "Gönlüm seher yeli gibi daldan dala essem diyor" ama beden "Otur oturduğun yerde kadın, eserken takılacaksın dalın birine, sonra da güm yere" diye parmak sallıyor. E haklı 😂

Adını andık madem dinleyelim mi şarkıyı, Ayşe Taş söylesin: Gönlüm Seher Yeli Gibi

Antalya özüne döndü dündenberi, dün bulutluydu, bugün pırıl pırıl güneşli, aslında çıkıp yürümek vardı ama yazdım ya dünün yorgunluğunu atamadım, kısmet yarına. 2025 bitmeden iki etkinliğim daha var, Devlet Tiyatrosu'nda "Kuşlar" oyunu ve pazartesi günü de Opera Sahnesi'nde "Yeni Yıl Konseri".  

Yeni yılda da sanatsız kalmamak dileğiyle dostlar, bitirirken Akgün Akova "Olsaydın" şiirinden birkaç dizeyle seslensin sizlere:

"sen bir başağın annesi olsaydın
fırınlar hiç sönmez
kimse eksiltemezdi bir gram bile ekmeklerimizden
sen bir dalganın annesi olsaydın
kaybolmazdı gözlerinin önünde
balıkçı tekneleri ve denize giren çocuklar
sen bir bavulun annesi olsaydın
doldururdun içine yola çıkmadan
sevdiğimiz yazarların kitaplarını
sen bir geminin annesi olsaydın
yalnızlık çekmezdi adalar
ufuk çizgisi, kaptanlar, hatta pusulalar
sen bir fısıltının annesi olsaydın
hadi bir kere daha söyle beni sevdiğini
dolaşarak içimizdeki ıssız sokakları..."


22 Aralık 2025 Pazartesi

ARA-LIK 10 (YAĞSIN YAĞMUR ÇİSİL ÇİSİL, GEL GİDELİM USUL USUL)

Dersem de inanmayın, başlığa yani. Yağmurla aram sadece pencereden bakarken iyi, o da efendi efendi yağıyorsa. Aksi takdirde hiç geçinemiyoruz kendisiyle. Islanınca ben ben değilim arkadaşlar, içimden bir yaratık, bir ecinni çıkıyor 😂 Zaten bu memlekette ne yağmur çisil çisil yağıyor, ne de ben yağmur altında usul usul yürüyebilenlerdenim. Sanırım çocukken habersizce denize fırlatılıp boğulma korkusu atlattığım durumun yarattığı travma yağmuru da içine alıyor. Güzide şehrimiz neredeyse Aralık ayının yarısında bize bahardan kalma güneşli günler sunup kandırdıktan sonra dün itibarıyla reklamlar bitti, gerçekler başladı demek istiyor. Perşembe'ye kadar yağış gösteriyor Meteoroloji, belki rica etsem bir gün öne alırlar, zira Çarşamba günü arkadaşlarla "Hoşgeldin Yeni Yıl" yapacağız ve mümkünse güneşli havada olsun arzusundayız. 

Oysa cumartesi günü Falezler'in üstünde, limonata gibi bir hava eşliğinde, denize ve Bey Dağları'na karşı içmiştik kahvelerimizi:


En uzun geceyi de dün itibariyle eda ettik, şurada bahara ne kaldı 😂 Babam işe yeni giren biri oldu mu, önce tebrik eder,  sonra da "Emekliliğe ne kadar kaldı?" diye sorardı, ilkokul öğretmenim de "Başlayınca uçlanır" derdi. Vardı bir bildikleri elbet, gerçekten başlayınca uçlanıyor, hele de yaş ilerleyince neredeyse başlamasıyla uçlanması bir oluyor. 

Geçen haftadan bu yana fırsat buldukça "Kral Kaybederse" izliyorum. Birinci sezonu haftada bir olmak kaydıyla Netflix'den izlemiş, ikinci sezonun ilk bölümünü ise 10 dakika sonra sıkılıp bırakmıştım. Dizi final yapınca bir sürü olumlu eleştiri okudum, Halit Ergenç'in oyunculuğu özellikle övülüyordu. Madem öyle işte böyle dedim ve son sezonu baştan sona izledim, az evvel de bitirdim. Biraz zahmetli oldu, her bölüm 2 saatten fazla sürüyordu, bitene kadar da içime fenalık geliyordu. İlk sezona göre daha iyi buldum ve Ergenç'in oyunculuğuna da şapka çıkardım gerçekten. Yine de 2 saatten 13 bölüm izleyerek 26 saatimi telef mi ettim diye düşünmedim değil, o kadar sürede 15 tane iyi film izlerdim, 3 tane kitap bitirirdim. Kral'ı üzmemek adına kendimi üzdüm yahu 😂 

Başlıktaki şarkının güftesi Mehmet Erbulan'a, bestesi ise Necdet Tokatlıoğlu'na ait. Necdet Tokatlıoğlu Ankara Radyosu sanatçılarındandı, bu nedenle çocukluğum ve ilk gençliğimde sahnede en çok izlediğim şarkıcıların başında gelirdi. Çok sevdiğim besteleri vardı, mesela "Artık yeşerecek bir dalım yok, yağmurlar yağsa da hoş yağmasa da" diye başlayan şarkısını çok severdim, huzurla uyusun. Bu vesileyle anmış olalım. Dinlemek isterseniz: Tık 

Bu yağmurlu günde Akgün Akova'dan özür dileyerek Cemal Süreya'nın iki dizesiyle bitiriyorum: 

"Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı"