Oldum olası bayram sevmeyen biriyim, belki çocukluğumda daha sevinçle karşıladığım olmuştur ama sonrası hep zul oldu benim için, şimdilerdeyse büyükler artık aramızda olmayınca, çocuklarla da farklı şehirlerde yaşayınca yalnızlıktan iyice sıkıcı geliyor.
Hatırladığım ilk bayram annennemle yaşadığımız 1,5 yıllık süreçte sitenin çocuklarının aklına uyup kapı kapı şeker toplamaya çıktığımız bayram. Ben çekingen, utangaç bir çocuktum, nasıl uydum o akla da çaldım her kapıyı şimdi şaşıyorum. 24 dairenin kimi şeker, kimi mendil verdi, kimi hiçbir şey vermedi, sadece Fikriyanım teyzeden harçlık alabildik, 25 er kuruş. Çok azmış demeyin, ben ilkokulu bitirene kadar, hatta ortaokulun ilk yıllarında bile simit hep 25 kuruştu. Ülke daha enflasyonla tanışmamıştı. 10 kuruşa ise Zunkla şekeri alınıyordu okulun karşısındaki sinekli bakkaldan, bir de leblebi tozu. Zunkla şekerinin tadı hala damağımda, yıllarca içinde ne olduğunu düşünüp durdum, sonra dank etti, incirdi tabii ki.
Bayram sevmeme sebeplerimin ilki ve en eskisi annemin arife günü evi kaldırıp indirmesiydi. Bütün işleri bir güne sığdırarak kendi rekorunu egale ederdi her bayram öncesi. Tabii ki bu temizlik tek başına yapılamazdı, kan işim olsa ertelemem ve anneme yardımcı olmam gerekirdi. Annem o süreçte takınabildiği en nemrut yüz maskesini takınır, bayram temizliğini biz icat etmişiz gibi söylenerek perdelerle start, çamaşır asarak final yapardı. Babam bu temizliğe tamamen muhalifti, mutlaka bu nedenle tartışma çıkar, annemle babam bayrama küs girer, neyse ki bayramlaşma mecburiyetinden barışırlardı. Temizlik vakitli bitmişse arife günü ya da bir önceki gün mezarlık ritueli gerçekleştirilirdi. Çocukluğum boyunca anneannem sağ olduğu için dedemin kabri ziyaret edilirdi. Cebeci Asri Mezarlığı'na gidip onlar dua ederken ben annemin dedemin mezar taşına yazdırdığı kendi kaleminden çıkma şiiri okurdum defalarca:
"Henüz yaşlı sayılmazdın/Murat almadan geldin buraya/Üç yavrunu boynu bükük/Koydun dünyaya Niğdeli". Çok sonraları keşfettim ki "Niğdeli" sözcüğü dörtlüğe dahil değilmiş. O dedemin isminin başına yazılacakmış ama mezar taşını hazırlayan özensiz davranıp Niğdeli'yi son dizeye ekleyivermiş.
Bayram hediyesi falan bilmezdim, ne zamanki büyük dayım nişanlandı, hayatımıza bir yenge girdi, bayram, yılbaşı, doğum günü, gelsin hediyeler. Çok yaşa sen yenge 😂 Bayramlık zorunluydu ama bazen ayakkabılı, bazen ayakkabısız. Öyle kırmızı rugan pabuçlarım falan olmadı. Her daim giyilebilecek türden ayakkabılar alırdık, giysileri ise annem dikerdi, hem de oldukça güzel dikerdi. Çok bayramlığım oldu, hepsini de severek giydim.
Bayram alışverişi babamın göreviydi, ikramlık çikolatin, hediyelik şeker, muz ya da nane likörü ve mutlaka Eyüp Sabri Tuncer'den doldurulması gereken kolonya. Lakin kolonyacının önündeki kuyruk öyle uzardı ki babam beklemekten sıkılır, gidip rastgele bir kolonyacıdan doldurturdu evden eline tutuşturulan kolonya şişelerini. Anneanneme söylemezdi tabii ki bunu, o da burnuna çektiği ilk nefes sonrası: "Oh be, mubareğin kokusu bir başka" der, biz gülmemek için içeri kaçardık. Bazen babama eşlik ederdim alışverişte. Ulus Hal'indeki şekerciden bayram ziyaretine gidilecek hatırlı ahbaplar için kutu şekeri alınırdı. Altı bir sıra lokum dizili bu kutuların üstünde karışık şekerlemeler ve aralarda dört-beş çikolata olurdu. Hepsi ayrı ayrı şekercinin amblemini taşıyan kağıtlarla paketlenir, kırmızı beyaz sicimle bağlanır, paketler üstüste konup en üstteki paketin ipine el tutma yerine kalın karton geçirilmiş bir tel takılırdı. En büyük heveslerimden biriydi bazen bize de getirilen o kutu şekerlerinden yemek ama asla muvaffak olamadım. Çünkü gelen kutu paketi açılmadan kaldırılır ve bir başka ziyarete hediye götürülürdü. Hep merak ederim kendi aldığımız şeker kutusu dönüp dolaşıp bize de gelmiş olabilir mi?
Temizlik bitip bayramın ilk gününü eda ettiğimizde ise anneanneme gitme hazırlıkları başlardı. Pardon, bundan önce bizzat gerçekleştirdiğim bir faaliyet daha vardı, annemin bulamayacağımı sandığı kuytu köşelere sakladığı çikolata ve şekerleri keşfetmek. Bir seferinde rulo halindeki halının içine saklamıştı da yine bulmuştum, kaçar mı benden 😂
Özellikle Ramazan bayramlarında bir ay oruç tutulup ayrı sofralarda yemek yemek zorunda kaldığım için mutsuz olduğumdan ilk bayram sabahı kahvaltısı çok mutlu ederdi beni. Babam bayram namazından elinde bir balonla döner, kahvaltı sonrası da radyoda Karagöz-Hacivat temsili dinlerdim ağzım bir karış açık. Akşam Yurttan Sesler korosunda mutlaka, "Hoşgeldin evimize, şiir oldun dilimize, bayram gecesi" şarkısı söylenirdi.
Anneannem bizi kapıda nahoş bir suratla karşılar, "Nerde kaldınız uşaak?" sitemini yapıştırırdı. Şıpır şıpır el öpüp dizilirdik sarı kadifeden şişman koltuklarına. "Eee daha daha ne var ne yok" diye dört beş kere sorduktan, küçük dayımın henüz gelmemiş, büyük dayımın da henüz aramamış olmasından sikayet ettikten sonra, yatak odasına gidip gardrobun kapısını açar ve muhtemelen beş bayram önce gelmiş malum şeker kutularından birini çıkarır, "Tut kız şunu" diye elime verirdi. Çoğunlukla bayatlamış ya da kurtlanmış olurdu şekerler ama yüzüne vurmak ne mümkün, o kurdu yedirirdi bize 😂
Ertesi gün konu-komşu ziyareti yapılır, bayram ziyaretine gelen konuklar annemin benden kurtarabildiği çikolatinler ve babamın ayaklı minik kadehlerindeki likörler ile ağırlanırdı. Uzun süre oturulmaz, "Bayram gezmesi, badem ezmesi" diyerek kalkılır, başka bir komşuya geçilirdi.
Şimdilerde sanki yaşamamışım gibi geliyor tüm bunları. Kimselerin gelip gitmediği, o koltuktan bu koltuğa taşınıp ev içinde siftinip durduğumuz bayramları düşününce insanın eskiye özlem duymaması mümkün değil. Yine de karartmayalım enseyi sağlıkla ve huzurla ulaşalım nice bayramlara...























