.

.
.

14 Şubat 2015 Cumartesi

ÖYKÜ ŞALANJJJ'I :)


Daha dün en vahşilerinden birini duyduğumuz kötülükler, sevgisizlikler gitgide ülkeyi ve dünyayı sararken ben ruh sağlığımı ancak sanata ve edebiyata sığınarak koruyabiliyorum. O yüzden bugün benim için "Öykü Günü". Sevginiz ve sevdikleriniz her gün sizinle olsun, hep hayatınızın içinde olsun ama gelin bugün Ferminanım kardeşimin deyimiyle bir "şalanjjj" başlatalım. En sevdiğiniz öykünün ilk paragrafını paylaşalım blogumuzda (tabii abartmamak kaydıyla, 3 sayfalık ilk paragraflar da olabiliyor :) Ben artık "Edirne'nin Köprüleri" ile bıktırdığımı düşündüğüm için bir başka sevdiğim öyküyü, Pınar Kür'den "Bitmiş Zamana Dair"in ilk paragrafını paylaşacağım:

"Ahmet de ölmüş. Bir 'açık artırma' ilanından öğrendim bunu. Bir sızı döndü dolandı yüreğimde. Ahmet değil, tüm o ölümler dizisi değil, içimde birden canlanan bütün bir yaşamaydı o sızıyı salan, biliyorum. Bütün bir yaşama... Oysa o yaşama Nebile Hanım'ın ölümüyle sona ermemiş miydi zaten? Geride kalanlar, Pertev Bey, Beyhan Hanım, Enise abla, o yaşamanın ne kadarını sürdürebilmişlerdi birer birer ölüp gitmeden önce? Şimdi de Ahmet, ellisine varmadan. Varabilseydi ellisine, hatta yüz yaşına, haberim bile olmayacaktı belki-ya da kesinlikle. Bitmişti o yaşama. Çoktan."

Akışı Olmayan Sular/Pınar Kür
Can Yay./1986, 3.bası

Hadi, ne duruyorsunuz, gidip çekin raftan en sevdiğiniz öykünün olduğu kitabı, yazmasanız bile bir kere daha okuyun, ruhunuz güzelleşsin...

13 Şubat 2015 Cuma

ANILAAAAAR...


"Hatıralar kocamış dimağların koltuk değnekleridir" diye okumuştum bir zamanlar bir yerlerde. Kendimi henüz kocamış hissetmesem de sıkıldığımda, bunaldığımda hatıraları koltuk değneği olarak kullandığım doğrudur. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim semtin bir grubu var sosyal paylaşım sitelerinden birinde, hayli aktif bir grup, bu aralar insanlar anılarını paylaşıyorlar, çok da güzel oluyor. O vesileyle ben de eğlenceli bir anımı yazmıştım, daha kapsamlı olarak buraya da yazayım dedim, belki yüzlerde bir gülümsemeye neden olur.

Yaşı bana yakın olanlar belki hatırlar, çocukluğumda "Sangam" adında bir Hint filmi gişe rekorları kırmış, haftalarca vizyondan kalkmamış, şarkıları dillere pelesenk olmuş, insanlar akın akın filmi izlemeye koşmuştu. Diğer oyuncular kimdi bilmiyorum ama ana rollerden birinde artık olgunluk çağını yaşayan ve babamın sürekli "Avare" filmini anarak aile içinde bile gündemde tuttuğu ünlü Hintli aktör Raj Kapoor oynuyordu.


Türkçe'ye "Arkadaşımın Aşkı" adıyla çevrilmişti ve ben de vizyona girdiği ilk hafta izlemeye giden bir komşumuzun peşine takılarak Ankara'nın o zaman için en klas sinemalarından biri olan Gölbaşı Sineması'nda seyretme şansını yakalamıştım. İlkokulun ilk sınıflarındaydım, sonradan "üç film birarada" türü seks filmleriyle itibarını yitirip ayağa düşecek Gölbaşı sinemasına ilk gelişimdi. Hem sinemanın havası, hem de filmin renkli, canlı, yer yer eğlenceli, yer yer hüzünlü havası, hareketli şarkıları çok hoşuma gitmişti. Hatırladığım kadarıyla aynı kadına aşık iki arkadaşı anlatan klasik bir konusu vardı ama tüm Hint filmleri gibi rengarenkti, damardan giriyordu, o yüzden çok ilgi çekmişti. Uzun zaman şarkılarının Türkçeleştirilmiş sözlerini söyleyip gezmiştim evin içinde, hala da bazılarını hatırlarım:

"Buudaya buudaya butamildeya
Peçemi biraz açsam ihtiyar kızar
Sözde çiçek yerine getirir karnıbahar"  

ya da

"Ne olur vazgeç arkadaşımdaaaan 
Öleceğim inan senin aşkındaaaan
Kimin aşkı olursan ol sanma sevemeeeeeeem
Sonu ölüm olsa bile asla dönemeeem
Bir tarafta arkadaşım bir tarafta seeeen
İki ateş arasında halimi görseeeen"

Evdekileri şarkılarımla hem bıktırıp hem film hakkında epey meraklandırdıktan sonra bulunduğumuz semtin açık hava sinemasında gösterime girdi film. Başta anneannem olmak üzere hemen niyet ettik tabi izlemeye. Ben geri kalır mıyım, bayıla bayıla bir kere daha izlerdim. Öyle de oldu, hep birlikte gittik arka tarafında sinema perdesine bakan bir dizi ev olan ve çay-kahve eşliğinde balkonlarında beleş film seyreden sahiplerine imrendiğim Akın Sineması'na. Filmin başlamasına az kala anneannemden "Ayy!" diye bir çığlık, ardından da peşpeşe beddualar geldi: "Yaha ciğerine ateş düşsün e mi, kahrolasıca, koca sinemada bula bula beni mi buldun? Kafam kırıldı, kim attı o taşı". Ne olduğunu çok geçmeden anladık. Yarı karanlıkta arka taraftaki evlerden ya da duvar üstünden atılan bir taş onca insanın içinde gelip anneannemin kafasını bulmuştu. Normal şartlarda bile canı çok kıymetli olan annannem adeta başına bomba düşmüş kadar patırtı kopardıktan sonra güç bela sakinleştirildi, o esnada oynamaya başlayan filmi izlemeye devam etti ama olan bana oldu. Film arası verilir verilmez anneannem kendi sığamayacağı için beni bir taş daha atarlar da kafama gelir korkusuyla oturduğum tahta sandalyenin altına soktu. On dakika boyunca orada büzülüp oturdum, ancak ikinci yarı başlayınca çıkmama izin verildi :)

Eve dönerken ben yine filmin şarkılarını söylüyordum, anneannemse taşı atana söylenmeye devam ediyordu. Meraklısı için aşağıda filmin en meşhur şarkılarından biri var:



12 Şubat 2015 Perşembe

.....



Bugün bir cami avlusunda toplandık uzun zamandır birbirini görmeyen arkadaşlar olarak. Kiminin saçı ağarmış, kimininki dökülmüş, kiminin göbeği haşmetlenmiş, kimi aksine zayıflayıp iğne ipliğe dönmüş, geçen yıllar yüzlere izlerini bırakmış. Başka bir sebeple biraraya gelsek o göbeklere bir fiske vurup "göbek mi, bebek mi?" diye sorabilir, zayıflayanlara "mankenliğe mi başladın?" diyebilir, çoluğu çocuğu sorgulayıp kahkahalarla görüşülmeyen günlerin acısını çıkarabilirdik ama cami avlusu buluşmaları ne yazık ki tatsız nedenlerle oluyor. En aşağı yirmi yıl birlikte çalıştığımız bir arkadaşımızı toprağa verdik bugün. Cenaze namazını beklerken insan geçmişe doğru bir yolculuk yapıyor. İkinci kat koridorunun sonundaki yer yetersizliği nedeniyle camla kapatılıp odaya dönüştürülen bölümündeki yerinde siyah takım elbisesi ile gözümün önüne geldi, koridorlarda kolunun altındaki dosyalar hızlı hızlı yürüyüşleri, öğretmenler kurulundaki konuşmaları, birlikte gidilen okul gecelerindeki kahkahaları, adeta okulda büyüyen oğluyla halı sahada yaptığı maçlar ve daha pek çok anı. Ne diyeyim nur içinde yat arkadaşım ve dilerim bir dahaki buluşma yüz güldüren bir sebeple olsun...


9 Şubat 2015 Pazartesi

AVAZ AVAZ





İki sokak ötedeki camiden "mahallemiz sakinlerinden falanca" için okunan sela yükselirken, gökte kara bulutlar safları sıklaştırırken, Müzeyyen sesini arkada bırakıp giderken, elime kitap diye "Abim Deniz"i almışken, az sonra eskiden bize kadayıf dolmaları pişiren şimdi yatağa mahkum bir kadını ziyarete gidecekken, okuduğun her haber ruhunu kasvete boğarken yine de "şarkı söylemek lazım  avaz avaz". Leylaklar dökülmesin, güller ağlamasın...



8 Şubat 2015 Pazar

TİYATRO NASIL İZLENİR, ESKİ ÖĞRENCİLER, MÜZEYYEN SENAR...

Görsel: Buradan

Dün akşam ilçe-mahallelerden birinin belediye tiyatrosunun Haldun Taner'den sergilediği "Gözlerimi Kaparım Vazifemi yaparım" isimli oyununu izlemeye gittik. Çok profesyonel bir sunum olmasa da iyi niyetle kotarılmış bir çalışmaydı, göze batan bir aksaklık, bir yetersizlik olmadı, oyun sonunda da oyuncuların emeklerini alkışla ödüllendirdik.  İlk kez gittiğim, yeni yapılmış bir kültür merkeziydi. Anfi şeklindeki geniş, ferah salonu, büyük sahnesi, yeterli koltuk aralıklarıyla adet yerini bulsun diye inşa edilmiş pek çok benzerinden daha güzeldi. Gelgelelim aynı şeyleri izleyiciler için söylemek ne mümkün. Oyun ücretsizdi, biraz da bu nedenle gerçek tiyatroseverlerden ziyade vakit geçirmek için gelenler çoğunluktaydı. Mebzul miktarda çocuk vardı, hem de ellerinde atıştırmalık gofretleri, cipsleri ve krakerleri ile. Oyun başlamadan önce telefonların kapatılması, flaşlı fotoğraf çekilmemesi, çocukların ailelerce kontrol altında tutulması anonsu yapıldı ki ben bu anonslardan çok utanıyorum. Tiyatro ve konser izlemeye gelen insanların bunları uyarılmadan yapması gerekir sanki. Neyse oyun başladı, başladı başlamasına da ne fısıltılar kesildi, ne kıpırtılar. Sahnenin köşesinde oyun için canlı müzik yapıyordu bir müzisyen. Daha ilk notaları çalarken alkışla tempo başladı, ardından ıslık. Bekledim "Buraya oturmaya mı geldiniz, sizi sahneye alalım" anonsunu, yurdum insanının ritm duygusuna hayranım, sonuçta içkili lokantalarda kapanışı 10. Yıl marşıyla yapıp göbek atabilen bir nesiliz. Çalan telefonları, fütursuzca yapılan konuşmaları, sahnenin önünde parkta dolaşır gibi dolaşan çocukları, analı oğullu hışırtılı poşetlerden çıkarılıp tıkırtıyla yenen krakerleri, "Babaaaa!" diye anıran, tiyatroya getirilme amacını anlamadığım el kadar bebeleri saymıyorum bile ama gecenin zirvesini yan taraf koltuklardan birinde oturan teyze yaptı. Muhtemelen tuvalete yolladığı torunuyla bağıra çağıra gerçekleştirdiği dialog tüm salonun ilgisini sahneden alıp kendine çevirdi. O kadar uzun sürdü ki oyuncuların oyunu durdurup ikaz etmelerini bekledim. Yıllar önce, Antalya Devlet Tiyatrosu'nun ilk açıldığı yıllarda "Mahur" isimli bir oyun izlemiştim. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun turnesiydi, Maral Üner'in olağanüstü bir performansla  canlandırdığı tek kişilik bir oyundu. Oyun boyunca salonda dolaşan çocuklar, konuşmalar, yerli yersiz alkışlar kadıncağızın konsantrasyonunu ne kadar olumsuz etkilemiş olacak ki aniden oyunu kesip "Tiyatroda konuşulmaz, bir şey yenilip içilmez, ortalıkta dolaşılmaz" şeklinde bir uyarı yapmıştı. Hasılı sahnede oynanandan ziyade salonda olup biteni izlediğimiz bir etkinlikle geceyi sonlandırdık.

Dün günün en güzel olayı ise 32 yıl önce, çok genç bir öğretmenken mezun ettiğim öğrencilerimden bir grupla buluşmamdı. Güzel, güneşli bir havada çok güzel saatler geçirdik birlikte. Böyle zamanlarda seviniyorum öğretmen olduğuma işte :)

Ve bugünün tatsız haberi Müzeyyen Senar'ın ölümüydü. Yaşı ve son yıllardaki rahatsızlığı düşünülürse vakitli bir ölümdü denebilir ama o bambaşka bir kadındı, hayatı güzelleştirenlerden. Umarım gittiği yeri de güzelleştirir, şarkılarıyla yaşayacak, huzurla uyusun. Ondan dinlemeyi en çok sevdiğim şarkı da burada dursun; "Sofular haram demişler bu aşkın şarabına ya da bilinen adıyla Haydar Haydar"


6 Şubat 2015 Cuma

KİTAPLAR VE FİLMLER


Yukarıda gördüğünüz üç kitabı 10 gün içerisinde neredeyse arka arkaya okudum. Bu zamana kadar Jhumpa Lahiri adını ne duymuş, ne de tek bir kitabını okumuştum, geç bir buluşma oldu yani ama geç de olsa iyi oldu. Tavsiye üzerine okuduğum "Saçında Gün Işığı"nı o kadar beğendim ki kitap biter bitmez ilk işim yazarın diğer kitaplarını aramak oldu. Baskıları tükendiği için hiçbir kitap sitesinde bulamadım, imdadıma her zamanki gibi "Nadir Kitap" yetişti, siparişi verdikten üç gün sonra ikinci el "Adaş" ve "Dert Yorumcusu" elimdeydi. "Adaş"ı dün geceyarısı bitirdim, "Dert Yorumcusu"na ise öğleden sonra saçımı boyatmak için gittiğim kuaförde başladım, kitaba adını veren en uzun öyküyü boyama süresi dolana kadar bitirmiş, ilk öyküyü de yarılamıştım bile. 

Jhumpa bacımızla tanıştığımıza çok memnunum, en kısa zamanda yeni kitaplar yazmasını, yazılmışlarınsa Türkçeye tez elden çevrilmesini diliyorum. Sayesinde Hindistan'la o kadar içli dışlı oldum ki canım samosa, dal, biryani yemek, ipek bir sari giymek, alnımın ortasına kırmızı bir bindi yapmak, baharat kutularımı köri ve zerdeçalla doldurmak istiyorum. Üstelik daha Hintli polisiye yazarı Tarquin Hall'den 3 kitap okunmamışlar rafında sırasını bekliyor. Onlar da bitince Bengalce konuşmaya başlayabileceğimi umuyorum :)

Uzun lafın kısası dün gece bitirdiğim "Adaş"ı da çok beğendim, bazı bölümlerinden çok etkilendim. Hâl böyle olunca sabah ilk işim "The Namesake" adıyla çekilmiş olan filmini izlemek oldu. Açıkcası filmi kitap kadar sevip etkilenmedim. Daha ruhsuz geldi, "Gogol" rolünü canlandıran oyuncu o kadar çok Küçük Emrah'a benziyordu ki zaten konsantre olamadım. Kitapta bir parça da olsa sempati duyduğum "Mouşumi" den ise nefret ettim. "Aşima" ile "Aşoke"ye olan sevgimde bir değişiklik olmadı. Kısacası film sevilen romanların filmlerinin akibetine uğramıştı, kitabı okumadan izlesem belki daha çok beğenebilirdim. 


Yine de rengarenk sariler görüp kitapta tam çözemediğim bazı adetleri uygulamalı izlemek fena olmadı. Hindistan'da yaşamaya karar verirsem zorluk çekmeyeceğim demektir :)

Onca iştah açıcı Hint yemeğini okuduktan sonra akşam diyet tabağımdaki haşlanmış brokoli ve yoğurda talim etmek pek hoş olmayacak. Diyette değilseniz yemek yemenin tadını çıkarın diyor ve güzel bir hafta sonu diliyorum...

3 Şubat 2015 Salı

ORDAN BURDAN

Bugün tahminen 8 yıldan beri ilk kez bağlı bulunduğum aile hekiminin çalıştığı sağlık ocağına glukoz, kolesterol gibi bazı kan tetkikleri yaptırmak için uğradım. Daha önce netten araştırıp doktorun adını öğrenmiş, yaptırmak istediğim tetkikleri de garantili olsun diye kağıda yazmıştım. Vatandaşlık numaramı girdim, sıra numaramı öğrendim ve 2. kata yönlendirildim. İçerideki hastanın çıkmasını bekledim, sonra izin alıp geçtim muayene odasına ve bazı tetkikler yaptırmak istediğimi söyleyip yazdığım kağıdı uzattım. En sonda yazan tetkike bakıp "bu ney ki?" diye sordu doktor, evet doktor sordu. Ben ki söylerken yanlışlık yaparım diye daha önceki tetkik kağıdından aynen kopyalamıştım tahlilin ismini. Milyonda bir görülen bir hastalık tetkiki falan değildi istediğim, insülin tolerans testiydi alt tarafı. Söyleyince "hımmm" dedi, "bizde bu yok". Olmayınca bilmemesi mazeret sanırsam. "Sizde ne var, ondan alayım, bildiğiniz bir şey olsun ama" diyemedim tabii ki, "peki o kalsın madem" dedim. Sonra doktor bana kişisel bilgilerimle ilgili 5 soru sordu, 5 ini de üç kere tekrarlatttıktan sonra cevaplayabildim, zira konuşmuyor, fısıldıyordu. Bu kadar çok tekrarlattığım için kızmasın diye çıkarken neredeyse reverans yapacaktım. İnsülin tolerans testinin adını bilen ve işini düzgün yapan tüm doktorları tenzih ediyorum ama bu kadarına da pes diyorum. İki tüp kanımı sağlık ocağına bağışladıktan sonra uzun bir yürüyüşle yapmam gereken bazı alışverişler için bir AVM'ye doğru yola koyuldum, yol boyu duvar yazıları okuduğum için hiç sıkılmadım:




"Ben Nesrin'i Çoook Seviyorum"




Okurken okurken bir de baktım gelmişim :) Alışverişimi tamamlayıp sinemaya girmeye karar verdim, fragmanı ilgimi çeken "İçimdeki Ses"in saati uygundu, biletleri alıp bir arkadaşla yerleştik salona. 



Toplam 8 kişiydik, 2 si aşık çiftti, onlar ikili koltukta film dışı meşguliyetler geliştirdiler, biz filmi izledik. Gülünecek ne varsa fragmandaymış zaten, izlemeye gerek yokmuş. "Olsun evde pineklemekten iyidir" diyerek ayrıldık salondan. Üstüne de sade kahvelerimizi içtik, sefamız olsun, en kötü günümüz böyle olsun. Şimdi gidip bakayım kolesterolüm düşmüş mü :)