.

.
.

7 Ekim 2014 Salı

KİTAP MEYDAN OKUMASI (23) VE BAYRAM 3

Bayram 3 gider, soru 23 gelir:

23. gün: Ne zamandır okumak isteyip de bir türlü okuyamadığın bir kitap:


Tam da bu işte Thomas Mann'ın "Büyülü Dağ"ı. Yazarın daha önce "Buddenbrook Ailesi" isimli kitabını okumuş ve çok sevmiştim. "Büyülü Dağ" yıllardır aklımda ama bir türlü elim değip alamadım ve okuyamadım. "ölmeden önce yapılacak 100 şey" im arasında kendileri, umarım muvaffak olurum. 

Gelelim dünde kalan bayramın 3. gününe:
Şehir dışından gelen halamla geçirilen yaklaşık 2 saatlik süreye ilaveten hıncahınç dolu bir alışveriş merkezine kazara girip canhıraş bir şekilde çıkmayla sonuçlandırdık 3. günü. Aşağıdaki fotoğraflar da dünden kalanlar:





Bayram bitiyor, ha gayret :)



6 Ekim 2014 Pazartesi

KİTAP MEYDAN OKUMASI (22) VE BAYRAM 2

Bayramda 2. günü ve "Kitap Meydan Okuması"nda 21. günü geride bıraktık. 22. günün sorusu ise şu:

22. gün: Seni ağlatan bir kitap:

Bu soruya tartışmasız tek bir kitap ismi verebilirim, Erdal Öz'ün yazdığı "Gülünün Solduğu Akşam".


Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının son zamanlarını anı-belge-anlatı karışımı bir tarzda anlatan kitap bitince "elde var hüzün" kalıyor geriye. Turgut Uyar'ın dizelerinde olduğu gibi:

"Herkes ne zaman ölür
Elbet gülünün solduğu akşam"

Bayramın ikinci gününü de eda etmiş bulunuyoruz. İki dost ziyaretinden sonra Antalya usulü piyaz ve şiş köfte götürüp yürüyüşe gittik. Haydi gitmişken yolüstü milletin öve öve bitiremediği Bitez Dondurma'ya uğrayalım dedik, Antalya'da şube açmış söylemesi ayıp. Pek hoş bir mekan, mavili beyazlı ahşap masalar, sandalyeler. Mideyi yeterince doldurduğumuz için mandalinalı ve karadutlu iki çeşitle yetinmeye karar verdik. Sonuç hayal kırıklığıydı, sıradan bir dondurmacıda yenebilecek sıradan bir dondurma işte, üstü kalsın. Daha da gelmem Davos'a...




5 Ekim 2014 Pazar

KİTAP MEYDAN OKUMASI (21) VE BAYRAM 1

Ve geldik 21. güne:

21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman:

Kısaltılmış çocuk romanlarını saymazsak okuduğumu hatırladığım ve hiç unutmadığım roman Bronte kardeşlerden Charlotte'nin "Jane Eyre"i dir.  Sanırım halamın kitaplarından biriydi, ihtisas için Ankara'ya gelirken bazı eşyalarıyla birlikte kitaplığını bizim eve getirmişti. Aç kurt gibi saldırmıştım o kitaplara, "Jane Eyre" ilk okuduklarımdan biriydi ve galiba orta 2. sınıftaydım. Tam bir ergenin hayal gücünü zorlayacak kitaptı ve çok sevmiştim. Jane Eyre'yle özdeşleşmiş, bay Rochester'e ürküyle karışık bir hayranlık beslemiştim. Sonraları kaç kez okudum bilmem, hala o soluk mavi, bez ciltli kitap kitaplığımda durur.


Sevdiğim pek çok kitap gibi bunun da filmini, dizilerini, her türlü yayınını büyük bir keyifle izledim diyebilirim. Hala da en sevdiğim kitaplar arasındadır ve ve bir taşra kasabasında kapalı bir hayat yaşayan o üç kız kardeşin böylesine güzel kitaplar yazabilmesine şaşarım. 

Bayrama dönersek; ilk gün yakın bir beldedeki aile ziyareti, bahçemizdeki sürpriz bir biçimde ürün verdiğini gördüğümüz Antep fıstıklarını toplama ve günbatımına yakın kısa bir yolculukla geçti.





Huzurla geçsin kalan bayram günleriniz...

4 Ekim 2014 Cumartesi

İYİ BAYRAMLAR VE KMO (20)

Bu bayram ülke ve dünya gündeminde yaşananlardan dolayı hiç bayram gibi gelmese de çocuklarla birlikte olabilmek fırsatını verdiği için mutluyum. Daha huzurlu, daha umutlu, barış içinde olanlarına ulaşabilmek dileğiyle bayramınız kutlu olsun.

Bayram tatili olsa da "Kitap Meydan Okuması"nı tatil etmiyor ve 20. günün sorusunu cevaplayarak huzurdan ayrılıyorum:

 20. gün: En sevdiğin aşk romanı:

Çok düşündüm, beni etkileyen fazla bir aşk romanı olmamış ya da unutmuşum. Aklıma sadece Yeşilçam'a da "Selvi Boylum Al Yazmalım" olarak uyarlanan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un "Cemile"si geldi. 

Filmi ile arasında bazı farklılıklar olsa da oldukça etkileyici bir kitaptı, zaten Aytmatov'un pek çok kitabı beni çok etkilemiştir. "Elveda Gülsarı/Kopar Zincirlerini Gülsarı" mesela, bir ata duyulan sevgi ancak bu kadar güzel dile getirilebilirdi.

Böyle der ve bayramın olmazsa da tatilin tadını çıkarın diyerek kaçarım...


3 Ekim 2014 Cuma

KİTAP MEYDAN OKUMASI (19)

19. gün ve bayram arifesi ve ben hala çok yorgunum, soruysa şu:

19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap:

Soru biraz anlamsız geldi açıkcası, bir sürü sevdiğim kitabın filmi çekildi ama amaçlanan "sevdiğim kitabın çekilen filmini de sevdim mi?" ise, evet bir tane var: "Kapı"


Macar yazar Magda Szabo ile bir arkadaşım sayesinde tanışmıştım, "Kapı"yı bana uzatıp, "ben çok beğendim, sen de oku bakalım nasıl bulacaksın?" demişti. Son derece ilginç bir konusu  ve "Emerenc" gibi nev-i şahsına münhasır bir karakteri vardı kitabın. Çok sevmiş ve yazarın Türkçe yayınlanan her kitabına atlamıştım, topu topu üç tane zaten, hepsi de YKY'den çıkmış; "Kapı", "Katalin Sokağı" ve "Yavru Ceylan". Başka kitaplarının da yayınlanmasını dört gözle bekliyorum.

Sonra filminin çekildiğini duydum kitabın ve "umarım rezil etmezler" diye düşündüm, kıyamadım kitaba. Şans bu ya filmi Altın Portakal film festivalinde, yönetmeni ünlü Macar film adamı Istvan Szabo ile birlikte izledim (Szabo soyadı sadece benzerlik, aralarında bir bağlantı yok, Szabo Macaristan'da çok rastlanan bir soyadı imiş ve"terzi" anlamına geliyormuş). Film kitabı neredeyse birebir yansıtıyordu. Sayfa sayfa okudum sanki, üstelik Emerenc'i şahane Helen Mirren ve yazarı da çok sevdiğim bir oyuncu, Martina Gedeck oynuyordu.


Demek ki neymiş efendim, bazen usta bir yönetmen bir kitabı aynen ve başarıyla filme uyarlayabilirmiş. "Kapı"nın hem kitabını, hem filmini hiddetle ve şiddetle tavsiye ederim. Okuyun, izleyin asla pişman olmazsınız...

2 Ekim 2014 Perşembe

TİLKİ KÜRKÇÜ DÜKKANINA DÖNER VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (18)


4 ay aradan sonra sonunda Antalya'ya, evime döndüm ve aynen yukarıdaki durumdayım. Bir insan ancak bu kadar yorulabilir. Zaten Ankara'da resmi evraklar peşinde koştururken yeterince heder etmiştim bünyeyi, yolculuk ve üstüne yerleşme çabaları tüy dikti.

Dün sabaha karşı 3,5 da sıfır uykuyla düştük yola. Her zamanki gibi sütçü beygiri misali ayakta uyuma modunda geçtim yollardan, arada bir gözümü açıp direksiyondaki eşime "nereye geldik?" diye sorup tekrar uyku ile uyanıklık arasında garip bir vaziyete dönüyordum. Uyanık kalmaktan daha da yorucu bir eylem bu. İkbal'de iki çay, bir tost dışında mola vermeden Antalya'ya ulaştığımızda saat 10.30'du, iklim değişmiş Akdeniz olmuş, Ankara'da donan sırtımız güneşle ısınmıştı. Çorapları, atletleri, hırkaları fora edip yaz moduna geri döndük. Gelgelelim iklim güleryüz göstermişti ama balkonda bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Aldığımız tüm tedbirlere rağmen pazar sevişgeni kumrularımız yine yumurtlamayı başarmıştı, hem de hortum rulosunun tam ortasına. Yeni badanalanmış balkon duvarlarımız ve hortumumuzun neredeyse tamamı kumru pisliğine bulanmış, üstelik yumurtadan çıkıp neredeyse uçacak duruma gelen yavru kumru da ölmüştü. Öleli de epey olmuştu ki kaskatıydı. Bir yandan üzüldüm, bir yandan kızdım, bir yandan söylendim ama yapacak bir şey yoktu. Kumru ölüsünü attık, 2 saat boyunca balkon duvarlarını ve hortumun üzerini kumru pisliklerinden, tüylerden, yumurta artıklarından ve yuva niyetine toplanmış çer çöpten temizlemeye uğraştık. Üstelik yavru kumrunun anasıyla babası ölümden biz sorumluymuşuz gibi gün boyu balkonda yuvanın olduğu yere gelip kuğurdayarak taciz ettiler. İyice üzüldüm.

Kumru hastanesini dezenfekte ettikten sonra iş evin iç bölümlerine geldi, her taraf kapalı da olsa 4 ay boş kalan ev haliyle tozlanıyor. Mutfaktan çıkmam 4 saatimi aldı. Diğer odaları da iyi kötü toparlayıp kendimi duşa attığımda yorgunluktan bayılacak gibiydim. Göçebelik zor zenaat be bilok, fena yoruyor insanı. Yine de home sweet home yahu :)

Kitap Meydan Okuması'na gelirsek; gün 18, soru 18:

18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap:


Orhan Pamuğun tüm kitaplarını okumuş ve Yeni Hayat dışında hepsini çok sevmiştim. "Masumiyet Müzesi"nin yayınlanacağını duyunca da çok heyecanlanmıştım, müze projesiyle birlikte ilginç bir kitap olacağını düşünüyordum. Kitap yayınlanınca kapağın güzelliği de bir an önce alıp okumam için yeterli nedendi ve fazla da arayı açmadan okumaya başladım. 


Fakat heyhat, okudukça kitabı elimden fırlatıp atma isteğimle boğuşmaya başladım. O sakız gibi sünen aşk sinirlerimi zıplattı, hayattan bezdirdi. Kemal'den ayrı, Füsun'dan ayrı nefret ettim, o sevmediğim Yeni Hayat'tan bile özür dileyecek duruma geldim. Güç bela bitirdim bitirmesine de nasıl bitirdim bir ben bilirim. Kısacası benim için tam bir hayal kırıklığıydı...

Not: Müzeyi bu yaz gezebildim, kitaptan daha ilginç olduğu tartışma götürmez :)

1 Ekim 2014 Çarşamba

KİTAP MEYDAN OKUMASI (17)

17. gün ve sorusu aşağıda, siz bu satırları okurken ben Antalya yollarında olacağım. Akdeniz ikliminde görüşmek üzere:

17. gün: En sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı:

En sevdiğim kitaplardan birinden diyelim daha doğru olur. Barış Bıçakçı'nın "Sinek Isırıklarının Müellifi"nden birkaç alıntı:


"Sabahları yere yakın bulutların ardında görünüp kaybolan ormana bakarken kendimi güzel bir şiirini daktilo etmiş Oktay Rifat gibi hissediyorum. Sigaramı yakarken ağırbaşlıyım. Saçımı geriye doğru tarıyorum. Çipet çipet çitalinya.*"

"Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."

"Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: "Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir. Silaha gerek yok."
 
"Zaten bu dünyada çoğunluğu herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur."
 
"Evet yaz gelince sır diye birşey kalmıyor. Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor."

"Hayır, o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben Editör Hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın: Hiç acımayacak!"
 
* "Çipet çipet çitelinya" Oktay Rifat'ın bir şiirinden alıntılama:

Mahallede esen akşam rüzgârında
Bir kuş kafesi gibidir zaman; usul
Usul sallanır arka bahçeye bakan
Penceresinde aşıboyalı evin,
Tütün kokan evin, ekmek kokan evin.
Ve kuş öter: çipet çipet çitalinya.
Güneş batar odalara kapanırız.
Döneriz ağaçlar, evimiz ve dünya.