.

.
.

26 Ekim 2020 Pazartesi

26 EKİM (TATİL TATİL 4)

Klavyem bozuldu dostlar, şu an ıstırap çekmekteyim yazarken. Yıllardan beri 10 parmak daktilo kullanan biri olarak Q klavye ile boğuşuyorum. Rahmetli F klavyemle ne güzel yaşayıp giderdik ama ömrü vefa etmedi. Antalya'ya dönmeme sayılı günler kalınca da yeni bir F klavye almayayım dedim ama inanın çok zorlanıyorum, parmaklarım istemsizce F'deki tuşlara yöneliyor. Ofş Fllfotk, ya işte "Hay Allahım" yazacaktım, ne çıktı. Virgülün yeri de değişik, noktaya basıyor, onun için peşinen yazım hatalarım için özür diliyorum.

Çanakkale Kampı'ndan sonra ikinci kamp deneyimimiz için rotayı Antalya'ya çevirdik. Yine aynı ekiple. maalesef sevgili Şef Şef Şef Amcamız rahmetli olduğu için eksikliğini haliyle çok hissettik. Şeflik yine babama kaldı ve bir gece doluştuk otobüse.  O zamana kadarki deniz tatillerimizi soğuk ve dalgalı Karadeniz ile rüzgarlı Çanakkale'de geçirmiştik, ilk kez güneye iniyorduk. Mekanımız yine Sağlık Koleji idi. Sabaha karşı uykulu gözlerle otobüsün camından Antalya'nın pek döküntü görünen girişine bakarken "Burası nasıl turistik şehir" diye geçirmiştim aklımdan. Şimdi yerinde kocaman bir AVM yükselen çirkin mi çirkin, sıcak ve nemle sabahın köründe bile bunaltıcı hale gelmiş egzoz kokulu garaja indiğimizde ise iyice şaşırmıştım, bu nasıl Antalya'ydı? Ama şehrin göbeğine ve en güzel manzaralı yerine konuşlanmış, çiçekler içindeki bahçesinde ilk kez gördüğüm keçiboynuzu ağaçları olan okula geldiğimizde fikrim değişmeye başlamıştı. Birkaç gün içinde falezlerden denize inen merdivenleri ve minik minik şelaleleri de keşfedecektik.

Odalarımıza yerleştikten sonra kamp programı sunuldu. Aynı Çanakkale'deki gibi her sabah okulun otobüsüyle Lara'daki İl Özel İdare Plajı'na götürülecektik deniz için. Öğleden sonralar serbestti, kamp süresince ara ara tarihi ve turistik yerlere geziler düzenlenecekti. Otobüsün sabah 8'de hareket edeceği, kahvaltının da 7,5'da verileceği söylenince bazılarından "Askere mi geldik, kampa mı?" sesleri yükselse de çaresiz "Peki" dedik, itiraz şansımız yoktu zaten. İlk gün şehri keşfe çıktık. Caddeler boyu palmiye ve hurma ağaçları, Ankara'da saksılarda yetiştirmeyi başarınca gurur duyduğumuz hudayinabit zakkumlar, her yerde karşımıza çıkan rengarenk ağaç mineleri hepimizin ama en çok anneannemin gönlünü çelmişti. Ankara'ya dönerken yanına aldığı bir dal ağaç minesini saksıya dikecek, büyüyüp gelişen çiçek yıllar içinde neredeyse ağaç boyuna ulaşacaktı. Şehir merkezinde yaptığımız kısacık gezi bile sabahki olumsuz düşüncelerimi değiştirmeye yetmişti., gördüklerim göreceklerimin teminatıdır fikrindeydim. Zaten o yıllarda Antalya küçücük bir şehirdi.

Ertesi sabah plajla tanıştık. Şehrin çıkışındaki son bina o zamanki adıyla Antalya, şimdiki adıyla, atıl haline çok üzüldüğüm Talya Oteli idi. Sonrasında çayır çimen, kayalıklar, bambular başlıyordu. Bunların arasında tek bir bina daha vardı-ki hala var-Deniz Apartmanı. Otobüsümüz önünde duruyor ve orada oturan okul idarecilerinden birini alıyordu. Lara Plajı'nda bize ayrılan yere genişçe bir çardak kurulmuş, çay-kahve-meşrubat satışı yapılan bir bölüm eklenmişti. Duş ve kabinler de mevcuttu tabii ki. Kendimizi denize attık ve ağzımızdan çıkan ilk söz "Aa, çorba gibi" oldu 😃 Akdeniz sularıyla tanışıyorduk.

Kamp Çanakkale'dekinin aksine çok kalabalıktı ve hayli ilginç şahıslara ev sahipliği yapıyordu. Bunlardan biri bir hemşire hanımla kocası idi. İri yapılı karısının yanında ufak tefek yapısıyla dikkat çeken adam otobüsten iner imez mayosunu giyip denize atlıyor, aşırı çırptığı ayaklarıyla arkasında köpükten koca bir yol oluşturuyor, kıyıda günlük giysileriyle telaş içinde bir o yana bir bu yana koşturan karısı da "Aaaameeet, gitmeee, sen denizde yüzemezsin, kaplıcada yüzersin, boğulacan geri dööön" diye çırpınıyordu. 15 günlük kamp süresince kadın parmağının ucunu bile denize sokmadı, adam da karısının tüm korkularına rağmen boğulmadı 😃

İkindi üstleri hava biraz serinleyince dolaşmaya çıkıyorduk. İstikamet çoğunlukla o zamana kadar bozkırda bir benzerini görmediğimiz ve hayran kaldığımız Karaalioğlu Parkı oluyordu, kimi zaman da Yat Limanı ve Kaleiçi. Menzile ulaşana kadar etrafı en yoğun biçimde anneannem kolaçan ediyor ve kaldığımız yere yakın olan Orduevi'nin önünden her geçişimizde subay olan dayımdan hareketle "Ben istesem burada kalırım" diyerek babamı sinir ediyordu. Ne yani damat, senin kampına mecbur değiliz icabında 😃 Aşağıda o yıllarda gerçekten bir Cennet görünümündeki parkta bizim ekürinin kadınlarının birkaçı cigara tüttürürken ben de Antalyalı arkadaşımla muhabbete dalmışım, sol başta annem:


Birkaç gün sonra Perge, Aspendos, Side, Manavgat, Alanya gezisi düzenlendi, bol eğlenceli, şarkılı türkülü bir gezi oldu, kamp sakinlerinin çoğu neşeli insanlardı zaten, yol boyu herkes repertuarını sergiledi. Ekibin kantocusu bendenizdim, o yıllarda Nurhan Damcıoğlu'nun tek rakibi bendim zaten...dermişim 😃


Fotoğrafta ailecek Side'de poz vermekteyiz. Side henüz çok bakir, sokak boyu iki taraflı çarşı ve metrelerce gitsen insanın dizlerine ulaşan bir deniz, kalıntılar ve henüz devam eden arkeolojik kazılar. İlginçtir Çanakkale'de alerjiden perişan olan kardeşim onca sıcak ve nemden hiç etkilenmedi bu kez.

Alanya'ya kadar gayet güzel geçen gezi şehre iner inmez canımızı sıktı. Hala var mı bilmiyorum, Alanya'da "Bamyacı" denen ünlü bir dondurmacı vardı. Tur dondurma yememiz için orada mola verdi. Minnacık bir dükkan, bir dondurma dolabı ve üç kişinin ancak sığacağı daracık bir tezgahtan ibaret. Kalabalık bir grubuz, dondurmalar kalın, beyaz porselen tabaklara konarak veriliyor. Kapıda bir yazı: "Tabakları dışarı çıkarmayınız". Lakin dükkan üç kişilik ve içerde istiap haddini aşmış bir kalabalık var, sığmak mümkün değil ve vaktimiz kısıtlı. Ayrıca çok sıcak. Tabakları alıp Kapının hemen önüne çıkmıştık ki sahibi olduğunu düşündüğüm öfkeli bir şahıs dışarı fırladı, en yakındaki kişinin elindeki tabağı kapıp yere çaldı. "Bu tabak dışarı çıkmayacak demedik mi?" diye mosmor olmuş bir suratla bağırdı. Neye uğradığımızı şaşırdık, parasını ödediğimiz dondurmaları yemeden bırakıp ayrıldık oradan, böyle tok esnaf görülmüş şey değildi doğrusu. Çilemiz henüz dolmamıştı, çay içmek için oturduğumuz sahildeki çay bahçesinin garsonu da çayının biraz koyu olmasını rica eden arkadaşımıza kızıp masa örtüsünü fırlatıp attı. oradan da uğratıldık. Çaydan, çorbadan vazgeçip Kale'ye çıktık. Kale bekçisi kendine küçük bir bahçe yapıp süs kabakları ekmiş, bilen bilir, meşhurdur Alanya'nın süs kabakları. Bozkır insanıyız ya, ilginç geldi. Ekürimizdeki ahbaplardan biri iki eline iki kabak alıp "Kaça bunlar?" diye sordu. "5 lira" cevabını aldı ve parayı ödeyip kabakları çantasına koydu. İşimiz bitti, otobüse yerleştik, yokuş aşağı iniyoruz Kale'den, "O da ne?", önümüzü  bir jandarma minibüsü kesti, içinden pat pat tüfekli askerler inip otobüse girdiler. Biz şaşkın, "Ne oluyor?" demeye kalmadan "Arama yapacağız" dediler, "Kabak çalmışsınız". Kale bekçisini o sırada gördük. Meğer kabağın tanesi 5 liraymış, bizimkiler ikisi 5 lira anlamış. Bu büyük soygunu(!) fark eden bekçi hemmen jandarmayı arayıp "Tiz hırkızlar yakalana" demiş. Diğer kabağın parası da ödenip mesele halledildi ya da biz öyle sanmışız. 2 gün sonra önümüze konan Alanya yerel gazetesinde şöyle bir başlık vardı: "Antalya Sağlık Koleji kampçıları Kale'de kabak hırsızlığı yaptılar". Alanya üçlemeyi tamamlayıp hafızamıza pek de hoş olmayan anılar bırakmış oldu ama babam o kadar kızgındı ki "Antalyalı'ya, hele de Alanyalı'ya kız vermem" diye günlerce söylendi. Hahaha, çok büyük konuşmuş 😃


Annem Alanya dönüşü Ulaş'ta verilen molada. Ya çok yorgun ya da Alanya esnafına kızgınlığı devam ediyor 😃

Bir başka gün Düden Şelalesi'ni görmeye gittik. Yine bol su görmüş bozkırlılar olarak şaşıp şaşıp kaldık, en çok da anneannem, "Oh zümrüt gibi, nasıl güzel sular" diye diye dolaştı. Yıllar sonra bunların benim için sıradan şeyler haline geleceğini bilemeden ben de hayran hayran bakınıp durdum.



Bu fotoğrafları şelale arazisinde dolaşan seyyar bir fotoğrafçı çekti. Söylediği zamanda teslim almak için gittiğimiz yer ilginçtir ki benim Antalya'daki ilk evimin neredeyse tam karşısıydı.

Plajdı, turdu, şehir gezileriydi derken kampın son günü geldi çattı. Gece otobüsü ile dönecektik. Kamp süresince arkadaşlık ettiğimiz kızlı-erkekli çok sayıda genç vardı. Okulun kapısının önünde toplanmış son geyikleri yapıyorduk. Pirinç çerçeveli, çok kalın camlı ağır bir kapıydı, tam kapının önundeki sandalyede oturuyordum. Karşımda da hareketleri biraz dengesiz, hafif kompleksli bir genç yanındakiyle sohbetteydi. Bir ara bir şeye bakmak için ayağa kalktım, tekrar oturmaya niyet ettiğimde ise kendim yerde, kafam da kapının kalın camının içindeydi. Sersem yaratık ben kalkınca altımdan sandalyeyi çekmiş. Çığlığıma başta anneannem olmak üzere içerde kim varsa koştu. İlk gelen her sabah plaja bizimle gelen idareciydi, yerden kalkmama yardım bile etmeden şöyle buyurdu: "Geçmiş olsun, caddenin karşısında camcı var, bir zahmet taktırıverin gitmeden". Anneannem çılgına dönmüş bir şekilde önce "Seni p.z.ve.k" diyerek adama, ardından düşmeme sebep olan gence saldırdı 😜 Annemler koşturup sakinleştirdi, adam özür diledi, gençse kayıplara karıştı. Anneannemin gazabı yakar adamı vallahi 😃

O gece yola çıktık ama Ankara'ya iner inmez eve gitmek yerine acile gidip beyin röntgeni çektirdik. Neyse ki ucuz atlatmıştım ama ayağımı sürümüşüm sanırım, 5 yıl sonra temelli yaşamak üzere dönecektim şehre. Kapısının camını kafamla kırdığım Sağlık Koleji'nin yerinde güzel bir park var şimdi, kamp arkadaşlarımızın çoğu da başka bir alemde. Antalya ise her daim güzel...



11 yorum:

  1. İlk 7 yaşında babam, annem ve kardeşimle gelmiştim. Karaalioğlu parkında ki evlerden biride kalmıştık. Parkta akşamları parkta hep sanatçılar vardı. Kadınlar pilajından denize giriyorduk. Şehirde arabayla her gün farklı bir yeri geziyor akşamları Kaleiçinde dolaşıyorduk. Babam Narenciye deki işini bitirince sıkıldığımız Antalya'dan Alanya'ya geçtik.

    YanıtlaSil
  2. Antalya'yı geç keşfeden birisi olarak 80'li yıllardaki halini görmek isterdim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sakin, güzel ama biraz kasabamsı idi. Tost ekmeği bile yoktu diyeyim sen anla :)

      Sil
  3. Alanyalılara yine gıcık oldum, çok benzer bir şey de biz yaşamıştık yıllarca ;))

    YanıtlaSil
  4. Ben de klavyemle vedalaştım bu sene. Nedense tuşların çoğu mortu çekmişti :) Ateş pahası olsa da yeni klavyeler pamuk eller cebe diyerek en ucuzunu aldım.

    Anneanneniz çok haklı. Ben bile okurken gerildim :D İnsan bir ilgilenir bir şeyiniz var mı der. Düden Şelalesi'ni çoook eskiden görmüştüm. Yıllar oldu. Aslında bir Antalya ve çevresini tekrardan gezmem lazım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Pandemi bitsin gelin gerçekten. Bina sayısı artsa da Antalya hala çok güzel. F klavyeme kavuşmak için eve dönmeyi dört gözle beklıyorum, Q çok zorluyor zira

      Sil
  5. NE güzel bir yazı serisi oldu bu böyle. yorum yazamazsam da
    keyifle okudum ve devamını bekledim. Anılar yazıyla sabitleniyor ya böyle
    ben de mi eskileri yazsam diyorum..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler ve yazsanıza ne güzel olur. Günlerin birbirinin aynı olduğu pandemi günlerinde geçmiş en güzel sığınak

      Sil
  6. Klasik tatilciler olarak yıllarca Manavgat tarafına giden biri olarak ancak bu yıl Antalya merkezi görebildim. Yazdığınız yerlerin çoğu hala bilinmez benim için, düden şelalesi hariç. Keşfetmek için zaman gerekiyor. Alanya'ya bir kez gittim öncesinde ve havasında bir negatiflik hissetmiştim. Belki de insanların yaydığı negatif enerjidendir;) Ankara azılarınızı zevkle okuyorum, belki Antalya keşif yazıları da yazarsınız...

    YanıtlaSil