.

.
.

12 Temmuz 2019 Cuma

12 TEMMUZ (BENİM AĞAÇLARIM)

Bugün önce Radyo Z (Real Time Moments), sonra da Ekmekçi Kız ın bloglarında gündeme bağlı ağaçlarla ilgili yazıları okuyunca aklıma bir challenge fikri geldi. Böylece blogları da biraz canlandırmış oluruz. Her iki blogger arkadaşım da çocukluklarından bu yana hayatlarında yer etmiş ağaçları yazmışlar, pek de güzel etmişler, klavyede koşan parmaklarına sağlık. Birazdan ben de yazacağım ama başlamadan evvel davet ediyorum, haydi sevgili takipçilerim, siz de yazın hayatınızda yer etmiş ağaçları, ne güzel bir etkileşim olur, Edip Cansever'in dediği gibi, "derken karanfil elden ele..."

Hayatımın hatırlamadığım ama en önemli olayının kahramanı bir at kestanesi ağacı, ömrümün ilk ağacı. Daha önceleri değişik vesilelerle bahsetmiştim, eski takipçilerim bilir. 1,5 yaşında iken konuk olduğumuz anneannemin evinde yüzü aşkın kişinin öldüğü Hatip Çayı taşkınında sele kapılmaktan annemin kucağında bir at kestanesi ağacına çıkarak kurtulmuşuz. Hayatımı borçlu olduğum bu güzelim ağaç o günden beri kutsalımdır. Kimi zaman kırmızı, kimi zaman beyaz açan, avize gibi çiçekleri ve sonbaharda harelenen yapraklarıyla Ankara caddelerini süsler. Altından geçerken dikkat etmezseniz kafanıza minik bir kestane yollayıverir 😊


Çocukluğum ağaçlar arasında geçti desem yeridir. Tüm ailem ağaçlara çok meraklı idi, ayrıca dedemin ve büyük teyzelerimin kocaman bağları, bahçeleri vardı ve her yaz mutlaka hepsini ziyaret ederdik. Niğde'deki büyük teyzemin bahçesi adeta Cennet'ten bir parça idi. Her çeşit meyve ağacı içinde favorim evin tam önündeki mürdüm eriği ağacı idi. Temmuz ya da Ağustos aylarını orada geçirdiğimiz için erikler henüz olgunlaşmamış olurdu, tam ağzıma layık. Malum morumsu rengine daha dönmeden, çiğ yeşilken ve adeta acı denecek kadar ekşiyken tuzlayıp tuzlayıp yerdim. Onca elma, armut, kayısı, vişne şurada dursun, ben ham mürdümlerimi taşıyan ağacımla mutluydum. 

Konya Ereğli'de yaşayan büyük teyze Gülbahçe denilen bir semtte otururdu. İnsanı hayallere sevk eden efsunlu adının tersine tren yolunun hemen arkasında bir kenar mahalle idi. Gül ağacına da pek rastlanmazdı ama teyzenin bahçesinde bir aşı vişne vardı ki, of of of. Çıkrıklı bir kuyunun olduğu küçük ön bahçede, pencerenin hemen önünde salınırdı. Bildiğimiz vişnelere göre rengi daha sarımsı, ebadı da normal vişnelere göre çok daha iriydi. O vişnelerden az yemedim, ağacın altında da nice aile sofralarına iştirak ettim. 

Dedemin Ulukışla'nın biraz dışında, E5 karayolu üzerindeki bahçesi devasa bir meyvelik ve bağlıktı. Şehirden uzak olması, elektriğinin ve suyunun olmaması beni biraz ürkütse de ağaçların arasında dolanmaktan büyük keyif alırdım. Oradaki favorim bugüne kadar benzerini bir daha görmediğim iri, sarı, mayhoş meyveler veren bir elma ağacı idi. İncecik kabuğunu soymak için bıçağa gerek kalmazdı, tırnağınızla küçük bir kesik attınız mı zar gibi sıyrılır çıkardı. Dedemin bahçesindeki ağaçların, dikilmesine vesile olmuş ya da meyvesini seven kişilerden esinlenilmiş isimleri vardı, "İzzet Bey eriği", "Nermin'in kayısısı", "Mustafa'nın kirazı" gibi.  

Çocukluğum ve ilk gençliğim Yenimahalle'de geçti. Bahçe içindeki iki ya da tek katlı evleri, her bahçedeki envai çeşit ağaçları ile yemyeşil, tertemiz bir yeni yerleşimdi o zamanlar, şimdiki hali ise içler acısı. Leylağa olan sevgim o yıllardan gelir, baharda her bahçeden salkım salkım leylak çiçekleri sarkar, ortalık mis kokardı. 


Ortaokulu ve liseyi okuduğum okulun olağanüstü güzellikte bir ön bahçesi vardı (artık yok), öyle ki bahçeye zarar gelmesin diye teneffüsleri okulun içinde geçirmek zorundaydık. Pırıl pırıl çamlar, güller, çiçek tarhları, zemindeki taşların arasından fışkırmış çimenler ve diğer ağaçların süslediği ön bahçenin tersine bakımsız arka bahçenin toprak zemininden fışkırmış, dalları kaldırıma uzanan bir iğde ağacı vardı ki, şimdi yarı yıkık haldeki o okulu düşündüğümde en çok iğde ağacını özlerim. Okulun son günlerinde altına oturup şarkılar söylediğimiz, baharda mis kokusuyla sarhoş olduğumuz gösterişsiz, çelimsiz bu ağacın çiçeklerinin kokusu zaman zaman çocukluğumdan bir hatıra gibi burnuma gelir. 



Anneannem ciddi anlamda bir ağaç delisiydi, çocukluğu Niğde'nin bağlarında bahçelerinde geçmiş kadıncağız Ankara'nın bozkırında yaşamak zorunda kalınca gördüğü her ağaca bir nevi evlat muamelesi yapardı. 4. kattaki evinin balkonuna yükselen uzun kavak ile adeta dert ortaklığı kurmuştu. Kapının önüne attığı küçük kerevette oturur, kavağın rüzgarla kıpırdayan yapraklarına bakarak hayallere dalardı, çocukluğunun Kayaardı bağlarına mı giderdi, kaderine mi ağlardı bilinmez. Boyu dört katlı apartmana ulaşmış o kavak benim için anneannemdi. Ölümünden sonra bile evin önünden her geçişimde o kavağı yerinde gördükçe anneannem yaşıyormuş gibi gelirdi. Şimdi ne o ev kaldı, ne de kavak. Anneannem sanki o yıkımla bir kez daha öldü. 

Yenimahalle'den ayrılıp Küçükesat'a taşındığımızda kalbimi caddenin iki yanında, kaldırımlar boyunca uzanan akasya ağaçları çaldı. Taşındığımızda neredeyse insan boyunda olan ağaçlar yıllar içerisinde serpilip apartmanların boyuna ulaştı, hatta geçti. Dallarıyla caddenin üstünde bir tak oluşturan ağaçlar kimi zaman arabalar çarpıp  kökten devirseler, kimi zaman sokak lambası dikeceğiz diye hoyratça kolunu kanadını kırsalar da inatla yeşermeye, yazboyu  minik sarı çiçekler açıp petallarını sokaklara savurmaya devam ettiler. Bol araçlı, bol egzoslu, bol betonlu caddemizin en nadide süsü onlar.



Antalya'ya yerleşinceye kadar ağaçlar hakkındaki bilgi seviyem bulvardaki çınarlardan, at kestanesi, kavak, selvi, iğde, leylak ve meyve ağaçlarından ibaretti. Ne zamanki Antalya'ya taşındım, ağaç çeşitliliği ve güzelliğinden adeta beynim yandı. Baharda mis kokular saçan narenciye ağaçlarından, kalın ve kaba yapraklı, mütevazı çiçekli yenidünyalara, mor bir bulut gibi, bir rüya gibi açan jakarandalara, kırmızı tohumlarıyla kafamı karıştıran kocaman, beyaz çiçekleriyle manolyalara, imparatorların ağacı erguvanlara, her bahar altına geçip hayran hayran seyrettiğim, binbir ayrıntılı çiçekleriyle yalancı orkidelere, kaldırımları süsleyen incecik gövdeli, kıvırcık taç yapraklı oya ağaçlarına, püsküllü çiçekleri ve masalsı isimleriyle gülibrişimlere, minicik çiçekleri bile baharat kokan, salkım söğüde benzeyen karabiber ağaçlarına, baharda en erken açan ve ilk yağmurda tez solan sapsarı ponponlarıyla Kıbrıs akasyalarına, her gördüğümde bir dal koparıp evdeki şişeleri temizleme isteği uyandıran kırmızı fırçalarıyla fırça ağaçlarına, kunt gövdeli, sık yapraklı benjaminlere, yeşil meyvelerine hayretle baktığım keçiboynuzlarına, yanlarından geçerken kolumuzu tırmalayan palmiyelere, dikenli, kocaman gövdeleriyle maymunçıkmazlara, ağaçtan çok heykeli andıran zeytinlere, ilkbaharda ayrı, sonbaharda ayrı güzel tesbih ağaçlarına, ateş gibi parlayan alev ağaçlarına ve hatırıma gelmeyen nicesine aşık oldum.










Son gözdemse apartmanımızın yapıldığı yıl on santimlik bir fidanken dikilen ve şimdi balkonumu aşıp apartmanın boyunca yükselen çınar. Her ne kadar geçen yıl ben Ankara'da iken aptalca budanmış olsa da gözümü, gönlümü açan yeşil bir mutluluk o.


Ve giderek uzayan bu postu Haydar Ergülen'in "Ağaçlar Gazeli" ile bitirelim. Haydi, oturun klavye başına, sizin ağaçlarınızın öyküsünü de okuyalım:

"inadına aşk, inadına özgürlük, inadına yaprak…
ağacın utandığı çığlığı şiir fısıldar
ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim
kırgınım felsefeye yer vermemiş ağaca bir bilge olarak
şiirle ağacın kökleri aynı: ya sabır ya aşk!
insanın hızla terkettiği anıların gölgesi olmak
yavaş git ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden
kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim
ruhun sendeyse hâlâ bir ağaca emanet et onu
dünyaya yalnızca hayvanların ve ağaçların itirazı var
ey ağaçlarla konuşmadan insanlarla konuşmaya çalışanlar
Adilin ağaçlarını dinleyin, susmakmış o kayıp dil
zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi,
vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan
ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan"

6 yorum:

  1. Ben de varım bu güzel challenge'da Leylak Ablacım :) Akşam ilk iş oturup yazacağım :)

    YanıtlayınSil
  2. Ne güzel bir fikir bu!
    Ağaçlardan bahsetmek beni de çok sevindirir... :)
    Beklerim blog'uma, sevgiler :)

    YanıtlayınSil
  3. Öylesine güzeldiki anlattıklarınız, ağaçlar ve diğer anılar...bitsin istemedim, teşekkür ederim paylaşımınız için :)
    Ben de müsait zamanda yapmak istiyorum. Ağacı çok severim :)

    YanıtlayınSil
  4. Leylakcığım,
    Ben bu yazıyı bekledim, sonra görür görmez okudum da... Sonra öylece mutlu mutlu gülümseyip sayfayı çevirmişim galiba! :))
    Yazının Antalya'daki ağaçlar bölümü beni mest etti, bu bahar o keyfi bir kaç günlüğüne şahsen yaşadım. Şu yaz sıcağı olmasa ağaçları için Antalya'da yaşanılır da...
    Ağaç dolusu sevgi gönderiyorum sana. :)

    YanıtlayınSil
  5. yine ne güzel anlatmışsınız...okumalara doyamadım...ben de bir gün babaanemin bahçesindeki çamları anlatayım bari...

    YanıtlayınSil