Dün akşam gün batımına yakın muhteşem bir koya gittik arkadaşımla orman içinden yürüyerek. Orman yolunun bitiminde bir rüya gibi çıktı karşımıza Haydar Koyu. Söylenecek fazla söz yok, buyrun fotoğraflara bakın...











Pazar günü öğleye doğru Marmaris'ten hareket ettik. Mola yerimiz Bafa Gölü kıyısında bir balık lokantası oldu. Çok leziz bir kefal ızgara yedikten sonra zeytin ağaçlarıyla çevrelenmiş bu güzel mekandan ayrıldık.
Akbük sapağından sonra dağın tepesinde uzun saplı, nazlı birer papatya gibi salınan rüzgar tribünlerini gördüm, tam 15 tane idi. Arabadan ancak bu kadar fotoğraflayabildim.
Arkadaşlarımızın yazlığı Akbük'ü geçtikten sonra Bozbük denilen koyda, zeytin ağaçları arasındaki bir sitede. Zeytin ağacı gördüm mü saygı duruşuna geçmek isterim, benim en sevdiğim ağaçtır, bilge duruşu, soylu görünüşü ile. Evin terasından görünen manzaraysa begonvillerle sarılı.
Sabah deniz kıyısındaydık, çamlarla çevrili Bozbük koyunda.
Plaj güzelleri; çanta, şapka, şemsiye, gözlük, kitap beşlisi. "Sessizlik"i okumaya çalıştım ama başarılı olamadım etrafa bakmaktan. Kitap elimde sürünüp durmakta, benimle birlikte epey yer gördü, epey etkinliğe katıldı. Ankara'ya gidince al baştan yapmak gerekecek zira konusunu unuttum bile.
Etraftaki siteler geneklikle emekli cenneti olduğundan denize girenler de toraman yaşlı hatunlar ve göbekli kırçıl amcalar. O nedenle kilo konusunda komplekse kapılmıyor insan bu plajda, öyle çıtır fıstıklar, 90-60-90 dilberler nadirattan.
"Kara Kitap"cığım, ayaklarım senin için suda bu fotoğrafı çekerken aklımdan sen geçmektesin, öpücüklerimi yolluyorum.
Kocaman bir haftayı geride bıraktık. Neşeli, telaşlı, eğlenceli, keyifli, yorgun, koşturmalı, kimi zaman artık aramızda olmayanları anarak hüzünlü ama çok güzel bir haftaydı. Hava şansımıza güzeldi, sıcaktan boğulmadık, Marmaris çok güzeldi tıpkı yukarıdaki fotoğraftaki gibi, uzun zamandır görüşemediğimiz akrabalarla, sevdiklerimizle mutlu bir olay nedeniyle birlikte olmak güzeldi, gelin güzeldi, damat güzeldi, düğün güzeldi; hasılı anılar çekmecesine dokunulmaya kıyılmayacak bir ipek bohça daha eklendi.
Hafta ortası Kuşadası'na gittik, kına gecesi için; gelin kızımız kırmızı bindallısı, pullu fesi, kırmızı çarıkları ve avuçlarına yakılan kınaları tutan güllü bantları ile pek şekerdi.
Düğün hazırlıkları yapılırken pek lezzetli, dereotlu simitleri götürdük her sabah. Bu simitleri yapan fırına ve her sabah satın alıp gelen teyze oğluma benden üç kere: "Sağol, sağol, sağol"
Düğünlerin olmazsa olmazı yaprak sarması çalışmaları:) Teyze kızım tarafından itinayla sarıldı ve nazık gövdelerimize itinayla yollandı.
Antalya'ya oranla giderek serinliyen hava ve kuzenimin evinin terasından görünen şu manzarayla keyfime keyif katmaktayım. Hele dün sevgili blog arkadaşım güzeller güzeli, şekerler şekeri "Buğday Tanesi" ile buluşup bol kahkahalı, sıcacık bir sohbet gerçekleştirince tadından yenmedi gün. Buğday'cığımı zaten seviyordum ama yüzyüze gelince sevgim katlandı. Canım benim, en kısa zamanda tekrar görüşelim, seni tanımak harikaydı...
Bahçedeki asmadan kopardım bu korukları. bayılırım tuzlayıp yemeye.
Sadece keyfettiğimi sanmayın, buraya geliş sebebimiz evin yakışıklı oğlunun Cumartesi günü gerçekleşecek düğünü. Haliyle hazırlık içindeyiz. Çarşamba Kuşadası'na Kına Gecesi'ne gideceğiz. Bunlar da kınada dağıtmak için hazırladığımız çerezler.
Vee düğünde gelinin başına serpmek üzere para-pirinç-mavi boncuk üçlüsü. Süslendiler, püslendiler, düğün gününü bekliyorlar.
Fotoğraf dünkü Çakırlar gezisinden...
Dün teneffüse çıktım. Valizler hala kapanmamış, kalan işler hala toparlanmamış ne gam, hepsi beklesin dedim ve fırın ağzından gelirmiş gibi üfleyen sıcağa rağmen çıktım evden dışarı. Arkadaşlarla buluştuk ve artık Antalya'nın mahallesi olan Çakırlar köyüne gittik. Çakırlar narenciye cennetidir bir de gözlemecileri meşhurdur. Biz de yerleştik hafta içi olduğu için tenha mekanlardan birine.
Kısa bir süre sonra herbirimizin önüne fotoğrafta gördüğünüz gibi yorgan(!) büyüklüğünde bir gözleme geldi incecik açılmış, haa yağı nerde derseniz biz istemedik. Yağ ihtiyacımızı buharı tüterek ortaya konan bazlamanın üstüne sürerek giderdik. Biraz ayıp oldu bünyeye, çok yedik ama değdi doğrusu.
Zeytin ağaçları arasındaki bol sardunyalı yerimiz güzeldi lakin hava o kadar sıcaktı ki gözlerimizin içine kadar kuruduk. Antalya'da yazın poyraz esince nem kaybolur. Gelgelelim nasıl bir sıcaktır ki o kavrulup kalırsınız.
Biraz daha esintili diye yer değiştirdik, çardağa geçtik. Kahvelerimizi sıcaktan erimiş naneli çikolatalar eşliğinde orada içtik.


Bunlar benim çocukluk arkadaşlarım fişgeneler, az toplamadım yaz tatillerinde gittiğimiz teyzemin bahçesinden, hatta arkamdan mektup içinde bile yollardı teyze çocuklarım. Bahçede nüfus patlaması yapmışlar. Her otun, her çiçeğin üstünde dizi dizi sıralanmışlardı ama ben artık büyüdüm ya ilişmedim onlara.
Evet, çok sıcaktı ama güzeldi gördüğünüz gibi herşey. Antalya'dan ayrılmadan önce hoş bir veda ziyareti yaptım ağaçlara, çiçeklere tekrar görüşene kadar.
Paket Lalecim'den geliyordu, şanımıza layık bir kitap almış bana, bizim için çok önemli bir makinanın-matbaanın-mucidinin yaşamöyküsünü anlatan "Macar". İbrahim Müteferrika olmasaydı çok sıkılacağımıza eminim hem benim hem Lale'nin. Kitap yok, dergi yok, gazete yok. E ne yapacaktık, "Nine bize masal anlat". Büyüyünce ne olacak, hayat çok tatsız olacak. Öyleyse iyi ki doğmuş Müteferrika, bakalım neler görmüş, geçirmiş okuyup göreceğim. Kargodan geldim, dışarının nemli sıcağından arınıp rahatlamak için kendimi duşa attım ve arkasından yaptım kahvemi, Lalecim senin şerefine içtim, bir yandan da kitabımı karıştırdım, uğur böcüklü, çiçekli, kuşlu mektubumu okudum. Çok teşekkürler, hatırın 40 yılın da üstünde olacak emin ol...
Pazar akşamı yemekte misafirim vardı, genelde pek az yaptığım birşeyi yaparak kendimi telef ettim günboyu. Elektrik süpürgesine atlayıp odalar arası yolculuk mu yapmadım, vileda sopasına binip cadılar gibi havada mı uçmadım, tozbezimle raflardaki objelerimi mi okşamadım, lavabo, klozet ve fayanslardan oluşan bir orduya harekat mı düzenlemedim, daha neler neler. Temizlik savaşları sona erdiğinde mutfakta aldım soluğu, vakit ikindi olmuş velakin konuğun önüne çıkarılacak bir lokma aş pişirilmemişti. Bu sezonun ikinci karnıyarık operasyonuna giriştim ama bu defakiler dişli çıktılar, ilkindeki gibi eğlenceli bir macera yaşamadık kendileriyle. Evvela henüz 3 gün önce pazardan taze taze satın alınmış dolapta istirahat eden patlıcanlarıma el attığımda dörtte üçünün "çürük raporu" alıp askerlikten yırttığını gördüm. Manava koşturduk evin beyini, gürbüz elemanlardan oluşmuş takviye kuvvet tedarik etti. Yıkadım, soydum, içini hazırladım, sıra patlıcanları kızartmaya geldi, attım tavaya. Çevirmek için çatallı elimi uzattığımdaysa kıyamet koptu, önce çat diye bir şarapnel patladı, arkasından makineli tüfek atışları başladı. Havaya sıçrayan kızgın yağ damlaları 45 derecelik bir açı çizerek umarsızca uzanmış kolumun üstüne kondular. Elimden iki, kolumdan 5 yanık yarası almış bulunmaktayım. Takımdan ayrılmış asi bir neferse yüzüme doğru hamle ederek çenemin sol yanına yapışıverdi. Şimdi yaradana şükrediyorum ki yüzümü ters yaratmamış, aksi takdirde çenemin yerinde sol gözüm olacaktı ve ben belki de "Nayır, nolamaz görmüyorum görmüyorum, nayır nayır yarım görüyorum" diyerek sevdiğine koşan H.ülya Koçyiğit gibi ayaklarımı sağa ve sola yalpalatarak hızlı ama zarif adımlarla dönenecektim evin içinde. En baba yanıklar sağ elimde, başparmağımın elime birleştiği yerde koyu pembe, iri bir yağmur damlası biçiminde, üzerinde besili kabarcıklar olan 4 cm lik bir desen taşımaktayım. Elimin üstündekiyse biraz daha kahverengiye çalıyor ve eşkenar dörtgen şeklinde. Kol ve çenedekiler daha küçük boyutlarda. Görüntüleri çirkin lakin "Kudret Narı" mucizesi sayesinde hiç acımamaktalar. Geçen sonbahar alıp, zeytinyağı içinde sakladığım iki adet kudret narının ezmesinden sürdüğümde beni ağlatacak kıvama getiren yanık acısı şıpın işi geçiverdi. Akşam gelen misafirler de yemeklerimi beğenince gazamız mübarek oldu.