.

.
.

11 Ağustos 2015 Salı

ANKARA, ANKARA, GÜZEL(!) ANKARA

Ankara her gelişimde benim şehrim olmaktan biraz daha uzaklaşıyor. Anılarımı ve ayak izlerimi bıraktığım mekanlar birer birer yok olurken kent giderek kitsch bir şehircilik anlayışına teslim oluyor. Hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim çocukluk ve ilk gençlik evim yer ile yeksan.  Yıkımdan sonra dönüştüğü toprak yığınını bir göreyim diye gittiğimde burnum inşaat şirketinin diktiği adam boyundan yüksek, görkemli duvarlara çarptı. Üzerinde imrendirici reklamlarla gözden gizlenmiş, oysa henüz akibeti bile belirsiz. Anneannemin gün boyu oturup sokağı gözlediği pencere şimdi doğrudan gökyüzüne açılıyor. Hayatımın altı yılını geçirdiğim ortaokul ve lisenin binası ise enine genişlemiş. Eskiden anneannemin mutlaka her giysisinin altına giydiği "dikolta"sıyla uyumlu pembemsi rengi çirkin ve itici bir maviye dönüşmüş. İçeride uygulanan sıkı disipline sanki kamuflaj olsun diye oluşturulmuş güzelim bahçesi bakımsız ve sıradan bir okul bahçesi görünümünü almış. Yüzlerce gülün açtığı, çam ağaçlarının kışın kar yağdığında insanı bir masalın içinde yaşıyormuş gibi hissettirdiği, yere döşeli taşların arasından yemyeşil çimlerin fışkırdığı bahçeden eser yok. Zarar vermeyelim diye teneffüslerde bahçeye çıkarılmazdık. Ortaokula başladığım gün, acemilikle ilk teneffüs zili çalar çalmaz aynı zamanda mahalle arkadaşım da olan Filiz ile bahçeye koşturmuş, lakin ağır demir kapının önünde heykel gibi dikilen hademe parmağını sallayıp "yassah gızlar, çıkamazsınız" demişti de kös kös dönmüştük tebeşir kokulu sınıfımıza. Şimdi ne gül kalmış, ne gonca. Basmaya kıyılmayan çimlerin üzerine asfalt dökülmüş. Yan duvarı baştan başa saran, okulun simgesi haline gelmiş Amerikan sarmaşığını biri kökünden kesip halletmiş, Oysa onun her yaprağına  sınıfımızdaki aşık olduğu kıza "ben buradayım" demek için her gün aynı saatte pencerenin altına gelen gencin ıslıkla çaldığı "El Cordobes"in notaları sinmişti. Ders öncesi ya da sonrası bir koşu uğradığımız Kanarya Kitabeviyle Mustaa Bakkal da yok artık. O semti özgünleştiren iki katlı bahçeli evler yerini sevimsiz bitişik nizam apartmanlara terketmiş. Tek tük kalanlar boynu bükük aralarda sıkışmış eski günlerin görkemini düşünüp yıkılmamaya çabalıyorlar. 

Kızılay zaten tepesindeki kocaman ayı, şirin mimarisi ve yemyeşil bahçesi ile Kızılay binası yıkılıp yerine o tek bacaklı kazulet AVM dikileli beri gözümden düşmüştü. Giderek daha da çirkinleşiyor. Meydanın tam ortasında, yerden bitmiş kitsch bir lale görünümündeki ne idüğü belirsiz digital nesneyse hafazanallah, her beldeden uzak dursun. Erken Cumhuriyet Dönemi'nin bulvara yakışan estetik taş binaları yerlerini birbiriyle alakasız çirkin iş merkezlerine terketmiş, bulvar pastaneleri isimleri kendilerinden menkul simit saraylarına dönüşmüş. Atkestaneleriyle güvercinler bile küs sanki. Yüzlerce mektup attığım, jetonların trink sesiyle telefon konuşmaları yaptığım postanesi, Ankara'nın self servis ilk büyük süper marketi olan Gima'sı, ilk banka hesabımı açtırdığım Ziraat Bankası, Set Kafeterya'sı ve böğründeki Kuzgun Acar rölyefi ile devasa çirkinliğini farkettirmeyen gökdelen(!)imiz bile mahzun artık, kaç yıldır bomboş. Yalnızlığını ortadan kaldıracak günlerin hayaliyle beklemede. Bilgi Kitabevi'nin yerine Watson's açılmış. O loş, tıklım tıklım dolu, kitap kokulu, labirent gibi dükkanın yerini yapay esanslı, floresan ışıklı, steril bir mekan almış. Tevfik Küflü'nün ruhu incinmiş, uğramıyordur oralara. Konur Sokak bile çehre değiştirmiş geçen yıldan bu yana. Dost şubesi kapanmış, çürük bir diş gibi sırıtıyor boş dükkan. Küçük İmge boşalıp Mülkiyeliler Lokali'ne eklemlenmiş. Büyük İmge'nin yarısı yok. Bu kitapçılar şehrin simgesiydi oysa, tıklım tıklım kahveci dolmuş Yüksel Caddesi civarları. Sokaklara gürültü, TV sesi ve uğultu dökülüyor, tarzlar aynı, kahveler sıradan. İki adımda bir önünüzü "fal baktırmak ister miydiniz?" diyen biri kesiyor. Haklılar, işimiz fala kaldı. Gizem Müzik de kendini ayakkabıcıya evrimlemiş. Daha bir kaç aya kadar CD'lerin sergilendiği kapı önünde ayakkabılar sıralı. Akman'ın sadece adı, logosu ve bozası var eskiyi anımsatan, gerisi hikaye. Eh ona da şükür. 

Ya Flamingo, yılların nezih pastanesi. Tunalı'nın 80 yaş üstü, siklamen rujlu, platin saçlı, süslü teyzelerinin ikindi çaylarını aldıkları güzelim mekan. Sıradan bir dönerciye dönüşmüş, insanın ağlayası geliyor. Dekorun zerresi kalmamış, ne içinde pastaların ve artık dünyamızda olmayan eski sahibinin deyimiyle konfiseri ürünlerinin olduğu vitrinler, ne buzlu cam tablalı masalar ne de o özel yaptırılmış kabartma flamingo desenli bakır levhalar var. Bir nevi Markiz'in kaderini paylaşmakta ama en azından orada dekor korunmuş. 

Ben şimdi penceremden kaldırım çalışmasına bakıp seneye nerelerin yokolacağına ya da giderek daha çirkinleşeceğine yanadurayım. Sizlere her ne yapıyorsanız kolay gelsin. Bizim caddenin ahvali budur bu aralar:



5 yorum:

  1. Ne fena değil mi?
    İstanbul'un da anlattıklarından eksik kalır yanı yok. Yeni belediyelerin saçma sapan her döner ada kavşakların ortasına koydukları Osmanlı Mimarisi (!!!!!) nden esintiler taşıyan yapılarını anlamaya çalışıyoruz burada. Minyatür bir ev desen ev değil, dolap desen dolap değil, sanatsal bir eser desen o değil!
    Sitemizin yanına kocama bir bina yapılıyor: Yeni Belediye Binası. Yapının şekline bakınca az sonra Yeniçeri Askerleri'nın ocaklarından şehrin sokaklarına yayılacağını düşünüyorum.
    Güzel şeyleri, anıları yıkıp yerine yeni anılar, yeni bir hayat düzeni oturtmakta kararlı insanlar.
    Hep sana söylüyorum, eh bir kere daha söyleyeyim: Paris'i bundan seviyorum. 150 yıl önceki bir kafenin hala aynı yerde duruyor olmasına şaşırmamak mümkün değil. Babaların çocuklarına devrettiği kitapçılar hala yaşıyor. İnsanlar buralardan alışveriş yapıyorlar ve geçmişlerine sahip çıkmaya devam ediyorlar.
    Burası Türkiye! Yeni Türkiye !

    YanıtlaSil
  2. Benim de genç kızlığım ve evliliğimin ilk dokuz yılı Ankara'da geçti. Çok severim. Ama o kadar değişti ki. Gittiğim de başka bir Ankara karşılıyor beni. Neyse ki Bahçeli'nin mis gibi leylakları ve daracık sokakları duruyor.

    YanıtlaSil
  3. Malesef Bahçeli de şu sıralar şantiye alanından farksız, neredeyse hergün bir bina yıkılıyor.

    YanıtlaSil
  4. inşaat işleri her yerde malesef

    sevgiler öpücükler sana

    YanıtlaSil
  5. o kadar güzel anlatmışsın ki kendimi bir an eski tarzda çekilen bir filmin içinde buldum. şu an ankara ya dair hiçbir şey bilmesem dahi kederlendim ..

    YanıtlaSil