"Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız"
demiş Attila İlhan. Bizim şenlik de geçen hafta sonu itibarıyla dağıldı ama geride bir acı yel değil, bir çok güzel anı bıraktı. O kadar ihtiyacımız varmış ki bu buluşmaya, hepimiz çok güzel duygularla sona erdirdik birlikteliğimizi. Dilerim yenilerini düzenlemek de kısmet olur.
Şehir dışından gelen arkadaşları yaşadıkları yerlere, Ankara içi dostları da evlerine yolcu ettikten sonra iki gün dinlenmeyle geçti desem yalan olmaz. Üç güne yılların birikimini ve bir haftalık etkinliği sığdırınca haliyle biraz yıpranıyor insan, yaş faktöründen bahsetmiyorum dikkat ederseniz, zira birbirimizi bulunca liseli olduk yeniden 😊
Sonrasında ben yarı zamanlı dadılığa geri döndüm, Çiko ile neşeli zamanlar geçirdik. Arkadaş-kardeş buluşmaları yaptım, ev işleriyle uğraştım. Bir süredir kitap okuyamıyordum, sonunda rutinime kavuştum. Javier Cercas'ın "Terra Alta"sı beni eski okuma hızıma ışınladı sağ olsun. Kitabı çok sevdim, Cercas'ı ilk kez okuduğumu sanıyordum ama zihnim dağınık bir kütüphaneye dönmüş ne yazık ki, Goodreads haddimi bildirdi bana. "Sen yazarın "Kiracı"sını okuyup dört yıldız vermedin mi, huuu?" dedi, sustum ve hak verdim, hem de pandemide yapmışım bu terbiyesizliği 😄 "Terra Alta" bir polisiye, hem de sonu pek çabuk tahmin edilebilen bir polisiye ama önemli olan katil kovalamak değil, kovalayanın yaşadıklarını okumaktı ki o da pek şükela yazılmıştı. Hal böyle olunca Terra Alta'nın ikinci ve üçüncü kitaplarını da şıp diye ısmarlayıverdim. Bu arada D&R'nin internet sitesinde güzel indirim var, paragraf arasına sıkıştırayım. Mağazaya hiç uğramıyorum ama kesemi düşünmek zorunda olunca sanalda halleşmek durumunda kalıyorum.
"Terra Alta" bitince Margit Schreiner ile hemhal olmaya karar verdim, elimde kız kardeşin verdiği iki kitabı vardı, ya Allah diyerek ilkinden başladım, belki de yanlış sırayla başladım ama o kadar çatlak su kaçırmaz. "Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları" isimli kitabın henüz başlarındayım ama kendi çocukluğumdan bahsediliyormuş gibi bir duyguyla okuyorum. Çocuk kahramanımız daha ikinci sayfada cebine 1 Şilin koyup yüz tane "Stolwerck" şekeri almak niyetiyle bakkala koşturuyor. Ben de tam o yaşlarda "Zunkla Şekeri" peşindeydim. İlkokulumun bahçe kapısının tam karşısında eğreti bir binadaki Sinekli Bakkal benzeri bir dükkanda satılırdı Zunkla Şekeri. İşin tuhafı o uyduruk bina halen yerinde duruyor, bakkalsa kapanmış. Tanesi 5 kuruştan verirdi Zunkla Şekerini bakkal. Şekerin adı niye Zunkla idi hala merak ederim.
Bu arada ilginç bir şey yaşadım, yazıyı yarım bırakıp Google'a girdim ve "Zunkla Şekeri" yazdım. Yapay zeka aracılığıyla yazılmış bir açıklama buldum, sonu sürprizliydi, kopyalıyorum:
"Zunkla şekeri, Türkiye'de özellikle 1970'ler ve 1980'lerin bakkal kültüründe yer etmiş, çoğunlukla mor/pembeden kahverengiye çalan renk tonlarına sahip, hafif yumuşak yapılı ve karakteristik bir karamelize tada sahip nostaljik bir sert/yumuşak şekerdir.
Eski dönemlerde bakkallarda dökme olarak veya tekli kağıtlarda satılan, çocukların cebindeki harçlıklarla sıkça aldığı bu lezzetin detayları şu şekildedir:
- Tadı ve Dokusu: Karamelli yapıdadır; hafif yumuşak, çiğnenebilir kıvamı ile ağızda eriyen bir dokusu vardır.
- Paketlemesi: Genellikle üzerinde ufak baskılar veya numaralar bulunan ince kağıtlar veya jelatinlerle tek tek sarılırdı.
- Kültürel Yeri: O dönemin "100 para" veya kuruşluk dönemlerinde çocukların okul harçlıklarıyla (örneğin tanesi 5 kuruş gibi) bakkallardan severek aldığı ikonik bir simgedir.
Zunkla şekerinin nostaljik hikayelerine ve okuyucu anılarına Evler, Evler… veya Leylak Dalı Blogu üzerinden göz atabilirsiniz. Günümüzde seri üretimi yaygın bulunmasa da, eski tatları yaşatan nostaljik şekerlemecilerde veya benzer formdaki geleneksel karamelli şekerlerde bu lezzetin izleri sürülmektedir."
Yapayımız zekamız beni kaynak göstermiş ama şekerin en önemli özelliğini, içinin incir dolgusunu unutmuş. Ben yıllarca o tadın neye ait olduğunu düşünüp durdum, sonunda birdenbire dank etti, evet incirdi ve pek güzeldi. Oysa ki ben inciri sevmem bile, belki de çocukluk güzeldi.
Margit Schreiner çocuk kahramanının arkadaşları arasında pek rağbet görmediğinden de söz ediyor, mesela çocuklar sokakta oynarken onu hiç seslenip çağırmazlarmış. Bu cümleyi okuyunca dank etti, tabii ya, biz oynamaya indik mi bağrınmaya başlardık arkadaşları çağırmak için: "Filiiiz, Semaaa, Seraap, Handaan". Cep telefonu mu var, ev telefonu bile yok, koca apartmanda sadece Emel Ablalarda. Ne yapacaktık yani, dumanla mı haberleşecektik, elbet seslenecektik ki patır patır dökülsün arkadaşlar. Artık Allah ne verdiyse, saklambaç mı oynarsın, seksek mi, istop mu, yakantop mu, çelik çomak bile oynadığımız vâkidir erkek oyunu olmasına rağmen. Bu oyunlara ne oldu arkadaşlar, piyasadan mı kalktı, ben bunca yıldır sokaktaki çocukların istop oynadığını görmedim mesela.
Kitaptan bahsetmişken, vakit epey geç olmuş, ben gidip biraz okuyayım, bu yazı da yarın sabah yayına girsin madem. Kahvemin içine düşen sarı, şirin şeyin ne olduğunu kim tahmin edecek?

Evet o kadar geç ki, bazı yazılarınızı atlamışım, halbuki şimdi okuyunca, hakikaten tadı damakta kalan birkaç gün olmuş. Ne iyi etmişsiniz... Kahvenin içindeki nedir öyle???
YanıtlaSilOyunlar piyasadan kalktı sanırım. Fakat kendilerine ait, bizim anlamadığımız değişik grup oyunları oynuyorlar ve kurallar o kadar karışık ki, insan gerçekten bu neslin beyni değişik çalışıyor diye düşünüyor :)
Evet, çok geç görünüyor, hatta bazen iki üç gün görünmediği oluyor. Meğer ki, bir azimli takipçi yazıyı kendiliğinden keşfetsin ve yorum yazsın, o vakit yazı görünür oluyor. Onbeş günden fazladır devam eden bu duruma çok gıcık oluyorum. Şöyle bir komplo teorisi ürettim, google yazılarımızı yapay zekaya okutuyor ve sonra sistemi açıyor. Nasıl?
YanıtlaSilkomplo teorisi kısmında haklı olma olasılığınız yüksek çünkü zaman zaman artan blog ziyaretçi sayısının sebebi yapay zeka okuması ve tüm bloglar taranıyor ve yukarda bahsi geçtiği gibi kayda alınıyor demek ki..
SilBu arada ben çocukken zunkla şekerine hiç muhatap olmamışım, hatırlamıyorum. Adı da ne tuhafmış!
YanıtlaSilAdı gerçekten tuhaf neye dayanarak konmuş bir türlü bulamadım. Acaba Ankara'ya özgü bir şey miydi diye düşünmedim, çünkü bilen çok az...
Silbu geç görüme olayı epeydir var hocam..
YanıtlaSilkaynak olma konusunda yapay zeka da aklın yolu bir diye bulmuş...bence kültür tarihi ve kişisel tarihin birleştiği oldukça dolu yazılarınız daha epey bir kaynak olacak..biz zaten o kayaktan gelip içmeye boşuna mı müptela olduk :) çok sevgiler.
Ama böyle şeyler yazarsanız hem utanır, hem şımarırım ben, varolun :) Blogspot yavaş yavaş kapatıyorum tükkanı mı diyecek acaba, aklımdan Substack geçmiyor değil...
SilZunkla şekeri ile ben hiç tanışmamışım. Adı yabancı geldiği gibi, nette resmini aradım belki şekliyle, paketiyle çağrışım yapar diye. Onu da bulamadım. Yapay zekâ bile sizden besleniyor. İşte bizim sizi sevmemizin sebebi!
YanıtlaSilKahveye düşen o şirin şey tavandaki aydınlatma ışığı olabilir mi? :)
Zunkla şekeri ile tanışan kendim ve sınıf arkadaşlarım dışında tanışanı ben de duymadım. Sanırım yöresel bir şeydi ama çok lezzetliydi. Yapay zekayı boş verelim, bir birbirimizi biz olduğumuz için sevelim, korkuyorum ben yapay zekadan :))) Kahveye düşen şeyi bildiğiniz için 10 puan sevgili Peyman :)
Silyaşım yeter o zamanlara ama zunkla şekerini ben de hiç duymadım. Hülya
YanıtlaSilKimse duymamış zaten sevgili Hülya Hanım, olsa da yesek diyelim, arada da yad edelim :)
Silben ki tatlı düşkünü bir çocuktum, öyle de bir yetişkinim, nasıl olmuş da tatmamışım ayol bu şekeri :P
YanıtlaSilblogspot bu ara coştu. hep böyle bir geç görünme sorunu var, neden bilmem