.

.
.

21 Mart 2022 Pazartesi

EKİNOKS, NEVRUZ, BAHAR / 21 MART

Antalya bizi bu kış iyi üşüttü, hele civara kar yağarken adeta dondurdu. Günlerdir süren soğuk bugün yerini güneşli bir havaya bırakınca fırsat bu fırsattır diyerek attık kendimizi dışarı, hafiften esen rüzgarı da pek ciddiye almadık. Rotamızı uzun tuttuk bugün, eve nisbeten uzak olan en sevdiğimiz parka yürüdük. 

Normalde yapraklar yeşermiş, yerler papatya dolmuş, çiçekli ağaçlar açmış, Kıbrıs akasyaları ponponlarını çıkarmış olurdu ama hiçbiri yoktu henüz. Yaprak dökmeyenler dışında tek yeşeren ağaçlar gölet kıyısındaki günnüklerdi, diğerleri henüz çıplaktı. Mercan ağaçlarında tek tük kırmızı çiçek vardı, geri kalanlar "Haftaya inşallah" diyerek göz kırptılar. Nasıl bahar başlangıcıysa bu?

 
Parkın yegane hüdayinabit çiçekleri bu sarışınlardı.


Şu arkadaş parktaki bu palmiyenin altını mesken edindi, elinde elektro sazı, üzerine oturduğu amfisi ve sesiyle eşlik ettiği türküleriyle ziyaretçilerin neşesine neşe katıyor (!) Biz geçerken Ankara yöresinden çığırıyordu, yüzümüzden anladı galiba Angaralı olduğumuzu 😃 Ekmek parası işte, bu vatandaş da çalıp söyleyerek üç-beş kuruş kazanma derdinde. 

Parktaki kedi popülasyonu mu artmış, bize mi öyle geldi, Mart nedeniyle konuklar mı gelmiş bilemedik ama bir kısmı göbüşü şişirmiş yüklü miktarda tüylü arkadaş güneş altında keyif yapıyorlardı. Hele bir grili beyazlı vardı ki bu kadar mı güzel olunur 🐈🐱
 


Buraneros blogdaşımız bugün "Martı Gölü Bale Süiti" adıyla çok keyifli bir yazı yazmış, tıklayıp okuyabilirsiniz. Bizim gezi de gölet etrafında dolaşınca bir nevi "Ördek Gölü Bale Süiti" oldu. Aslında üç baba kaz vardı, bembeyaz. Küçük bir kayanın üstünde şahane poz vermişlerdi ama telefonun zoomu ne yazık ki istediğim netliği verememiş, bu nedenle yukarıdaki ve aşağıdaki arkadaşlar oynadı balenin başrolünde 😃

Parkı boylu boyunca katedip Kültür Merkezi'nin yanındaki cafede kahve molası verdik, hem de biraz dinlenmiş olduk, eve döndüğümüzde telefonun bildirdiğine göre 13.000 adım atıp, 7 kilometre yürümüşüz.

Kahveleri bünyeye yollayıp yeterince dinlenince eve dönmek üzere yola düştük ama ayrılmadan önce bu tür postlarda Bey Dağları'nı görmek isteyenleri bu zevkten mahrum bırakmayayım:

Dönüşte haftalık rutinimizi gerçekleştirdik ve mahallemizin pidecisine uğradık. Pidecinin sahibi ile neredeyse akraba modundayız. Mekanı yıllar önce, oğlum daha ilkokula bile gitmezken babam ve oğlum keşfetmiş heyecanla "Sizi çok iyi bir pideciye götüreceğiz" diye gelmişlerdi. Hazırlanıp takıldık peşlerine annem, kardeşim ve Kocam Bey'le. Aaa, gide gide gittik ki gecekondudan hallice bir yer. Nasıl salaş, kocaman bir hayal kırıklığı, "Bu mudur yahu iyi dediğiniz pideci?" dedik. "Dükkanı mı yiyeceksiniz" dedi babam, "hele bir pidelerin tadına bakın". Baktık, bakış o bakış. O zaman, bu zaman aile pidecimiz oldu çıktı, hiçbir yerde o pidelerin tadını bulamıyorum. Sonradan dükkan yenilendi, düzenlendi. Kalfa usta oldu, kalfanın oğlu büyüdü, dükkana yardımcı oldu, getir-götür işlerine baktı, evlendi, çocuğu oldu, yani aile tarihlerine de şahidiz. Kendimiz abone olmakla kalmadık emekli olmadan önce okula yakın bir yerde yemek yenecek yer olmadığı için her gün onlarca pide siparişi vermeye başladık. Ticaret Lisesi'in resmi pidecisi haline geldi, hepimiz o süreçte kilo aldık 😃 Hala çocuklar ne zaman Antalya'ya gelse ilk işimiz oraya gitmek olur, vefalı müşterileriz anlayacağınız. Park dönüşü de kuşbaşılı pideleri yedikten sonra geldik eve, afiyetimiz olsun 😃

Bugün Ekinoks'un yanı sıra Dünya Şiir Günü imiş. O halde Turgut Uyar'ın "Ekinoks" isimli şiirinden birkaç dize ile bitireyim bu yazıyı:

"insan yaşlandıkça kurtulur" demiş birisi
korkudan, belki yılgınlıktan ve başka bir şeylerden
oysa yaşlandıkça bulunur mavinin en iyisi
akasya çürür, tren hızlanır, eller ufalır gibi
kim yitirir sözgelimi bir başkasının bulduğunu
evet kim yitirir, kim bulur
herhangi bir akşam alacası değil ki bu
 
Turgut UYAR

18 Mart 2022 Cuma

OSCAR YAKLAŞIRKEN / 18 MART

Oscar ödül töreni yaklaşmakta, 27 Mart'ı 28 Mart'a bağlayan gece takkeler düşecek, keller görünecek. O gün gelmeden tahminlerimi burada paylaşayım istedim, bakalım ne kadarını tutturabileceğim. En İyi Film, Yönetmen, Kadın ve Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın ve Erkek Oyuncu dallarında aday olan filmlerin hepsini izledim, yarım bıraktıklarım oldu, tarzım olmadığından ama çok değil, 1-2 tane ancak. İzlediklerim hakkındaki yorumlarımı da önceki postlarımda paylaşmıştım. Bugün Uluslararası En İyi Film Dalında aday olan filmlerden biraz söz edip tahminlere geçeceğim. 5 film yarışıyor bu dalda, bunlardan sadece "Lunana: A Yak In The Classroom" hariç kalanları izledim, "Lunana"yı hiçbir kaynakta bulamadım, ödül alırsa çıkar elbet ortaya diyelim ve filmlere geçelim:

1- "Drive My Car"dan daha önce bahsetmiştim, tekrar yazmayacağım. Aklımın ta başından beri ermediği niye bir film hem En İyi Film, hem Uluslararası En iyi Film dalında aday gösterilir. Vardır bir bildikleri diyelim ve geçelim diğerlerine. 

2- "Flee/Kaçış" bir animasyon film ve hem Uluslararası, hem Animasyon, hem de Belgesel dallarında Oscar adayı. Son zamanlarda hayatımızın içinde olan bir konuyu, mültecilik konusunu ele alıyor, gerçek bir hikayeden uyarlanmış, o nedenle belgesel niteliği de var. Afganistanlı Amin Nawabi'nin ülkesini Taliban'ın işgalinden sonraki kaçış öyküsünü animasyon olarak canlandırmış yönetmen Jonas Poher Rasmussen, Yönetmenin filmin kahramanı Amin'le çocukluk arkadaşı olduğunu da basından öğreniyoruz. Amin'in zorlu yolculuğu, Rusya'ya sığınması, batıya geçeceği günleri beklemesi, bu arada yaşadıkları bana Fabien Toulme'nin "Hakim'in Yolculuğu" isimli üç ciltlik grafik romanını hatırlattı. O da gerçek bir kaçış, mültecilik öyküsüydü. Amin'in yerinde Suriye'li Hakim vardı ve Fransa'ya ulaşana kadar yaşadığı zorlu yolculuk anlatılıyordu. Dünya üzerinde ne çok acı ve bu acıları arttıran ne çok karar verici var. "Flee" çok iyi bir film ama Uluslararası dalda ödül alır mı bilmiyorum. Animasyon dalı daha olası görünmekte.

3- "The Hand Of God" bir İtalyan filmi ve yapımcılığını Netflix üstlenmiş. Eminim filmi çoğunuz izlemişsinizdir, o yüzden çok detaya girmeyeceğim. Filmin ana karakteri Fabietto adında bir genç ve film de onun büyüme hikayesi üzerine kurulu. Anne ve babasının kaybı, abisiyle olan ilişkileri, komşuları, futbol sevgisi ve Maradona filmin ana temaları. Bunlar arka fonda Fabietto'nun büyüme öyküsüne eşlik ediyorlar. Napoli'de geçen filmin, yönetmeni Paolo Sorrentino'nun yaşam öyküsünden izler taşıdığı da biliniyor. Film bence ortalama, Sorrentino'nun "Muhteşem Güzellik" ve "Gençlik" gibi ilginç ve doyumsuz filmlerinden sonra "The Hand Of God" çıtayı biraz düşürdü sanki.

4- "The Worst Person In The World" Norveç yapımı bir film. "Dünyanın En Kötü İnsanı" adıyla Türkçeleştirilen filmin bu adı taşımasının anlamını bilenden bir ipucu rica edeceğim 😃 Ana karaterimiz Julie adında 30 yaşlarında bir kadın, hayatta ne yapacağına bir türlü karar verememekte. Tıp eğitiminden psikolojiye, psikolojiden fotoğrafçılığa atlıyor ama hiçbirinde de tam anlamıyla dikiş tutturamıyor, bu arada kendisinden epey büyük bir çizgi romancı Aksel ile tanışıyor ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Ancak Julie'nin kararsızlığı sürüyor, Aksel'den davetsiz gittiği bir düğünde karşılaştığı Eivind'e kayıyor gönlü. Bu anlattıklarımdan filmin çok da matah bir şey olmadığı, çok bilinen bir konuyu işlediği düşünülebilir ama anlatım o kadar güzel ki bir an bile sıkılmadan takip ediyorsunuz filmi. Uluslararası alanda benim oyum Kuzeylilerden, yani bu filmden yana, bakalım bekleyip göreceğiz.

"Lunana"yı izleyemediğimi söylemiştim, şimdi gelelim tahminlere. Yan dallara girmeyeceğim ana dallarda benim almasını istediklerim ve Akademi'nin verecekleri şeklinde bir tahmin yürüteceğim. 

-EN İYİ FİLM:

Benim tercihim: BELFAST (Yedek: The Power Of The Dog)
Akademi'nin tercihi: DRIVE MY CAR 

-EN İYİ YÖNETMEN:
 
Benim tercihim: Kenneth Branagh/Belfast (Yedek: Spielberg)
Akademi'nin tercihi: Hamaguchi/Drive My Car
 
-EN İYİ KADIN OYUNCU:
 
Benim tercihim: Kirsten Stewart/Spencer (Yedek: Jessica Chastein/The Eyes of Tammy Faye)
Akademi'nin tercihi: Benimle aynı ya da Olivia Colman olabilir

-EN İYİ ERKEK OYUNCU

Benim tercihim: Will Smith/King Richard (Yedek: Andrew Farfield/Tick, Tick, Tick...Boom!)
Akademi'nin tercihi: Benedikt Cumburlop/Power Of The Dog
 
-EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU:
 
Benim tercihim: Aunjanue Ellis/King Richard (Yedek: Ariana DeBose/West Side Story)
Akademi'nin tercihi: Benimle aynı olabilir
 
-EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU:
 
Benim tercihim: Troy Cotsur
Akademi'nin tercihi: Aynı olabilir ya da Codi Smith Mcphee'den yana da kullanabilirler
 
-EN İYİ ÖZGÜN SENARYO:
 
Benim tercihim: The Worst Person In The World
Akademi'nin tercihi: ???
 
-EN İYİ UYARLAMA SENARYO: 

Benim tercihim: Lost Daughter
Akademi'nin tercihi: Dune

-EN İYİ ULUSLARARASI FİLM:

Benim tercihim: The Worst Person In The World
Akademi'nin tercihi: Drive My Car

Bekleyip göreceğiz...
 
 
 


17 Mart 2022 Perşembe

YEMEKLİ, ÇİÇEKLİ GÜN / 17 MART

Sonunda ilerleyen saatlerde kaybolmayan güneşli bir güne uyandık. Akdeniz ikliminde mûkim sandığımız Antalya bu kış yaptığı soğukla kara iklimi, döktüğü yağmurla tropik iklim arasında gidip geldi. Önceki yıllarda geçtik Mart'ı, ne Ocaklar, ne Şubatlar geçirmiş, sahilde, cafe teraslarında buluşmalar, kutlamalar yapmıştık. Haftalardır 2-3 arkadaş açık mekanda oturabileceğimiz bir buluşma programlamak için havanın keyfini bekliyoruz. 

Bir dost buluşmasıyla keyifli başlayan hafta sonum önce midemin, sonra kendimin bozulmasıyla tatsızlaştı. Midemin bir takvimi var, sayfalarını dikkatle çevirdiği. Uygun yaprağa denk geldiği anda uyum sürecine girerek canıma okuyor. Senede iki kez, mevsim geçişlerinde yürürlüğe giren bir takvim bu, hiç şaşmıyor. Yeni bir mevsime geçtiğini idrak edene kadar asit salgısını çoğaltıyor, ağrı düzeyini arttırıyor, tüm hazımsal faaliyetleri askıya alıp yediğim içtiğim her şeyi burnumdan getiriyor. Hafta sonu harekete geçti, cumartesi gecesi pik yaptı, şimdi yavaş yavaş aşağı doğru kaymaya başladı. "Soğuğa bakma kış bitiyor, çek baharlıkları" moduna geçti sanırım, bugün bir parça toparladı. Nabzına göre şerbet veriyoruz çaydanlığın ama her şeyin de bir sınırı var. "Yetti gari paşam" deyip günün menüsüne arabaşı çorbası aldım. 

Antalya yöresinde-özellikle yayla taraflarında-çok bilinen ve sevilen bir çorbadır arabaşı. Ben ilk kez Ankara'da, Karaman'lı komşumuz Nimet Teyze'nin elinden tatmıştım. Gençlik işte tadına pek varamasam da içimindeki ritüel çok keyifli gelmişti. Zaten insan gençlikte elindeki yeme-içme fırsatlarını değerlendiremiyor, her şeye burun kıvırıyor. O burun kıvırdığı şeylerin içine düşeceği zaman da iş işten geçmiş, ona dikkat, buna dikkat, şuna dikkat zamanı gelmiş oluyor. Bir arkadaşım, "Ben kilo almadım, damak zevkim gelişti, beğenmediğim bamya bile ne güzel yemekmiş" derdi 😃 Neyse ki artık tadına alışıp çok da sevdiğim arabaşının hala içilebilme olanağı var. Nimet Teyze sanırım tavukla yapardı ve yaptığı zaman komşuları davet ederdi. Bir nevi koyu tavuk çorbası bu arabaşı denen şey, özelliği birlikte yenen hamurunda. Yoksa un ve salçayı yağda kıvamlandırıp tavuk-hindi vs suyunu ekliyor, içine de dittiğiniz etleri atıyorsunuz. Ha eğer acıya karşı değilseniz bolca da pul biber. Çorba bu kadar basit, hamuru ise bir nevi şekersiz, unlu muhallebi gibi. Unu ve suyu karıştırarak pişiriyor, yayvan bir kaba döküp soğutuyorsunuz. İyice kaynatıp ağız yakacak sıcaklığa gelen çorbayı içerken kaşığınızı önce hamura sonra çorbaya daldırıyorsunuz. Hamurun önemi buradan geliyor, çok sıcak çorbanın ağzınızı yakmasını önlüyor. Töreye göre içilişi ilginç, bunu Nimet Teyzelerde öğrenmiştim. Tabii kalabalığa göre tutuluyor miktar, yapılan hamur büyük, yuvarlak bir siniye dökülüyor. Soğuyup katılaşınca ortasına büyücek bir çorba tasının sığacağı kadar bir bölüm kesilip çıkarılıyor ve oraya kaynar çorba kasesi yerleştiriliyor. Marş marş herkes sininin başına, sıralanın bakalım, kaşıkları da alın elinize. Önce hamur, sonra çorba. Hamuru çorbaya zinhar düşürmeyeceksiniz, aksi takdirde bir dahaki sefere çorbayı pişirip davet etmek size düşüyor. Tavuk ya da hindi (ki en güzel hindiyle oluyor şimdilerde, zira köy tavuğu bulmak mesele) didilirken içine büyücek bir parça bırakılıyor. Bunun adı "Vecüttü". Kaşığına "vecüttü" gelene de ödül veriliyor. Eğlenceli aslında değil mi? Lakin pek hijyenik değil, o yüzden ben zaten küçük bir kalıba döktüğüm hamuru baklava dilimlerine ayırıyor, çorbayı da herkesin kasesine aktarıp hamurlarını yanlarına veriyorum. Genellikle limon sıkılarak içiliyor çorba ama ben hiçbir çorbasına asla limon sıkmayangillerden olduğum için bu tarz içim sadece Kocam Bey'in tekelinde. 

Yazıya bir yürüyüş arası verdim, sıcak, serin, rüzgarlı ve soğuk aşamalarından geçip bir terleyip bir üşüyerek döndüm. 2 saate dört mevsim sığdırabilen bir iklimimiz var, yaşasın Antalya. Aslında yarım saat sürecek rotamı yolu uzatarak iki saate çıkardım. Önce evin hemen dibindeki PTT'ye uğrayıp bir kargo gönderdim, sonraki niyetim Ankara Simitçisi'ne uğrayıp simit stokumu yenilemekti. Tam sağa sapacakken fikir değiştirip sola saptım ve farkına varmadan semt pazarının içine düştüm. Kocaman, kalabalık bir pazardı ve yok yoktu. Kollostorola😃 iyi gelen pikan cevizinden organik penyeye, akvaryumluk kırmızı Japon balıklarından tahta oyuncaklara, taze hurmadan neredeyse kafam kadar büyümüş kırmızı-yeşil alacalı dolmalık bibere kadar ne ararsan. Pazar turum sona erdiğinde sağ elimde 4 adet soyulmuş enginar, sol elimde de aşağıdakiler vardı:


Anemonları bir teyzeden, fulyaları başka bir teyzeden aldım. Fulyacı teyze kızgındı, zira İyi Parti broşürü dağıtan bir kadın önünü kapatıp müşterisine engel oluyormuş, ağzını burnunu eğip dururdu, ne oldu dedim, "Çiçeklerimin önceeeezini gapatıyo" dedi. "Oyumu size verecem dersen çekilir" dedim, "Şinciye gadaa verdik de nooldu, oy vermekten de bıktık" dedi. Eh, teyzeler bilir, "hadi kolay gele" dedim ayrıldım. Simitlerimi de yedekleyip döndüm eve.

Bu kadar oyalanmak yeter, gideyim de çorbamı pişireyim. Sizde ne yemek var?

12 Mart 2022 Cumartesi

ANILAR / 12 MART

Dünden bu yana niyeyse aklımda Yenimahalle ve evimizin yakınındaki arsada kurulan az gelişmiş panayırlar var. Sanırım bir yerde okudum ya da duydum, tahta bacaklı adamları, oradan takıldı bana. Birden bir aydınlanma yaşadım, yaz günleri evimizin önündeki kaldırımda, yanında bir kaç kişi, elinde megafonla, uzun tahta bacaklarının üstünde sallana sallana yürüyüp kurulan panayırın duyurusunu yapan adamlar geldi gözümün önüne. Oturduğumuz site Yenimahalle'nin sınırı gibiydi, blokların arkasında kocaman bir şantiye, gerisinde de göz alabildiğine uzanan kırlık bir arazi vardı. Baharda o kırlık araziden, yeşermeye başlamış ekinlerin arasından yürüyerek eski İstanbul yoluna, Atatürk Orman Çiftliği'ne piknik yapmaya giderdik. Şimdiki betona kesmiş Yenimahalle ile alakası yoktu. Şantiyenin ve önündeki beton trafo binasının oyun hayatımızda olmazsa olmaz bir yeri vardı. Şantiye arazisinin neden orada olduğunu hiç sorgulamadım çocukluk yıllarımda, biz taşınana kadar yıllarca yerini korudu, şimdi düşünüyorum sanırım MİT binalarının inşaatı için kurulmuş bir şantiye idi. Hatta bir geceyarısı yangın çıkmış, balkon pencerelerinden fısıltıyla "aman kız uyanmasın, korkar" diyerek izleyen annemle babamın sesine kalkmış, göklere yükselen o alevleri izlemiştim. Korkmadım ama o görüntü halen aklımda. Pek zarar vermeyen yangını saymazsak şantiye vazgeçilmezimizdi. Baharda en güzel gelincikler, papatyalar, ballıbabalar, pisipisi otları orada biterdi. Etrafını çevreleyen tel örgüde sığabileceğimiz bir açıklık yapmıştık, oradan içeri sızar, taşların kayaların arasında sekerek çiçek toplar, çekirge avlar, kibrit kutusunda biriktirirdik. Şimdi düşünüyorum da, ben ve çekirge avlamak. Çocukluk bir başka cesaret, bir başka gözükaralık sanırım. Bir defasında o dikenli teller pantolonumu yırtıp bacağımda koca bir yara açmıştı. Şimdi olsa çocuğumu kaptığım gibi sağlık merkezine götürür, pansumanlar, tetanos iğneleri yaptırırdım. Ağlayarak eve gittiğimde babam-annem bu konulara pek müdahil olmaz, kontenjanını azarlama yönünde kullanırdı-yaraya şöyle bir baktı, sağlıkçıydı kendisi, "Paslı mıydı?" diye sordu. "Bilmem, belki de paslıydı" dedim. "Güneş var nasıl olsa, mikrop kalmamıştır onda" dedi ve yarayı yıkayıp tendürdiyot sürerek tekrar oynamaya yolladı. Tesadüf müydü, şans mıydı, bünyemiz mi güçlüydü, olmadık gerçekten ne tetanos, ne de öyle önemli bir hastalık. Muhtemelen bünyeye ilk eletromanyetik dalgaları da önündeki beton çıkıntıda her gün evcilik oynadığımız koca trafo sayesinde yükledik. Şimdilerde mazallah, çocuğum oraya yanaşsa kolundan tuttuğum gibi eve sokarım 😃

Sözkonusu trafo bu. Birkaç yıl önce bloklarımız yıkıldığında çekmiştim, bunu bırakmışlar niyeyse, yakınlarda gitmedim, belki o da mevcut değildir halihazırda. Biraz gömülmüş, önündeki beton alan yok olmuş. En kıymetli oyun mekanımızdı, ne evcilikler kuruldu o ölüm tehlikesi işaretinin altında. 

Trafonun önünden meyilli bir hatla kocaman, bomboş bir arsaya inilirdi. Yakantoplar, çift ip atlama yarışları, kukalı, kukasız saklambaçlar orada oynanırdı. Sitenin büyükleri voleybol, futbol turnuvaları düzenlerdi. Sonra bir açık hava sineması yapıldı arsaya, bir yaz boyunca kilimlerimizi serip, çekirdeklerimizi çitleyip beleş film izledik. Zira sinemanın duvarları çok alçak tutulmuştu, perde olduğu gibi görünüyordu oturduğumuz yerden. Ertesi yaz ayıldı işletmeci, branda çekip yükseltti duvarları, artık ses var, görüntü yoktu, el mahkum bilet alıp giriyorduk. 

Açık hava sinemasının ilerisinde pazar yeri, arka tarafında da yine koskocaman, boş bir arazi vardı. İşte oraya kurulurdu panayırlar, küçük sirk benzeri çadırlar. Tahta bacaklı adam duyuruyu yaptı mı koştururduk görmeye. İki direk arasına ip gerilir, tel cambazı yürürdü ipin üstünden. Aşağıdan açık ağızlarımız, düştü-düşecek kaygımızla izlerdik. Cambaz muzaffer bir edayla inince şapka dolaştırılmaya başlardı, para ne gezsin bizde, sıyrılıp kaçardık büyüklerin bacaklarının arasından. Eskimiş çadırlarda fal bakılır, altına bir kuyruk geçirmiş deniz kızı seyredilir, birtakım hokkabazlık numaraları yapılırdı. Ayakkabılar toz içinde ayrılırdık alandan. Bazen daha görkemli seyirler olurdu. Açık hava sinemasına "Simsalabim", "Mandrake" gibi isimlerle sihirbazlar gelirdi. Silindir şapkaları, siyah pelerinleri ve bizim sihirli sandığımız değnekleriyle sahnede arz-ı endam eder, gözlerimizi faltaşı gibi açmamıza sebep olan atraksiyonlar yapar, kimi zaman da gelecekten haber verirler, kaybolan eşyaların sözde yerlerini söylerlerdi. 

O yıllarda Ses Mecmuası yayınlanırdı, sinema ağırlıklı bir dergiydi, bizim eve de girerdi, en meraklı takipçisi bendim. Bir sene bazı artistleri katılımcılar arasında çekilen kurayla hayranlarının evlerine çaya gönderme faaliyeti başlattı dergi. Şansa bakın ki bir tanesi de Yenimahalleli bir hayrana kısmet oldu, hem de kim? O zamanlar bayıldığım (ergenlik), şimdiyse niye bayıldığıma şaştığım 😃 Murat Soydan. Yenimahalle girişinde yer alan bir sitede idi talihli hayran. Topluca aktık oraya, milli maçlarda bile bu kadar kalabalık olmamıştı. Saatlerce bekledik. Derken siyah Chevrolet İmpala bir araç içinde buyurdu yıldızımız. Heyecan dorukta. Millet birbirini eziyor, annelerimiz falan da var ha, sanmayın ki sadece çocuklar gittik, onlar bizden de heyecanlı. Kapılar açıldı, Murat Bey arabadan indi, "Kız bak nasıl da boylu bosluymuş", "Ay filmlerden de yakışıklı", "Kurban oluruuum" sözleri havada uçuşurken O yüzünde yapay bir gülümseme ile etrafa baktı, hafiften bir el salladı ve konuk olacağı binanın kapısında kayboldu beraberindekilerle birlikte. Çatır çutur sesler kapladı ortamı, ee yüzlerce hayal kırıklığı tabii ki 😃Yani bari 5 dakika sürseydi görmemiz, onca saat beklemişiz. Kös kös ayrıldık oradan, tabii o sinirle, "Hiç de göründüğü kadar yakışıklı değilmiş", "Çok da kasıntıymış", "Ay yüzümüze bile bakmadı ayol" tepkileri vererek 😄

Ya ben bugün nerelere gittim, nasıl bir nostalji günüymüş böyle. Ah Yenimahalle ah, çocukluğuma da, yetişkinliğime de nasıl bir damga vurmuşsan, silinmiyor bir türlü.

Leylak Dalı'ndan anılar dinlediniz efenim, bir dahaki anı programımızda görüşmek üzere sağlıkla kalın...


10 Mart 2022 Perşembe

AĞRI, SIZI, BAHAR, MAHAR, FALAN, FİLAN / 10 MART

Bu sabah egzersiz esnasında Sabahattin Ali'den bir öykü dinledim, "Bozuk Yol". "Yıllar geçse de üstünden, bu kalp seni unutur mu?" der ya şarkı, yıllar geçse de üstünden bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, bir kez daha "tak!" diye vurdu kafama. 

Egzersizi tamamlayıp mutfağa geçtim, dünden kalmış bir-iki bardağı  yerleştirmek için bulaşık makinesini açtım, burnuma berbat bir soğan kokusu doldu. Makinenin içinde yemek pişiren mini boy bir aşçı aradım ama yoktu, peki bu koku nereden geliyordu? Mutfağın dört bir yanına baktım, soğan sepetini boşaltıp kontrol ettim çürük çarık var mı diye, hiçbir sonuca ulaşamayınca anladım ki alt komşum işe gitmeden önce bol soğanlı bir yemek pişiriyor. Bu sorunu eve taşındığımız günden bu yana çözemedik gitti. Komşu sucuk pişiriyor, mutfağa en uzak bölge olan yatak odama kokudan girilmiyor. Komşu tarhanasına sarmısak basıyor, ben 3 saat kokluyorum. Sokaktan gelip kapıyı açıyorum, kesif bir balık kokusu, "Yaşasın" diyorum, "Kocam Bey bana sürpriz yapmış, balık almış pişiriyor", heyhat, mutfak bomboş ama koku her yerde. Evin bütün baca delikleri kartonpiyerle kapatılmış durumda, balkon kapısı kışın bile açık ama mutfak dışında tüm odalara yayılan yemek kokusunun sebebini bulamadık gitti. 

Koku-komşu bağlantısını kurduktan sonra abone kuşlarıma kahvaltı verip kendi kahvaltımı hazırladım. Hafta başından beri trafik biraz yoğundu. Bir süredir devam eden kol ve omzumdaki ağrı kendini daha fazla belli etmeye başlayınca "korkunun ecele faydası yok" diyerek bir görüntüleme merkezinden randevu aldım salı günü için. Artık ağrılarıma isim takmamaya karar verdim, isim takinca evlat edindim sanıyor ve ebediyen benimle yaşamaya niyetleniyorlar. Bundan böyle onların isimleri sadece "ağrı", hem de küçük harfle, özel isim payesi bile vermeyeceğim 😃 Neyse ağrılarımı da alıp gittim merkeze, soktular beni MR cihazına, "takadatukada", "dong dong dong", "miyav miyav", "dededede", "tarrturr" sesleri arasında neredeyse yarım saat yattım ölü gibi kıpırdamadan, uyuştu her yanım. Sonra sonuç için beklerken bu defa beni tomografiye sevkettiler. İşte o an tek-tük olan evham cinleri birden çoğaldı. "Haydi bakalım, bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete galiba" diye düşünerekten yattım kuzu kuzu tomografi cihazının sedyesine de. Neyse bu çok uzun sürmedi ve sessizdi. Yeterince radyasyonlanınca beklemeye alındım. 15 dakika kadar sonuç bekledim ve o arada vasiyetnamemi yazdım. Kitaplarımı kime bıraksam diye düşündüm, "hay Allah okumadığım bir sürü de kitap vardı" dedim, gerildim de gerildim. Sonra doktor geldi, maskesinin altından birşey söyledi. Ben onu "Sizi Onkoloji'ye gönderiyorum" anladım. Dervişin fikri...Bayılsam mı, tekrar sorsam mı kararsızlığından sonra, "Anlamadım" diyebildim. Meğer Fizik Tedavi'ye gönderiyorum diyormuş. Netleştiremediği bir nokta için BT'ye girmişim, korkulacak bir durum yokmuş. İçimden derin bir oh çekip radyasyonum, raporum ve alınan FTR randevumla ayrıldım oradan. Minik bir kas yırtığım, birtakım ödemlerim ve kireçlenmelerim olduğu tescillendikten sonra "ben buna razıyım" diyerek kendimi bir saksı kırmızı şakayık ve bir kök beyaz sümbülle ödüllendirdim. Attım kendimi eve. Öğleden sonraki randevuda ultrason dozumu da aldıktan sonra mümkünse bir süre hastane, klinik, görüntüleme merkezi, doktor ziyareti yapmayayım dileğiyle Fizik Tedavi seanslarımı Ankara'ya erteledim, egzersiz ve buza devam. Bana bu süreçte telefon, mesaj yoluyla destek olan, bilgi veren, yol gösteren canım blogdaşım, uzak doktorum Ataletim'e de bir selam çakayım. 

Neyse iş hasarlı olsa da tatlıya bağlanınca Kocam Bey'in önerisiyle güzel havayı değerlendirmeye çıktık. Antalya bu kış kendini tropik iklim kuşağında sanmakta, Muson yağmurları gibi yağmurlarla iliğimize, kemiğimize ve dahi protezli dizlerimize, yırtık omuz kaslarımıza kadar nemlendik. Ev harbî küf kokuyor, sürekli açık balkon kapılarına rağmen. Bir günü güzel bulunca ama kaçırmayalım derdine düşüyoruz. Çıktık evden, önce malum mekanımızda bir kahve molası verip dinlendik, sonra epeydir gitmediğim Beachpark'a yürüdük. Bahar gelmiş ama havanın bundan haberi yok.

Bu yabani menekşe tarhı çok sık kullandığımız bir caddenin üstündeki marketin bahçesinde dikili. Açmaya başlamış, tek tük morlukları görüyorsunuz. Kedi efendi de yayılmış menekşelerin üstüne güzel havanın tadını çıkarıyordu.  

Nereye gitsem kuşlar beni buluyor, minik serçeler de cikcikleriyle kahvemize ve manzaramıza neşe kattılar. 



 Ne dersiniz, sizce de bahar gelmemiş mi?

Belki 10 yıl olmuştur, Varyant'tan aşağı yürüyerek inmediğim, ben gelmeyeli epey düzenlenmiş, iniş rahatlamış, viraj ve yokuş istemeyenlere merdiven yapılmış, çiçeklenmiş. Kısacası pek keyifli olmuş. Hiç zorlamadı beni iniş de, çıkış da, şimdiye kadar gelmediğime pişman oldum. 

Varyant'i inip Beachpark'a giriş yaptık ve falezlerin üstünden değil de deniz seviyesinden baktık hem şehre, hem dağlara, hem denize.

Doğu yönüne ve şehre doğru

Batıya ve Bey Dağları'na doğru

Konyaaltı Plajları benimle ve ben onunla tekrar görüştüğümüze memnun olduk, deniz çok güzeldi ama bulutlar çok daha güzeldi, adeta bir şölen vardı gökyüzünde.

 
Dönüş yolunda ağır ağır tırmanırken Varyant'ı yağmur bulutları da hafiften toplanmaya başlamıştı şehrin üstünde. Ne kadar hızlandıysak da kaçamadık, eve çok yaklaşmışten bastırdı, haydi biz ıslandık da evden çıkmadan güneşe aldanıp astığım çamaşırlar da ıslanmıştı. Ne yapalım, her nimetin bir külfeti oluyor, bu da güzel günün tatsız sürprizi oluversin. Nasıl olsa kururlar...






4 Mart 2022 Cuma

KUŞLAR, KİTAPLAR VE KİTAPLAR ÜSTÜNE SOHBETLER / 4 MART

Her sabah alışkanlık haline geldi, ağrılı sızılı kalksam da, keyfim yerinde olsa da olmasa da, hava güneşli ya da berbat olsa da kuşlara kahvaltı veriyorum. Vermekle kalmayıp onları sofra başında izliyorum. Önceleri pencerede gölgemi görseler ürküyor, uçup gidiyorlardı, şimdi alıştılar, balkona çıksam bile aldırmadan devam ediyorlar yemeye. Değişik bir ritüelleri var, Moklukuyruk zaten balkon demirine bir-iki konup "Ben buradayım, unutmadın değil mi?" demeye getiriyor. Kahvaltı hazır olunca pırrr hemen geliyor başına, öyle şirin oluyor ki gagalarken ıslak ekmek içini. Bir çıkışımda kuş yemi alacağım, hep ekmek, hep ekmek şişmanlatacağız yavruları 😃Derken bir diğer kumru geliyor, sanırım manitası, daima birlikte geziyorlar, kumruların tek eşli olduğunu duymuştum ama ne dereceye kadar doğru bilmiyorum. Bunlar ekmeği gagalarken birkaç serçe yanaşıyor. Önceleri bir kanat darbesiyle ittiriyorlardı serçeleri, sonraları pek ses çıkarmaz oldular. Gerçi serçeler de kendilerince bir taktik geliştirdiler, irice bir parçayı gagalarına alıp uçuyorlar, yeme işini başka bir mekanda gerçekleştiriyorlar ki kem gözlerden ırak olsunlar 😃 Paf ile Pof gezgin ruhlu, her daim aynı yerde görünmüyorlar, bu ara yoklar mesela, başka bir sokağı ya da ağacı mesken edindiler, özlüyoruz ama kara kafalarını, sarı kuyrukaltı tüylerini. İnsanı mutlu eden bir eylem, küçük sevinçlere ihtiyaç duyduğumuz bu tatsız günlerin neşesi bu kuşlar, bir de yedikleri çanağa pislemeseler 😃

Ankara'ya yağan karın ayazı vurdu şehrimize, fırtına ve yağmurla başladı, poyraza çevirip soğuttu ortalığı. Dün epey üşüttü ama bugün daha yumuşak. En azından poyrazlı havalarda güneş oluyor ve evin içindeysen camdan giren güneşle mis gibi ısınıyorsun. Okul zamanı poyrazlı günlerde kuzeye bakan ısıtmasız sınıflarda soğuktan takırdadığımız günleri hatırladım da memleketin en turistik, en havalı şehrinin göbeğindeki okulun sefaletine bir kez daha şaşıp kaldım. 

Oscar filmleri sonunda bitti, bir süre gözlerimi dinlendireceğim, bir de toplu tahmin listesi yayınlayacağım. Şimdilik biraz ara zira film izlemekten kitap okumaya fırsat bulamıyorum. Az evvel son okuduğum kitaba kitaplıkta yer bulmaya çalışırken Nobel ödüllü Abdulrazak Gurnah'ın "Sessizliğe Hayranlık" kitabını buldum ve şaşırdım. Ne zaman almışım ya da kardeşim mi vermiş, okudum mu, yoksa okumayı unuttum da rafta kış uykusuna mı yattı bilemedim. Çok fazla kitap almanın ve okumanın böyle saçmalıkları olabiliyor, okuduğunuz kitabı bir daha satın alabiliyorsunuz mesela ya da Gurnah'ı Nobel almadan okudum diye havalara girebiliyorsunuz, yazın okuduğum "Kumdan Yürek"den söz ediyorum. Halbuki 4 yıl önce tanışmış ve unutmuşum Abdülrezzak Efendi ile, tekrar okuyayım bari.

Söz kitaptan açılmışken, hafta başı iki kitapsever genç arkadaşımla "elifthereader" ve "zimlicioususbooks" ile (Twitter'de "kitaplık kedisi ve yine aynı adla şu sitede de bulabilirsiniz) kitaplar üzerine bir söyleşi yaptık. Podcasti "Okur Sohbetleri" adıyla Spotify'da yayınlandı dün, oradan dinleyip kitaplar söz konusu olunca ne kadar geveze olduğumu test edip onaylayabilirsiniz, anlatacaklarımın çoğunu anlatamadım bile, zaman kısıtlıydı haliyle 😃

Dinlemek isterseniz ve Spotify yüklü değilse şu linkten de dinlemeniz mümkün, bir tık lütfen.


Bana bu keyifli sohbeti yapma imkanını verdikleri için Elif ve Simay'a, ayrıca vakit ayırıp dinleyen herkese çok teşekkür ediyorum...

1 Mart 2022 Salı

ŞUBAT OKUMALARI / 1 MART

Pandemi, ekonomik kriz ve üstüne cila olarak savaş, ne kadar sevimsiz zamanlardan geçiyoruz. Üstelik tam da bahar başlayacakken. Bahar da nasıl başlayacaksa, serpinti gibi pis bir yağmur ve gri, bulutlu bir hava var dışarda. Hiç hazetmediğim aya girdik, bahara dahil olmasa evlat olsa sevilmez, Yılmaz Erdoğan da pek sevmiyor galiba, bakın "Mart Diye Bahar Geldi" şiirinin bir bölümünde ne diyor:

"................
Mart'ı görünce kaçacak yaz ararım
Ve gözlerimi kapatırım erken martı sesi duyunca
Sanki kızım dilime vurmuş sanırım
Giderken kapattığım kapının kilidi
................" 

Kahvaltı sonrası Haluk Bilginer'in yeni başlayan "Baba" dizisinin ilk bölümüne takıldım Puhu TV'de, boş boş oturup bir şey izlemeyi sevmem, dün aldığım baklaları hatırladım. Yıkayıp getirdim ve bir yandan izleyip bir yandan ayıkladım, sonra diziye küçük bir ara verip pişirmeye gittim. Baklalar tencereye girerken, aklım da Denizli dolaylarına gitti. Üniversiteyi bitirdikten çok kısa bir süre sonra evlenip Denizli'ye yerleşmiştik. Benim için ilklerin şehridir; ilk gurbet, ilk ev, ilk öğretmenlik, kısacası pür acemilik. Leman Cılızoğlu'nun yemek kitabını okuyarak öğrenmeye çalıştığım yemekler, ev idaresi,  pazar ve çarşı alışverişleri. Yağ ve domates sularıyla lekeli, parçalanmış sayfalarıyla hâlâ çekmecelerden birinde ebedi uykusundadır o kitap. Bahar daha "B" harfini üflerken bakla mevsimi açılırdı benim için, çocukken nefret ettiğim bu yemek ne hikmetse gençliğimde vazgeçilmez olmuştu, özellikle de baharın başında, adeta mevsimi resmileştiren bir şey. Çiçekler açmaya, kuşlar cıvıldamaya başladığımda soluğu çok sevdiğim-ve hala rüyalarıma giren, çok özlediğim-Şeytan Pazarı'nda alır, mevsimin ilk baklasına ek olarak 1-2 demet nergis yüklenip dönerdim eve. Alanı geniş, tezgahı dar o saçmasapan mutfakta pişirir ve Kocam Bey gönülsüzce didiklerken ben afiyetle yerdim. Sonraki gidişlerimde zihnimde yer eden Şeytan Pazarı'nı bulamasam da, adı Melek Pazarı'na çevrilmiş olsa da bakla ve nergis benim için her daim Denizli'dir. 
 
Bu kadar nostaljiden sonra gelelim Şubat'ta okuduğum kitaplara, bu ayı Oscar filmlerine adadığım için pek verimli geçmedi okuma açısından, sekiz kitapla kapattım 28 günü. 


-"80 Trenle Dünya Turu" Ocak sonu başlayıp Şubatın ilk haftası bitirdiğim bir kitaptı. İflah olmaz bir trensever olarak adını duyar duymaz vermiştim siparişi. Hint asıllı yazar Monisha Jaresh bir gazeteci ve kitap O'nun ve nişanlısının trenle yaptığı 7 aylık dünya seyahatini konu alıyor. Yazar genelde modern trenlerden ziyade bölgesel hatları tercih ediyor ve kimi zaman çok eski, bakımsız, rötarlı trenlerle gerçekleşiyor yolculuk, bazen de daha hızlı ve gelişmiş hatlarda yol alıyorlar. Özellikle asla gitme şansımın olmayacağı Kuzey Kore'nin anlatıldığı kısım çok ilgi çekiciydi. Seyahat etmekten ve trenlerden hoşlananlar için birebir...
 
-Ralf Rothmann kitaplarını okumaya başladığım 2 yıl öncesinden bu yana favori yazarlarımdan oldu. "Baharda Ölmek" ve "Genç Işık"tan sonra  "O Yazın Tanrısı" da beni yanıltmadı. 2. Dünya Savaşının son dönemlerinde bir ailenin yaşadıklarına odaklanan bu roman benden beş yıldızı koparmayı başardı, En ağır konulardan bahsederken bile sakin bir anlatımı var yazarın, okuyun derim. 

-"Olmayan Şeyler" sevgili Füsun Çetinel'in armağanı idi bana, kendi yazdığı öyküler. İlk gençlik çağını hedef alsa da her yaşta okunabilecek durulukta ve güzellikte öyküler. Çok sevdim ben...

-Bilen bilir, Mehmet Eroğlu ne yazsa okurum, bazılarını sevmeyebilirim ama bu Eroğlu'nun benim yazarım olma gerçeğini değiştirmez. "Kendi Hayatında Ölme Vakti"nin çıktığını duyar duymaz aldım ve tüm bekleyenleri öteleyip okumaya başladım. Uzun zamandır yazamayan, hayal kırıklıkları yaşayan bir yazar uzak ve tenha bir sahil kasabasında adeta inzivaya çeker kendini ve yeni kitabını yazmaya çalışır. Ancak orada tanıştığı insanlar ve yaşadığı olaylar çok farklı bir yöne çeker yaşantısını. Daha fazla spoiler vermeyeyim ve bu kitabı sevdim diyerek bitiriyem. 

-Ve bu ayın kraliçesi, canım Allende'nin Türkçe'de çıkan son kitabı: "Denizin Uzun Taç Yaprağı". Bir süredir kendi tarzından uzaklaşıp sıradanlaşmaya başlayan Allende bu kitapla özüne dönmüş. İspanya'daki iç savaştan kaçıp Şili'ye sığınan, Şili'de düzenini oturtmuşken yine bir darbe ile Venezuella'ya kaçmak zorunda kalan bir doktor ve müzisyen eşinin öyküsünün yanı sıra Şili yakın tarihini de seriyor önümüze. En bi çok tavsiye 😄

-"Shuggie Bain", normalde bu kitabı alır mıydım bilmiyorum ama o kadar çok kişide görüp tavsiyelerini okudum ki okumazsam eksik kalacakmışım gibi hissettim. Evet güzel kitaptı ama bazı kitapları ne kadar güzel bulursam bulayım alıp bağrıma basamıyorum, bu da onlardan biri oldu. 500 küsur sayfa boyunca sürekli içen delibozuk bir anne ve onu mutlu etmek için çırpınan küçük çocuk ruhumu daralttı. İrlanda ve İskoçyalı yazarların kitapları bunaltıyor beni, en güzelleri bile. Yine de okuyun derim, kitaba lafım yok, bu benim ruh halim...

-"Dişlerimin Hikayesi"ni yazarın adına aldanarak aldım açıkcası. "Kayıp Çocuk Arşivi"ni müthiş bir beğeniyle okuduğum Valeria Louiselli bu kitapla ne yapmaya çalışmış anlamadım. Bence siz de anlamaya çalışmayın ve pek yanaşmayın derim 😃

-Ve ayı yine bir Ralf Rothmann kitabıyla kapattım, "Süt ve Kömür". En az diğerleri kadar güzeldi. Kırsalda süt sağıcılığı yapan bir adam ailesini de alarak Ruhr Havzası'na kömür madeninde çalışmak üzere göç eder. Hayata dönük karısı, birinin nörolojik bozuklukları olan iki  oğlu ile sıradan ve pek de mutlu olmayan bir hayatı sürükler. O mutsuz yaşamı bile öyle güzel anlatmış ki yazara hayran olmamak mümkün değil. Kitaba pazar günü başlamıştım ve TV'de bir belgesel açıktı. İlk sayfa zaten çiçek açmış leylak ağaçlarından bahsederek beni kendine bağlamışken TV'deki belgeselde "Ruhr Havzası" görüntülerini görmek "Bu kitabın var bir  kerameti" dedirtti. Ralf Rothmann'ı kitaplığınıza dahil edin bence...
 
Bu yazıyı müzikle bitireyim. Bugün Youtube'da tesadüfen karşıma çıkan şarkı: