.

.
.

13 Ocak 2022 Perşembe

GÜNEŞLİ, AYAZLI, PARKLI, TÜPLÜ GÜN / 13 OCAK

Merkür yine takla mı atıyor dostlar? Bi deyiverin bakayım, bizim ev aletleri hoppa hoppa şinanay moduna geçti tekrar.

Hem ocakta, hem şofbende tüp kullanıyoruz, son zamlarla yakında çeyrek altın fiyatına ulaşıp düğünlerde gelinin boynuna takılabilir duruma gelecek. Kullandığımız iki tüpün yanısıra mutlaka balkonda bir de yedek bulundururuz. Geçen hafta sonu şofbeninki bitti, istedik yenisi geldi. Komik bir durumdu, tüpü getiren görevli, tüpü omzuna, pos cihazını beline, contayı da ağzına almıştı. Kapıya gelip tüpü bırakınca contayı ağzından çıkarıp tüpün kenarına koydu, sonra da Kocam Bey'e "Abi contaya dokunma, ağzıma aldım, biraz havalansın" dedi. Güler misin, ağlar mısın ama en azından durumun farkında, uyardı. O da bir şeydir 😊 evde yeterince conta vardı, tüp de balkona gidecekti, o yüzden sıkıntı olmadı, contaya biraz kolonya püskürtüp, kağıt havluyla tutarak attım. Tüpün fiyatını duyunca önce bir yutkundum (uzun zamandır almamıştık, iki mislini geçmiş), sonra ödedim. Sanırım giden tüp evdeki ocağın tüpüne "Arkamdan gel" demiş olacak ki iki gün sonra o da "Bye bye" dedi. Aynı görevli bu defa hem pos cihazsız, hem contasız geldi. Ama tüpe 10 lira zam gelmişti iki gün içinde. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi ki, büktük boynumuzu, verdik parayı, taktık tüpü ocağa. Gel gör ki ocak tüpü beğenmedi, pırpırlayıp durur. Yürüyüşe giderken uğradık tüpçünün yerine, "Adam yollayım baksın" dedi, dönüşte haber vermek üzere ayrıldık oradan. Dönüşte haber verdik, hatta iki kere de telefonla verdik, hala bekliyoruz gelsin de baksın diye. Tipik esnaf tarzı, alırken şahin, verirken serçe.  Du bakalım bugün görebilecek miyiz kendilerini?

Sonunda bugün güneş açtı, rüzgarı bile önemsemeden attık kendimizi dışarı, eve en yakın parka yollandık. Kocam Bey rezervasyon yapıp parkı benim için kapatmış sanırsam, bomboştu. Yürüdük de yürüdük, arada karşımızdan gelen arabalara söylenerek yol verdik. Parkın her girişinde kocaman otoparklar var, hatta zamanında bir sürü ağaç kesildi o otoparkları açmak için, gel gör ki halkımız illa parkın içine de motorize girmek arzusunda. Yahu burası park, koy arabanı otoparka, mis gibi yürü ağacın, çiçeğin arasından, illa oturacağın cafenin kapısına kadar dört teker üstünde gitmek zorunda mısın? Bunda görevlilerin de kabahati çok, salmayacaksın arabaları park içine. 

Kışa rağmen park mis gibiydi, Benjamin ağaçlarını buduyordu görevliler, deniz nefis, Beydağları cam gibi net görünmekteydi. "Oh be!" dedim, "dünya varmış". Neredeyse çimlenecektik günlerdir yağan yağmurdan, rüzgar yüzümüze esse de sırtımızı ısıttı güneş.

Denizin rengi

Balıkçılar birbirleriyle kafa bularak balık tutma derdindeydiler, "Hahaha, her gün gel balık besle", "Hadi ordan tuttuğumda öyle demezsin ama" şeklinde şakalaşmaktaydılar. 

Bunlar da okul kaçkınları, "Uzanmışım kumsala, güneş dolar içime" sözlerini çimenle değiştik mi cuk oturur 😃

Bu arkadaşlar da kayaların içinde bitmişler, bazısı eziyetten zevk alıyor, bizim saksıda nazlananlar utansın 😃

Az evvel Tüp Müdürü geldi, "Sizin ocak bozuk, tüpün bir şeysi yok" dedi. Halbuki yedek tüpü takınca ocak normale döndü ama bizzat gördüğü halde anlatamadık arkadaşa, ısrarcı olunca da "Gidin başka yerden alın" deyip bastı gitti. Şaştık mı, hayır tabii ki...




12 Ocak 2022 Çarşamba

AŞI / 12 OCAK

Ocak başında başladığım, yılbaşı hediyeleşmesi kapsamında gelen iki kitabı okumak on günümü aldı neredeyse. 300 küsur sayfalık "Bir Arkadaşlık" ile 400 sayfalık "Sus Barbatus" keyifle okumama rağmen epey vaktimi aldı ama pişman değilim, özellikle ikincisinden. Tek sıkıntı "Sus Barbatus"un kar ve ayaz içinde geçmesi ve kitabı okurken resmen üşümemdi 😃Neyse sonrakiler bu kadar zorlamadı da rutin okuma sayımı tutturdum. 

Antalya günlerdir şakır şakır yağıyor, adeta çimlendik. Isı çok düşük değil ama nemden dolayı insan ısınamıyor bir türlü, üç gün önce yıkadığım çamaşırlar hâlâ salonun bir köşesinde, çamaşırlığın üstünde kurumayı bekliyorlar. Gece gök gürültüsü, şimşekten ürkerek uyanıyorum bazen ve sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali böyle durumlarda bilgisayarın fişini çekiyorum. Zira birkaç yıl önce ardarda gümbürdeyip çakan şimşek ve gökgürültüsünün ardından bilgisayarım mefta olmuştu. 

Bugün 2 Sinovac üstüne 3. Biontech randevum vardı. Sabahtan zindan gibi bir güne uyandım. Gökyüzü kapkara, yağmur şakırdıyor. Aşı randevusu öğleden sonra, umudum o zamana kadar yağmurun durması idi ki dileğim tuttu. Tam gideceğimize yakın yağmur durdu, hatta güneş çıktı. Rahatça aşı yaptırayım diye kolsuz tişört arayışına girdim ama mübarekler yağmurdan korkup kışlıkların altına saklanmışlar, rafın birini tamamen boşaltmadan bulamadım. Kolsuz penye üstüne ince bir hırka, üstüne de kot mont geçirip düştüm yola. Yürüyerek gittik aşının yapılacağı hastaneye, belgeyi doldurdum, görevliye verdim, "Kimlik" dedi, uzattım. Adam baktı, "bu olmaz" dedi. Tam "Niye ki?" diyecektim ki dilimi ısırdım, adama kimlik diye kredi kartımı vermişim 😃Alışkanlık.

Fazla kalabalık yoktu, hemen çağırdılar aşı odasına, bir hemşire evrakları toparlarken diğeri hemencecik aşıyı yapıverdi, hissetmedim bile, geçen seferki çok acıtmıştı. Üstelik "Aferin" aldım hemşireden, kolsuz tişört giydiğim ve hırkamı hemen çıkarıp kolumu uzattığım için. Yani rafı boşaltıp dolabı deştiğime değdi. Söylediğine göre kat kat giyinip gelen ve dakikalarca üstündekileri çıkaranlar oluyormuş. Aşı işlemi bitince evrakçı hemşireden kimliğimi istedim, meğer kimliği çoktan pantolonun cebine atmışım. Gaf üstüne gaf yapıyorum bu aralar 😃

Yine güneş altında döndük eve, yol kenarında yeşillik satan bir köylü kadından maydanoz, dereotu, pazı, yeşil soğan ve kırmızı turp aldık. Öyle yeşil ve tazedeydiler ki pazıyı ve turpların saplarını akşam yemeğinde kavurup götürdük.

Ne diyeyim antikorumuz bol olsun, Covid cümlemizin semtine uğramasın...


 


9 Ocak 2022 Pazar

ŞALANJJJ 2 / 9 OCAK

Sabah güne önce 3. Selim'in Boğaziçi'nde sandal sefasını dinleyerek, sonra balkonda sokak kedilerinin kavgasını izleyerek başladım. "Ahşaptan Betona, Mecidiye'den Jetona" şahane bir podcast, tarihe ve mimariye meraklı iseniz tam size göre. 3. Selim acaip tantana ile çıkarmış Boğaz sefasına, etrafı gümüş parmaklıkla çevrilmiş bir sandalda yatar, biri sadrazam olmak üzere iki önemli devlet görevlisi de karşısında saygıyla otururmuş. Ama daha komik olanı önden giden bir sandalda kavukçubaşı denilen bir zat, padişahın değerli taşlarla süslenmiş bir şala sarılı kavuğunu yüksekte bir yerde tutarak sağa sola sallarmış. Böylece padişah onu izleyenlere selam vermiş oluyormuş. Sunucuyla aynı anda "Hay Allahım, yok artık" demişiz 😃Tabii sandal sayısı bu kadar değil, onlarca eşlikçisi mevcut, mesela öncü sandallarda ellerinde uzun sopalarla giden görevliler varmış, fazla yaklaşan kayıkları "Höt, pist, çekil bakayım, padişah geliyor" diye dürtüyorlardı galiba 😃Sarayburnu'ndan kalkan bu sandallar Kızkulesi'ne yaklaşınca borular çalıyormuş. "Uyumayın ahali, padişahınız gelmiş, kalkın tezahürat yapın" demeye geliyorsa artık. 

Kaç gündür yağan yağmur sabah bir parça güneşe bırakınca yerini balkona çıktım günün havasal akibetini belirlemek için, baktım 4'lü külhan bir kedi ekibi karşı kaldırıma geçiyorlar topluca. İki sarman, bir tekir, bir de siyahlı beyazlı BJK'li. BJK'lı hariç diğer üçü demir parmaklıkla çevrili küçük bir apartman bahçesine atladılar. Tabii siyah-beyaz da atlamak istedi, vay sen misin isteyen. Üçü bir olup yürüdüler üstüne garibanın. Kös kös kaçtı oradan. Aralarında nasıl bir husumet varsa artık. Derken iki sarman, bir tekir efe adımlarla çıktılar bahçemsi yerden, bizim apartmanın altındaki tabelacının ıvır zıvırını attığı bidonun başına geldiler. Onların çıktığını gören BJK hemen aynı bahçeye daldı, kolaçan etti, baktı işe yarar bir şey yok, o da terketti, diğerlerinin peşinden gelirken farkettim, ön sağ patisinde bir arıza var, diğerinden kısa. Sonra ne yaptılar bilmiyorum, geçtim içeriye. Havadan umudum vardı ama şu anda gök gürlüyor, şimşekler çakıyor. Antalya'da bulutlar bir haftadır ağlıyor. Yeni yıl sulugözlü geldi. 

Geçen hafta bir şalanj başlamıştık hatırlıyorsanız, Zihnin Arka Sokakları'ndan görüp ben de yapmaya karar vermiştim, her hafta bir soru, pazar günleri. Bugün 2. soruyu yanıtlayacağız. Haydi bakalım:

-Konuşmaktan en çok zevk aldığınız konu ne?

Tahmin edebileceğiniz gibi sanat, en çok da kitaplar. Sinema, tiyatro, konser, opera, bale, resim, heykel edebiyat. İlaveten gezip gördüğüm yerler. Genel olarak konuşmayı seven bir tipim. Ta çocukluğumdan beri. O kadar çok konuşurdum ki babamın kafası şişti bir gün, dedi ki; "On dakika konuşmadan dur, sana istediğin kitabı alacağım". Normal şartlarda kitap vaadi şahane bir şey, gün boyu aç dur dese dururum. Tabii çocukluk yıllarımda 😃 Ama gelgelelim konuşmadan, bilmem ki? Yine de kitap ödülü cazip geldi, "Tamam" dedim. Bir dakika, iki dakika, üç dakika ve ağlamaya başladım; "ben niye konuşamıyorum" diye. Anlayın işte.  4-5 yıl oldu sanırım, Ankara Radyosu'ndan bir prodüktör aradı beni, blogumu takip ediyormuş, kitaplarla ilgili bir program yaptığını söyledi ve canlı yayında konuk olarak katılmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Önce tereddüt ettiysem de sonra kardeşimin ısrarıyla kabul ettim, yazdı ve Ankara'da idim zaten. Öğleden sonra 16.00'da stüdyoda canlı yayına katılacaktım. Sunucu tanınmış bir radyo spikeri. Genel anlamda konuştuk ve sonra stüdyoya geçtik. Füruzan'la başlayıp kitaplar üzerine 45 dakikalık bir konuşma gerçekleştirdik. Başarılı bir sunum olduğunu hem spiker, hem prodüktör bizzat söylediler ve sonra bana programın podcastini yolladılar. Aman tanrım ne çok konuşmuşum, nefes almadan. Zaten yapmam diyenden korkacaksın, spiker araya 3-4 soruyu zor sıkıştırmış. Arada dinledikçe gülüyorum hâlâ 😊 Fotoğraf o günden:


Haftaya pazar günü yeni şalanj sorusunda buluşmak üzere...


6 Ocak 2022 Perşembe

ARALIK OKUMALARI / 6 OCAK

Bu sabah egzersiz esnasında, "Bu Kız Çok Aç" isimli podcastte "Ali Muhiddin Hacı Bekir" şekercisinin tarihçesini dinledim 6. kuşak torundan. Öyküyü dinlemek güzeldi de dinlerken gözümün önünde akide şekerleri, lokumlar uçuşmasa iyiydi. Anneannem bir Hacı Bekir tiryakisiydi, mutlaka akide şekeri bulundururdu evinde, gidip gelip ağzına bir tane atardı. Özellikle fındıklısına bayılırdı, lakin fındık denilen şey biraz bayatlamaya meyilli bir arkadaşımız, hatta uzun süre kalırsa içinde birtakım  proteinli canlılar da oluşabiliyor. Anneannemin her şeyi gibi şekerleri de kıymetliydi, öyle her önüne gelene ikram edilmez, ancak hatırlı misafirlere çıkarılırdı, bir de kendi yerdi. O yüzden kimi zaman fındıklı akideler hemen tüketilmediği için yukarıda anlattığım akibete uğrayabiliyorlardı. Bir yaz tatilinde bir aile dostumuzla anneannemi ziyarete gittik, yanımızda ahbabın küçük torunu da var, onun için anneannem hiç bilmediği yaşlı bir kadın. Neyse oturduk, hatır soruldu, sohbet edildi, sonra anneannemin ikramda bulunası geldi-misafiri önemsediyse demek-gardrobun zor ulaşılan bir yerinden bir çanak akide şekeri çıktı, tek tek herkese sunmaya başladı. Daha çanağı görür görmez içindeki yabancı faunayı farkettim. Lakin yapacak bir şey yok, yaşlı kadın, halden anlarlar elbet diye, biraz da anneannemden çekindiğimden ses çıkaramadım. Büyükler şekeri alıp mendile sardılar, bir kenara koydular. Lakin torun küçük, tam ağzına götürecekken fındığın içindeki kurtla gözgöze geldi. "Aaa kurtlu bu!" diye bağırıp şekeri yere fırlattı. Anneannemin rengi değişti, kutsal akide şekerine saygısızlık ha! "Hani kız kurt?" dedi şekeri eline alıp, gözleri iyi görse zaten ikram etmez, o sadece şekeri ve fındığı seçiyor. "Kurt, murt yok bunda, ne uyduruyon" diye sinirlendi. "Ahacık" dedi çocuk, "görmüyor musun?" "Görmüyorum, hem kurtluysa da ne olacak, minicik şey, seni yemez ya, dul karıyım ben, bu kadarını alabiliyorum" diye pişkin pişkin üste çıktı. Anneannemin her hatalı tavrında geliştirdiği savunma mekanizması yine gündeme gelmişti: "Dul karı olmak". Çocuk ürktü, sustu. Ortalık biraz yatışınca kulağıma eğildi: "Bu dul karı kim? Pis midir biraz?" Ortalık yerde kahkaha atıp çocuğu suçlandırmamak, anneannemi daha fazla kızdırmamak için kendimi balkona zor attım. 

Anneannemin bir diğer bayıldığı Hacı Bekir ürünü çifte kavrulmuş lokum idi, Ulus'a giderken "Bir şey ister misin?" diye soranlara nazının geçtiği biriyse mutlaka ısmarlardı: "Bana Hacı Bekir'den 250 gram iki kavrulmuş nohun alıver". İşe girip da ilk maaşımı aldığımda ona 'iki kavrulmuş nohun' götürmüştüm. Umarım gittiği yerde de vardır.

Kitaplara gelirsek:

Aralık ayını geçen yılın başında aldığım, Koridor Yayınları'nın bez ciltli "Yeşilin Kızı Anne" serisinin 7 ciltlik kitaplarına ayırmıştım. Biraz kafa dağıtmak, Sümerbank basması benzeri elbiselere bürünmüş kitapların ellerimde dokusunu hissetmek ve ergenlik günlerime dönüp nostalji yapmaktı niyetim, gerçekten de öyle oldu. TV'de "Anne With An E" ismiyle 3 sezonluk dizisi de yayınlanan kızıl saçlı, çilli, geveze, hayalperest Anne'nin yetimhaneden AvonLea'ya gelişiyle başlayan kitap serisi 6 çocuğunun yetişkinliğine kadar devam ediyor. Esasen en küçük kızı Rilla'nın anlatıldığı son bir kitap daha var, onun bez ciltlisini bulamadım ama başka bir baskısı elimde, onu da okuyarak seriyi tamamlayacağım. Edebi anlamda beni fazla etkilemeyen ama ergenlik yıllarıma geri döndüren, eğlenceli zaman geçirten okumalar yaptım. TV'deki dizi aslında sadece birinci kitabı kapsıyor ve kitapta olmayan eklemeler yapılmış, aslında dizi çok daha detaylı kitaptan. Diziyi izledikten sonra kitapları okumak daha keyifli oldu, en azından karakterlere bir beden, bir yüz yakıştırabildim. 

Anne serisi dışında iki kitap okumaya fırsatım oldu, biri Nazım Hikmet'in oğlu Mehmet'in yaşam öyküsünün anlatıldığı, Sibel Oral'ın kaleme aldığı "İşitiyor musun Memet?", diğeri de Hakan Günday'ın son kitabı "Zamir" idi.

"İşitiyor musun Memet?" yer yer hüzünlü bir öykü, henüz çok küçükken babası yurtdışına kaçan, onunla çok az birliktelik yaşayabilmiş, annesiyle yurt dışına illegal yollardan çıkışı sağlanınca da babasını yine çok az görebilmiş bir çocuğun büyüme hikayesi. Kitabı kapatınca dünyayı kurtarmaya soyunmuş, büyük ideallere gönül vermiş kişilerin aslında evlenmemesi, evlense bile çocuk yapmaması gerekir diye düşünüyor insan. Zira ne birlikte oldukları kadınlara, ne de çocuklarına ayıracak zamanları, gösterecek şefkatleri pek olmuyor. Çocukları da eksik, kırık dökük bir yaşam bekliyor. 

"Zamir"e gelince tipik bir Hakan Günday kitabı, karanlık, bunaltıcı, ürkütücü, acıtıcı bir hikaye. Zamir henüz yeni doğmuş bir bebekken yaşadığı terör vakasiyla ölümden dönmüş, parçalanıp biraraya getirilmiş yüzü bir simge olarak kullanılmak üzere küçük yaştan itibaren yardım kuruluşlarında (Birinci Dünya Barışı Vakfı) çalıştırılmaya başlamış, görevi her koşulda savaşları durdurmak olan bir kişi. Kitap yer yer geri dönüşlerle Zamir'in öyküsünü anlatıyor, bunun yanısıra da dünyanın ahvalini sorguluyor. Açıkçası insanı umutsuzluğa sürükleyen, ağır bir kitap. Diğer kitaplarına göre ortalama buldum, bir "Az" ya da "Daha" değil benim için. Lakin pek çok gerçeği şakır şakır yüzümüze vurduğu için olumsuz yönde de olsa ufuk açıcı, ben yeterince bunalımdayim derseniz kendinizi zorlamayın ama yazarın tarzına alışkınsanız okuyun derim.

Fındıklı akide şekeri-kurtsuz olanından-tadında bir gün olsun...

4 Ocak 2022 Salı

HESAP-KİTAP /4 OCAK

Hava çok güzel bugün, güneşli, ılık. Almak istediğim birkaç parça şey vardı, hem de yürüyüş yapmış olurum diye çıktım evden.  Cumartesi günkü uzun yürüyşten dolayı dizler biraz sıkıntılıydı, fazla yormayım diye yakın çevrede bir tur atıp alacaklarımı alarak döndüm az önce. Fakat kafam nasıl dağınıksa gaf üstüne gaf yaptım.

Önce pastaneye girdim, minik bir yaş pasta (bugün Kocam Bey'in doğum günü), iki ayçöreği ve bir miktar tuzlu kuru pasta aldım, kafamdan hesapladığım miktar 100 liraydı, uzattım ve dükkandan çıkarken görevli arkamdan koşturup iki lira uzattı, fazla hesaplamışım. 

Sonra çiçekçiye girdim, kapı önündeki nergislerin fiyatını sordum, 7,5 lira dedi. İki demet istedim, çiçekçi arka tarafta lastik taktı saplarına getirdi, ben sordum: "Ne kadar vereceğim?" 😃 Haliyle ilkokula bu sene başladığım için aritmetiğim biraz zayıf 😃

Çiçekçiden sonra yolu uzattım, niyetim epeydir aradığım kağıt havlu tutacağına herhangi bir dükkanda denk gelmekti. Yol boyu üç yere girip sordum, hiçbirinde yoktu. Mutfak dolabına takılı askıyı yaz sonu kırdığım için fena halde yenisine ihtiyacım vardı. Askı asacak müsait yer kalmadığı için de mecburen çelik, dik olanlardan arıyordum. Sonunda dördüncü dükkanda buldum, hem de çeşit çeşit. "Haydi" dedim, "bulmuşken banyoya da alayım bir tane". Bir yandan da fiyat etiketlerine bakıyor, kafamdan hesap yapıyorum, hala akıllanmadım yani. 26,5 lira olan etiketlerin aldığıma ait olduğunu düşünerek şıpın işi kafa pazarlığı hazırladım ve askıları torbaya koyan adama "Yuvarlak hesap 50 olsun mu?" dedim. Adam yüzüme bir garip baktı, "48 lira tutuyor ama gönlünüzden 50 koptuysa 50 verin" dedi. Kafamı duvarlara vurmak istedim, bir gün için biraz fazla salaklık değil mi bu şimdi? Ben kiim pazarlık kim, ben kiim hesap kim 😃

Daha fazla gafa meydan vermemek için dosdoğru eve kırdım dümeni, kaldırım kenarı turunçları yerlere dökülüp patlamış, kimileri de küflenmişti. Pek üzülüyorum o turunçlara, haydi bunlar yol üstü, egzos çekiyorlar ama bahçelerde gördüklerimi de kimse toplamıyor. Oysa ne güzel olur salataya sıkmak onları, limonun verdiğinden kat kat fazla lezzet verdiği gibi mis gibi de kokuyor, kaynatıp ekşisini yapınca da kış boyu kullanılıyor. 

Turunçlara üzülüp şapşallığıma söylenerek geldim eve, bir kahve yaptım kendime, ayçöreğini de koydum yanına, nergisleri koklaya koklaya indirdim mideye, sefam olsun mu? Olsun valla, aritmetiğim zayıfsa da kuşlar pekiyi *

 

*"Aritmetik iyi/Kuşlar pekiyi-Cemal Süreya"
 

2 Ocak 2022 Pazar

ŞALANJJJ! / 2 OCAK

Şalanjj yazınca kendimi Öztürk Serengil sandım, onun da "Kelaj"ı meşhurdu ya. "Şalanj" lafı Ferminanım'dan kalma, bizim de hoşumuza gitti "Challenge" yerine onu kullanmayı tercih ediyoruz genelde, Fransız hissettiriyor insanı 😃 

Epeydir şalanjlandığımız yoktu, bugün "Zihnin Arka Sokakları" nın blogunda yeni bir şalanj görünce, hem de haftada bir pazar günleri yapmaya karar verdiğini okuyunca haydi ben de katılayım dedim. İnsan her zaman yazacak konu bulmakta zorlanıyor, hele de sosyal faaliyetlerin neredeyse sıfıra indiği şu pandemi günlerinde. 52 haftalık bir şalanjmış bu, Zihin Kardeş'in önerdiği gibi her hafta bir soru cevaplayarak yıl sonunu buluruz kısmetse. Ben ilk soruyla başlıyorum, pek de sevdim soruyu, tam dişime göre 😊

1- Büyürken yapmayı en çok sevdiğin şey neydi?:

Ben 14 yaşıma kadar tek çocuktum, kardeşim geç gelen bir bebek olarak doğduğunda ise neredeyse büyümüştüm. Tek çocuk olsam da hayli zengin bir arkadaş popülasyonuna sahiptim oturduğumuz sitede. Elbette ki özellikle yaz aylarında, sitenin son derece müsait bahçesinde, yanında ve arkasında göz alabildiğine uzanan boş arsalarda, bizzat apartmanın balkonlarında, merdiven sahanlıklarında, kömürlük önlerinde, balkon altlarında, hatta sitenin arkasındaki trafonun çıkmasında bile sayısız oyun oynadık. Bunlar çok güzeldi elbette, son derece severek, mutluluk içinde oynardım ama benim asıl sevdiğim şey kendi kendime kalmaktı. Tek çocuk olarak kendimi eğlendirmeyi iyi bilirdim. Beni saatlerce oyalayan ilginç meraklarım vardı. Bir kere okumayı öğrendiğim günden beri etrafım kitaplarla çevriliydi. Çevrede kıyamet kopsa da başımı kaldırmadan, kimseyi duymadan okuyabilirdim ama babamın tek maaşlı memur bütçesi istediğim miktarda kitabı karşılamaya elverişli değildi. O yüzden kitap hediye edildi mi mutluluğum tavan yapardı. Dayımın nişanlısı katıldığı ilk doğumgünümde ciltli, kırmızı kuşe kapaklı "Andersen'den Masallar"ı içindeki ithafla birlikte önüme koyduğunda gönlümü kazanmıştı. Hâlâ durur o kitap. Hediyeler zinciri her doğumgünümde farklılaşarak devam edecek, 36'lık bir sulu boya takımı, ardından ağzında biberonu ve yıkanacağı küvetiyle yumuşacık bir bebek tek çocuk hayal gücümü genişlettikçe genişletecekti. 

Evcilik oynamaya bayılırdım, dünyayı unuturdum oynarken. Ne senaryolar yazdım o boyu parmağım kadar olan bebeklerime. Büyük bebekler ilgi alanıma girmezdi, bazen iki tahtayı birbirine çatar, üstüne bir parça bez dolar, annemin dikiş makinesinden aşırdığım siyah bir makaranın ipliğiyle saç yapar, dünyanın en pahalı taş bebeğine sahipmişim gibi keyifle oynardım. Bir süre sonra kağıt bebekler girdi hayatıma. Semtimize büyük ve detaylı bir kitapçı açılmıştı: Sipahi Kitabevi. Her girdiğimde ağzımın sularını akıtan kağıt bebekler getirmişti, hepsi ithal. Kıyafetlerin bazıları kadife benzeri bir maddeyle kaplanmış olurdu. Elime geçen her parayı onlara yatırmaya başladım. Elimde kağıt bebek kartonuyla eve girdiğim an mutluluk saatleri başlardı, ince ince keser, çeşit çeşit giydirir, ne öyküler kurgulardım. Öykülere uygun pozlar verdirip bir de resimlerini yapardım. Sanırım en çok sevdiğim şey buydu, hala orada burada gördükçe heves eder, satın almamak için kendimi zor durdururum. Bir süre sonra kendim çizip kesmeye, giydirmeye başladım. İşi öyle ilerlettim ki moda mecmualarını önüme açıp orada gördüğüm modelleri çizip uygulamaya başladım. Kesiyordum, yapıştırıyordum, boyuyordum, desenler yapıyordum, dünyayı unutuyordum. Modacı olma yolundaki istidadım dersler ağırlaştıkça kayboldu ya da kaybolmak zorunda kaldı.

Bazılarına tuhaf gelecek bir başka oyunum daha vardı. Bizim kuşak Ayşegül serisi hikaye kitaplarını iyi bilir. Yapı Kredi Yayınları şimdi tekrar basıyor ama ne çizimler, ne öyküler eski kitaplara benziyor, isimler bile değişik. Hemen hemen bütün seriye sahiptim. Yaz tatillerinde kitaplardan birini önüme, küçük bir defteri de yanıma açar, saymaya başlardım. Kitapta kaç tane çiçek var, kaç tane araba var, kaç tane yiyecek var, kaç tane giysi var, daha neler neler. Tek tek sayıp kaydını deftere yazardım. Sayman olma hevesim de Ayşegül kitapları artık bana hitap etmemeye başlayınca geçti. 

Aslında daha yazacağım neler neler var da post çok uzadı, sıkmayayım sizi. Sizler de bu şalanja katılmak arzu ederseniz Pazar günü saat 10.00'dan sonra yeni soruyu görüp yazabilirsiniz. Hatta haftayı beklemeyin, bu soruyla başlayın derim.

Aşağıdaki fotoğraf o günlerden. Gençlik Ansiklopedisi de beni büyüten şeylerden biridir, açar açar maddeleri okurdum, babam balkonda yakalamış bir anımı (Duvarda asılı örümcek ağı benzeri şey radyo anteni, eskiden radyoların da anteni olurdu):



1 Ocak 2022 Cumartesi

HOŞ GEL YENİ YIL / 1 OCAK

Haftanın ikinci yarısı gökten su kütleleri halinde inen yağmurla, gök gürültüsüyle, şimşekle, fırtınayla, su baskınlarıyla geçti. Boğaçay taştı, köprüler geçilemez oldu, deniz ne bulduysa asfalta yığdı, Kumluca'da seralar kullanılamaz hale geldi. Tatsız günlerdi. Yılın son iki günü yağmur hafiflese de nem berbattı, içimizi üşüttü, benim gibi eklemlerinde metal ve plastik taşıyanları adeta paslandırdı. Bu kadarla kalsa, doğa olayıdır, geçer diyeceğiz de perşembe günü TV'yi açtığımızda simsiyah bir ekranla karşılaştık. Arka planda birileri konuşup dururdu ama kimdir, nedir anlamak mümkün değil. Gönlümüzle kabul etmesek de el mahkum bildik ki TV arıza yapmış. Ee, ertesi gün yılbaşı, kendim bizzat TV'ye bayılan biri değilim, neredeyse hiç izlemem ama yılın son günü de, hele kendi başımıza kutlamak zorunda kalınca insan iyi kötü ekrana bakmak istiyor. Oğlum telefonla birini buldu tamir için ama öyle yağmur yağıyor ki ne bizim götürmemiz, ne tamircinin gelip alması mümkündü. Ya sabır deyip günlük işlere döndük. Bir gün önceden ıslattığım yaprakları sarmak için hazırlığa başladım. Sıra soğanlara geldi, rondoyu çıkardım, soğanı, sarmısağı attım içine, taktım fişini, bastım düğmesine, hareket yok. Cılız mı cılız bir "vınn" sesi geliyor. Peki peki anladık, sen de bozuldun, yahu sözleştiniz mi? Teker teker gelin. Söylene söylene rendeyi çıkardım, başladım rendelemeye, çilem dolmamış dostlar. Parmağı kaptırdım bu defa rendeye. Aman Allahım sanki koyun kestik, habire kanıyor. Alt tarafı 2 milimlik bir kesik, nerden çıkıyor o kadar kan. Bant üstüne bant sarıp zor bela durdurdum-sanıyordum ama aslında ince ince ertesi güne kadar kanamaya devam etti. Şimdi meraktayım acaba Merkür retrosu benim için zamansız, özel bir atraksiyon mu düzenledi 😃

Sonuçta kesilen parmağa rağmen sarmayı sardık, TV ertesi gün tamir edilip akşam 19.00'da eve geldi, bereket içine sıkışan banknotun ebatı o kadar büyük değilmiş. Rondoyu tam sipariş edecekken oğlum yetişti imdada, evlerindeki hiç kullanmadıkları bir rondo pazartesi bana kargolanacak, kısacası ucuz atlattık 😃

Yılbaşı gecesi yemek masasıyla TV ekranı arasında geçti gitti, ne tadı vardı, ne tuzu. Özel günler, eş-dostla, çoluk-çocukla güzel. Yine de içimizde bir umut vardı, yılın ilk saatlerinde gelen zamlar tepemize çökünce umut konusu biraz sallantıya gitti. Hayırlısı...

Gelelim yılın ilk gününe, ilk iki aşı dozunu Sinovac olarak bünyeye alanlar için 5. doz aşı tanımlandı. Son aşının üstünden 3 ay geçmek şartıyla. Benim 15 günüm var ama Kocam Bey yılın ilk günü 5. dozunu alarak yeni yıla damga vurdu. Bugün hava bahardan kalmaydı. Paslanmış dizlerimi açmak için aşının yapılacağı hastaneye kadar refakatçi oldum. Daha önceki aşılarımızı da orada olmuştuk ama aşı mekanı değişmiş, hastane etrafında bir tur atarak ancak bulabildik, hayli de kalabalıktı diğerlerinin aksine. 

Yine de çok beklemedik, çip takma operasyonu bitince güzel havanın tadını çıkaralım, yürüyelim biraz dedik.  Şehri o kadar uzun zamandır ihmal etmişiz ki yıllardır sürekli geçtiğimiz caddelere bile ilk defa görüyormuşuz gibi bakarak yürüdük. Caddenin sonundaki parka girmeden önce Kadın Yarı'na bir göz atmak istedim, nicedir görmemiştim.

Biraz pasaklı göründü gözüme, ağaçların yaprakları döküldüğündendir belki. Buranın şehir efsanesi olmuş bir öyküsü var, ne derece doğrudur bilemem. Güya kadının biri sırtına sardığı bebeğiyle gelip uçurumun kenarına oturmuş. O sırada bebeğin sargısı çözülmüş ve uçurumdan aşağı düşmüş. Kadın acıyla bebeğin arkasından kendini atmış. O yüzden de bu yarın adı "Kadın Yarı" kalmış. Bu hikayeyi şehir dışından gelen konuğumuz bir kadına anlatmıştık buraya getirdiğimizde. Aklında nasıl kaldıysa 1-2 yıl sonra tekrar geldiğinde "Beni 'Avrat Atladı'ya götürsenize" deyip hepimizi gülmekten kırıp geçirmişti. 

Sonra parka daldık. Yat Limanı'nı uzaktan seyretmeye bayılırım. Haksız mıyım?

Biraz daha yaklaşalım:

Sokaklar da, park da çok kalabalıktı. Onca yağmur ve fırtınanın üstüne güneşli havayı gören yılın ilk gününü değerlendirmek için dışarı atmıştı kendini, tıpkı bizim gibi 😃

70'li yıllarda parkın bulunduğu alanda Devlet Hastanesi ve Sağlık Koleji vardı. Bu çiçek tarhlarının bulunduğu yerde Sağlık Koleji'nin binası vardı ve yaz sezonunda okullar kapanınca Sağlık Bakanlığı mensuplarına kamp hizmeti verirdi. 1975'te babamın mesleğinden kaynaklı biz de kalmıştık o kampta. Şimdi aklıma geldikçe aslında eziyet yaşadığımızı düşünüyorum. Yatakhane olarak kullanılan odalar kamp mensuplarına tahsis ediliyordu, sabahın 7'sinde yataktan kalkıp kahvaltıya yemekhaneye iniyor, saat 8'de de okulun otobüsüne doluşup Lara'da bize ayrılan bir alanda denize giriyorduk. Adeta askeri talim gibi, ne o tatile geldik. Öğleden sonraları serbestti ama sıcaktan dışarı çıkamayınca biz gençler okulun arkasındaki bahçeye iniyor, laklak ediyorduk. Fotoğraftaki ağaçların arka tarafında bir bahçe vardı, şimdi parka dahil. Keçiboynuzu ağacını ilk kez orada görmüştüm. 

Konfor yetersiz, gündelik hayat askeri talim tadında olsa da arka taraftaki odaların manzarası tam da böyleydi. Hoş, insan gençken manzarayı falan da fazla önemsemiyor. 

Şaka maka o kadar çok yürümüşüz ki yorulduğumuzu farkettik, döndük evimize. Dönüşte bizi bir sürpriz bekliyordu. Açık bıraktığımız balkon kapısından bir kumru misafirliğe gelmiş ve salonun girişine kimliğini bırakıp gitmişti. Yılın ilk günü kumru moku temizlemek de varmış kaderimizde 😃 Berekettir mi desek, haydi öyle diyelim, 2022 huzurlu, sağlıklı geçer dilerim, gelen gideni aratmaz...