.

.
.

13 Mart 2017 Pazartesi

"ÖLÜM LİMUZİNİ" ÜZERİNE "LACİVERT ÖYKÜ VE ŞİİR DERGİSİ"NDE BİR SÖYLEŞİ

Bir süredir "Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi"nde bir arkadaşımla birlikte yazarlarla yaptığımız söyleşiler yayınlanıyor. Sürekli yazarı değilim derginin, ara ara katkılarım oluyor. Derginin Mart-Nisan aylarını kapsayan 74. sayısında Nazlı Eray ile son kitabı "Ölüm Limuzini" üzerine yaptığımız söyleşi yayınlandı.


 
"Ölüm Limuzini" ABD Başkanı John F. Kenndy'nin 1963 yılında uğradığı suikasti konu alan fantastik bir roman. Yazar kimi zaman Kennedy'ye dönüşüyor, Kennedy kimi zaman Ankara Tuzluçayır'da boy gösterip kurşun döktürüyor, kimi zaman  yazar Kennedy kılığında ABD Büyükelçiliği'nde düzenlenen bir davete katılıyor, kimi zaman tam suikast esnasında Jackie ile birlikte aracın içinde yer alıyor. Hasılı zaman mekan birbirine karışıyor. Nazlı Eray daha önce de "Venüs'ün Son Gecesi" kitabında Robert Kennedy-Marylin Monroe ilişkisini konu almıştı. (Daha önce şurada yazmıştım) Kennedy'lerin öyküsünü öğrenmek isteyenler için her ikisi de ilginç kitaplar. Dergiyi bulup okuyamayan ve merak edenler için de söyleşi aşağıda:

NAZLI ERAY ile “Ölüm Limuzini” üzerine, Einstein Kıvamında
Ayla Şenel: Dergimizin dosya konusu sizinle yaptığımız bu söyleşiye ilginç bir şekilde denk düştü. Bu sayımızda Edebiyatçı Gözüyle Einstein’i ele alıyoruz. Einstein, geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı onda mümkün olabileceğini, hızın zamanı yavaşlattığını, zamanın büküldüğünü söylüyor. Fantastik yazan bir edebiyatçı olarak onun hakkında siz de bir şeyler söylemek ister misiniz?

Nazlı Eray: Ben de şimdiki zamanın, geçmişin ve geleceğin bir arada olabileceğine inanıyorum. Zamanın uzun bütünlüğüne inanıyorum. Kimi zaman geçmişi, geleceği ve şu anı ayrı bölümler olarak görmüyorum. Zaten yazdıklarımda bu var. Geçmişte yaşanan bir şey, bugüne yansıyabilir ve yarına sıçrayabilir. Ve bütün bunların hepsi aynı zamanın içinde olabilir.

Ayla: Fantastik eser yazmanın kendine özgü şartları var mıdır? Her yazar, isterse fantastik roman ya da öykü yazabilir mi?

N. Eray: Her yazar isterse fantastik roman yazamaz. Yazabilmesi için beyninde belli bir görüş özgürlüğü, büyük bir düş gücü, sınırsız bir cesareti ve kaybetmediği bir çocukluğu olması lazımdır. Geniş bir bilgi dağarcığı ve özel bir tekniği olması da işin cabası...

Ayla: Fantastik tarzda yazmak kimi zaman güncelden ve can sıkıcı gerçeklere dokunmaktan bir kaçış olarak değerlendirilebiliyor. Ne dersiniz?

N. Eray: Ben öyle düşünmüyorum. Gerçekler niçin can sıkıcı olabiliyor? Gerçeklerin can sıkıcı olması Einstein'ın İzafiyet Teorisi gibi değil mi? Bana can sıkıcı gelen şey başkasını eğlendirebilir. Yaşamda çok çeşitli görüşler var, onun için ben bu kaçış teorisine inanmıyorum ve buna yaratıcılık diyorum.

Ayla-Nurşen: Yazım şeklinizi “Belgesel Büyülü Gerçekçilik” olarak niteliyorsunuz. Gerçekten kitaplarınızı okuduğumuzda yaşanmış tarihi bir olaya ilişkin bilmediğimiz detayları öğrenebiliyoruz. Zaman-mekân birbirine karışmış, fantastik unsurlar havada uçuşuyor ama bunların yanında taş gibi bir gerçek de var. J.F.K. cinayetinde karanlıkta kalan unsurlar açığa çıkarılıyor. Bunu tarih okumayı sevmeyenler, özellikle de gençler için edebiyat yoluyla tarih öğretmek olarak nitelesek ne dersiniz?

N. Eray: Çok doğru diye düşünüyorum. Gençler bir romanı okurken yakın tarihin bazı ayrıntılarını da öğreniyorlarsa bu benim için büyük bir mutluluk. Ama bunu sadece gençler için düşünmüyorum. Birçok okurum bu kitabı okuduktan sonra kitapta geçen pek çok şeyi merak ettiğini ve araştırdığını bana bildirdi. Bu da kitabın ve içinde yazılmış olan olayların şimdiki zamanda yaşanması oluyor. İlk başta Einstein'ın dediği gibi; yakın tarih, şimdiki zaman ve geleceğe fırlatılmış bir yaşam parçası aynı anda oluşup bir fotoğraf karesini oluşturuyor. İşte bu da benim taş gibi bir gerçeğe dayanan büyülü gerçekçiliğim.

Ayla: Bir yazarın okuyucuyu bilgilendirmek ya da eğitmek gibi bir kaygısı olmalı mı? Yoksa bu size özgü bir tercih mi?

N. Eray: Ben böyle bir kaygıyla yazdığımı sanmıyorum. Yalnızca uzun araştırmalar ve okumalar yapıp birtakım yaşamların içine giriyorum. Ondan sonra bu çok değişik yolculuklarımı okuruma anlatıyorum. Bir yazarın bilgilendirmek gibi bir kaygısı olsa da olur, olmasa da olur. Yazar asıl bilgiyi, yazdığı metnin bir ok gibi insan ruhuna saplanışıyla anlatır.

Nurşen-Ayla: Kitaplarınızı genellikle kendi ağzınızdan yazdığınız için insan ister istemez konuyla sizi bütünleştiriyor. Herhangi bir romanınızı okurken sizinle sohbet ediyormuş duygusuna kapılıyoruz. Hatta sesiniz kulağımıza geliyor ve çoğu romanın kahramanını Nazlı Eray olarak düşünüyoruz. Bunu özellikle mi yapıyorsunuz? Kitaplarınızdaki kadın kahraman ile kişiliğiniz, alışkanlıklarınız ve yaşam biçiminiz ne ölçüde benzeşiyor?

N. Eray: Çok benzeşir. Ben romanlarımı size fısıldıyorum. Romanlarımı size haykırıyorum. Romanlarımı size ağlıyorum ve romanlarımı size gülüyorum. Hepsi benim sesim.

Ayla: “Ölüm Limuzini”nde; ‘Hayat buydu işte. Anılar, hüzün, umutlar ve tedirginlik. Başka nasıl tanımlayabilirdim ki hayatı?’(sf.14) ‘Hayat öyle bir şeydi. Her şey iç içeydi.’(sf.118) diyorsunuz. Birbirini tamamlayan bu somut tanımlamaların yanında, bir söyleşinizde, hayatı fantastik bir prizmadan gördüğünüzü söylemişsiniz. Biraz açıklar mısınız?
N. Eray: Fantastik bir prizmadan baktığınız zaman da hayat birbirinin içine geçmiş hüzünler, anılar, neşeler ve korkularla dolu olabilir. Prizmayı çevirdikçe bütün bu değişik algılar yer değiştirir ve hayatı oluşturur. Mesela romanın önsözü gibi:

“Sanki dünya sallanmış, geçmişle gelecek birbirine karışmış; şimdiki zaman sanki yalnızca düşüncelerden oluşmuştu.

Canlı mıydım cansız mıydım, onu da anlayamıyordum.

Acaba başka bir dünyaya mı geçmiştim bir aralıktan?

Akıl sır ermez şeyler görüyordum.”

 Nurşen: İlginç bir şekilde ve tamamen tesadüfî olarak “Jackie” filmini izlemem ve “Ölüm Limuzini”ni okumam senkronize oldu. Kitapta okuduğum bazı bölümleri filmde canlandırılmış olarak görmem bende hem bir “deja vu”, hem de “tarihe tanıklık etme” duygusu uyandırdı. Daha önce de “Marilyn-Venüs’ün Son Gecesi” romanınızla Kennedy ailesiyle hayli içli dışlı olmuştum sayenizde. “Marilyn”den beri aklımda, J. F. Kennedy ve ailesi ile bu kadar yakından ilgili olmanız, bu konuda oldukça derin araştırmalar yapmanız ve bunu yazıya dökmenizin belirgin bir sebebi var mı?

N. Eray: Kennedy ailesini ilginç bulurum. İki suikast, değişik ölümler, etkileyici kadınlar, çapkın erkekler ve kaderin ördüğü ürkütücü bir ağ... Bir yazar daha başka ne isteyebilir? Ve üstelik bütün bunlar gerçek.
Ayla: Hayatının tehlikede olduğunu söyleyen telefondaki sesi de dikkate aldığımızda; kitabın J.F.Kennedy’ye dönüşen kadın kahramanının limuzinde J.F. Kennedy olarak bulunması ve cinayete kurban gitmesi gerekmiyor muydu? 
N. Eray: Hayır, gerekmiyor. Çünkü o suikasti anlatan yazıları çok dikkatle okumuş ve kurşunların atılacağı saati, dakikaları ve hatta saniyeleri biliyor.
Nurşen: Bazı şehirlere özel bir tutkunuz var sanırım, genellikle her kitabın başrolünde kahramanlara ek olarak bir ya da birkaç şehir var. “Sis Kelebekleri”nde Sinop, “Halfeti’nin Siyah Gülü”nde Mardin, “Kayıp Gölgeler Kenti”nde Prag ve “Ölüm Limuzini”nde Bursa, bunlar ilk anda hatırlayabildiklerim. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz bize?
N. Eray: Evet, şehirlere büyük bir tutkum var. Ve romanlarımın çoğunda bir şehir bir bölümde yaşayıp gider. Bazen ana konuyla hiç ilgisi olmasa bile. Ölüm Limuzini'ndeki Bursa gibi. Bursa'yı seviyorum ve severek yazdığım bu kitabımda yanımdaydı. İnsanın sevdiği ve hep yanında taşıdığı küçük bir el çantası gibi.  
Nurşen: “Marilyn”de Kennedy Caddesi’ndeki Kennedy Taksi’den bir şoför eşlik ediyordu size ve yazdıklarınıza, “Ölüm Limuzini”nde de bir eski şoför çıkıyor sık sık karşımıza. Acaba aynı şoförler mi bunlar?
N. Eray: Hayır, ikisi ayrı bu şoförlerin. Birisi bir taksi şoförü, birisi özel bir sürücü.
Nurşen: Her iki kitapta da Ankara’nın semtlerini sıklıkla kullanıyorsunuz. “Marilyn”de Yenimahalle (İvedik Caddesi), “Ölüm Limuzini”nde Tuzluçayır başta olmak üzere birtakım semtlerde geçiyor olaylar. İşin ilginci bir okur olarak beni de ekstra etkileyen bir durum bu, zira her iki semtle de bağlarım var. Bu yaşadığınız şehre bir vefa borcu mu, benim gibi okuyucuları bağlayıcı bir unsur mu, yoksa tamamen sizin kişisel yazım tercihinizden mi kaynaklanıyor?
N. Eray: Tamamen kişisel yazım tercihimden ve dolaştığım, gördüğüm yerlerden kaynaklanıyor.
Nurşen: Kitapta 1963’teki Kennedy suikastından birdenbire 2016 Temmuzundaki darbe girişimine atlayıveriyoruz. Zamanda geçişler yapmak sizin tarzınız ama aklıma takılan şu; 2016 Temmuzunu zaten yazacak mıydınız; yoksa yazım sürerken darbe girişimi yaşanınca mı kitaba dâhil mi ettiniz?
N. Eray: 15 Temmuz darbe girişimi olduğunda kitaba daha başlamamıştım. Kitabın içine eski sepya fotoğraflar, anılar, kanlı bir suikast ile birlikte öylesine girdi.
Nurşen-Ayla: Kitabın anlatıcısı Ankara’nın çeşitli kafelerinde, lokantalarında oturup notlar alıyor. Anlatıcının siz olduğunu düşünürsek Nazlı Eray da kitaplarını böyle mekânlarda mı kaleme alıyor? “Ölüm Limuzini”nde çokça adı geçen Dikmen Vadisi kenarındaki Fokurtu Cafe’nin ya da Batıkent’te İlayda Cafe’nin sizde ne gibi ayrıcalıklı yeri var?
N. Eray: Bu iki mekanın da bende çok büyük anıları var. Bu kitabımı Batıkent'teki İlayda Rose Garden'da ve Dikmen Vadisi'ndeki Fokurtu Kafe'de yazdım. Noktayı da Çukurambar'daki Mavi Tuna'da koydum.
Ayla: Çağımızın hızlı bir çağ olması nedeniyle, romanın, özgür, hafif fönlü bir saç gibi ve çarpıcı olması gerektiği şeklindeki görüşünüz, edebi bir eserin, hem dilinin hem kurgusunun önemli olduğu şeklindeki genel kabulle pek uyuşmuyor. Bu uyuşmazlığı önemsemiyor musunuz?
N. Eray: Bu tarifimde böyle bir uyuşmazlık olduğunu sanmıyorum. Hızlı bir çağda yaşıyoruz, roman çarpıcı ve hafif fönlü dağınık bir saç gibi olmalıdır. Bu söylemimde ısrar ediyorum. Kallavi kahve gibi kalın ve klasik kitaplar aynen Einstein'ın dediği gibi; hem mazide kalıyor, bazen bugün de okunuyor veya fırlatılıp yarına atılıyor. Ama hafif fönlü bir saç gibi çarpıcı bir roman üç zamanı bir arada kapladığından daha etkili oluyor. (Gülüp kallavi kahvesini yudumladı.)
Ayrıca paşa karısı tarzı muntazam bukleli saçlar, yani eski roman anlayışı artık demode.
Ayla: Size Yeni Sait Faik denmiş olmasına rağmen, onun adına verilen ödülü hiç alamamış olmanıza içerlemişsiniz. Size bu ödülün verilmeme nedeninin, jürinin yapısından mı, öykü tarzınızdan mı, yoksa yazım dilinizden mi kaynaklandığını düşünüyorsunuz?
N. Eray: Ay tabii jürinin yapısından! Yıllarca ödüllere katılmadım.
Rahmetli eniştem Sait Faik jürisi başkanıydı. Yıllar sonra aynı jüride olan Hilmi Yavuz'un bana söylediği gibi, rahmetli eniştem çift oy hakkını hiçbir zaman benim için kullanmamış. Bu ödülü vermiş olmak için iki kere verdikleri yazar bile oldu. Zamanında kırmıştı bu beni. Ama Einstein'ın dediği gibi; zamanda bükülmeler oluyor.
Nurşen: Canlı bir sosyal hayatın ve yazım dışındaki sanatsal faaliyetlerin, ilhamı besleyici olduğunu düşünür müsünüz? Sosyal ya da siyasal uğraşılarınız, kişisel hobileriniz vb. hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
N. Eray: Hayatın tam içindeyim. Bir şehri bütün sokaklarıyla, bir insanı bütün duygularıyla, bir olayı bütün dedikodularıyla, bir rüyayı bütün tabirleriyle yaşayan bir insanım. Her kesimin her yaşın içindeyim. Hayatı seviyorum. Aktif politikayla uğraştığım yıllar da oldu. Köşe yazarlığı bile başlı başına bir tetiktir. Böyle işte...
Ayla: Çok hızlı yazabilen ve çok sayıda eser vermiş bir yazar olarak yazarlıkta profesyonelleşme konusunda neler söylersiniz? Sizce, olumlu olumsuz yanları nelerdir?
N. Eray: Hala duygu dolu yazdığım için ve satış amacını düşünmeden yazdığım için; 45 kitabım olduğu halde, çok okunduğum halde profesyonel saymam kendimi. Hızlı yazmak ise başka bir şey. Bir Tanrı vergisi. Toparlayıp aktarabilmek. Einstein'ın dediği gibi; dünü bugüne, bugünü yarına katıp bir kaşık sabah pekmezi gibi yutuvermek.
Nurşen: Yazarak zengin olmanın istisnalar hariç mümkün olmadığını göz önüne alırsak, size yazmazsam olmaz dedirten şey nedir? Yılgınlığa düştüğünüz ve yazmayı bırakmayı düşündüğünüz anlar oldu mu?
N. Eray: Yılgınlığa düştüğüm ve yazmayı bırakmayı düşündüğüm anlar hiç olmadı. Yazmak benimle birlikte doğmuş ve benimle birlikte gelen bir şey. Yazmak benim hayat yolculuğumun kısa özeti ve dünya üstündeki izdüşümüm. Ölüme veya umutsuzluğa karşı koyuşum. Yazmak benim varoluşum.
Ayla: Öyküleri ya da romanları bir okuyucu ya da eleştirmen gözüyle değerlendirmekle, onları yazanın kendini değerlendirmesi farklı... Kendi yazdıklarınıza dışarıdan bakıp eleştirseniz neler söylerdiniz?
N. Eray: Bütün yazarlar kendi yazdıklarını beğenir. Bu istisnasız bir gerçektir. Ama ben kendi yazdığımı ilk kez okusam 'Ne değişik bir beyin, onunla tanışmalıyım, konuşmalıyım' derdim herhalde.
Ayla: Bazı romanların, öykülerin yarınlara kalabilmesinde, yüzyıllarca okunabilmesinde hangi unsurların etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
N. Eray: İnsanlık, insanı anlatması, insanın zaaflarını anlatması. Merhamet, aşk, tutku, cimrilik, serserilik gibi. Tabii çok iyi bir kurguyla yazılmış olmaları gerek.
Ayla: Bir insan olarak yaşadığımız ülkenin en büyük sorunları olarak neleri görüyorsunuz? Sihirli değneğiniz olsa nelere dokunmak isterdiniz?
N. Eray: Sihirli değneğimle cehalete dokunmak isterdim. Onu yok etmek isterdim.
Nurşen-Ayla: Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi adına teşekkür ederiz.
N. Eray: Ben bu güzel sorular için Lacivert dergisine çok teşekkür ederim.
 



8 Mart 2017 Çarşamba

KADIN, ŞALANJ VE FİNAL

Şu şalanjı bugün bitireyim artık, epey uzun sürdü. Yine de en sadık cevaplayıcılardan biri olduğumu söyleyebilirim. Gelelim son iki soruya:

-Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

Eğer dizi filmlerdeki gibi tek başına yaşayan, bohem bir kadın olsaydım manzaralı, tek odalı daire derdim. Lakin öncelikle yalnız değilim, evdeki nüfus sayısı 2 olsa da bu asla tenha demek olmuyor, yer yer çocukların, yer yer eşin-dostun katılımıyla sayı artabiliyor. Ve arkamda bıraktığım yılların getirisi olarak bir sürü eşyaya, bir sürü ıvır zıvıra, bir sürü anı nesnesine sahibim, tek odaya sığabilmem mümkün değil. Varsın manzarasız olsun, şu müthiş daireyi verin bana da demem, "istemem eksik olsun" diyerek dişi bir Cyrano de Bergerac tarzı sergilerim. Halihazırdaki evim bana yeter manzarasız da olsa, manzara istiyorsam 10 dakikalık yürüyüşle memleketin en güzel manzaralarından birine ulaşabilirim nasılsa. Hasılı bir seçim yapamadım, zaten bir arkadaşım hep söyler bana, "istediğin şeyi memur zihniyetiyle isteme, yeter deme, sen iste de vermezse vermesin" diye ama alışkanlık işte, can çıkar huy çıkmaz :)
Vee huzurlarınızda son soru:

-Hayat sana ne öğretti? 

Hayat bana ne öğretecek yav, ne öğrendimse kendim öğrendim. Hayat bildiğini okuyor, bizi iplediği bile yok. Sen çalış çabala, uğraş didin, kendini yırt, pat diye burnuna yapıştırıveriyor dayatmasını. O yüzden sal gitsin, hayatın felsefeyle pek arası yok, düz mantık takılıyor o. Hele şu aralar cümleten sınıyor bizi, bakalım nereye varacak sonu diyerekten bu nadide şalanjı bitirir, öncelikle önderimiz İlham Kedisi hamfendiye, ardından da tüm katılımcılara teşekkürü bir borç bilirim. Yeni şalanjlarda görüşmek üzere...

Efenim, malumunuz bugün 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Tüm emekçi kadınların üreten ellerinden, gönüllerinden öpüyor ve adetim olduğu üzere yine şu şiiri paylaşıyorum. Hilmi Yavuz'dan gelsin, Nuri İyem eşliğinde:


biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, bitlis'te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttı
kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibarettiler
kayıtlarımızda

kadınlar ki alınlarımızda
doğuyu mavi bir nokta
ve yazgıları çok uzakta
bir nehir yoluna
karışırlar
ölümleri duvaktan beyaz
ve ahlat, erciş, adilcevaz
üzerinde geçen bir kederle
yarışırlar
ve birer yazmadan ibarettirler
sevdalarımızda

biz bir yazın ayağında
en küçük bir gurbeti bile
içi titreyerek okuyan
ve bir gülü tersinden dokuyan
umutlarımızda
başlığı kınadan turaç
bebesi doğuştan kıraç
ve bir ninniyle darılıp
bir türküyle barışırlar
ve birer hasretten ibarettirler
mektuplarımızda


7 Mart 2017 Salı

BALEDEN, SİNEMADAN, ŞALANJDAN 17-18

Şalanjı biraz boşladım bu aralar farkındayım ama bazı soruların cevapları o kadar kısa ki ikisi, üçü birarada cevaplanabilir diye ağırdan aldım. Bugün 17 ve 18'i cevaplayıp ilaveten bir film, bir de baleden bahsedeceğim. Önce şalanj diyelim, 17. soru:

-Annenden ve babandan ne öğrendin:

Yapmam ve yapmamam gereken bir sürü şey öğrendim haliyle. Onlarda görüp, sevip üstüme giyindiğim bazı davranışların yanısıra bana ters gelen bazılarını da asla yapmamayı seçtim. Babamdan dürüstlüğü, iyi niyeti, fedakarlığı ve cömert olmayı kaptım en çok. Sık sık tekrarladığı bir sözü şiar edindim: "Alan el olma kızım, her zaman veren el ol". Bu sözün de, iyi niyetin de fazlasının enayilik olduğunu bilsem de içime işlemiş, değişemiyorum. Ama umut var, hafiften bir çaba gözlüyorum kendimde, en azından haketmeyenlere karşı. Büyüme sürecimde annem de, babam da kendi çaplarında neşeli, esprili insanlardı, yaşlanıp dünyanın ve ailenin yükü omuzlarına binene kadar en azından. Onlardan daha neşeli ve esprili oldum baka baka. Türk Sanat Müziği sevgimin ilk tohumlarını evde her fırsatta şarkı söyleyen annem attı içime, sonra o sustu, ben söyler oldum. Annemin dantelleri, örgü paspasları, koltuk üstü örtüleri, fiskos masaları örtüsüz ve sade bir dekorasyon anlayışına yöneltti beni. Annemin dikiş dikme süreçlerini izleye izleye kendi çapımda iyi bir terzi oldum, yıllarca kendim diktim, kendim giydim, ta ki carpal tunnel sendrom ellerimi zorlayana kadar. Babamın yazısı öyle güzeldi ki bilinçsizce taklit edip onunki kadar güzel bir yazıya sahip oldum. Annemin ev temizliğine aşırı merakı, pazar günlerinde, mevsim dönümlerinde, bayramlarda topyekun temizlik seferberliği ilanı öyle bezdirdi ki canımdan "ben işe değil iş bana uysun" kuralını benimsedim sayesinde. Yıllarca çalıştığım halde pazar günleri asla ev işi yapmadım. Keyfim ne zaman isterse o zaman aldım elime temizlik malzemelerini. 

Bu soruya sayfalarca cevap verilebilir ama bu kadarı yetsin diyorum ve çok saçma bulduğum 18. soruya geçiyorum:

-Hangisi daha olası? Cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?

Hiçbiri diyerek "e" şıkkını seçiyor ve bu soruyu kısa kesiyorum.

Cumartesi akşamı Opera Sahnesi'nda bale tarihinin en sevilen eserlerinden birini izledim: "Kuğu Gölü". ANTDOB'umuzun gerek opera, gerek bale ve gerekse konser alanında ne kadar yetkin olduğunu dönüp dönüp tekrarlarım burada, okuyanlar bilir. Bu balede de dansçılar, orkestra, dekor, kostüm, ışık hepsi şahaneydi. Odette ve Odile'i canlandıran Iaroslava Volkova ise tek kelimeyle olağanüstüydü. Bir an kemiklerini aldırmış olduğundan bile şüphelendim, zira yaptığı hareketler insan vücuduna da, eşyanın tabiatına da aykırıydı. Ne diyeyim çok yaşasın, çok yaşasınlar. Aşağıdaki fotoğrafları ANTDOB'un Facebook sayfasından :









Antalya'da yaşıyorsanız bu güzel baleyi kaçırmayın derim. 

Dün yaklaşık 2,5 aylık bir aradan sonra sinemaya gittim. Evde sürekli film izleyen biriyim ama insan bazen bir sinema salonunu, karanlıkta ve büyük perdede seyretmeyi özlüyor. Aslında kitabını da okuyup bir şey anlamadığım ve sevmediğim "İstanbul Kırmızısı"na-ki okuduğum eleştirilerin çoğu da olumsuzdu-sırf Ferzan Özpetek filmi diye niyet ettim. Filmin en güzel yanı şahane İstanbul manzaraları idi. Onun dışında da bir numarası yoktu, esasen bunu bekliyordum, hayal kırıklığına da uğramadım.


Bir nevi aşure idi perdede izlediğimiz. Ergenken "Kim, kiminle, nerede, ne yaparken, kim görmüş, ne demiş" diye saçma sapan bir oyun oynardık. Herkes eline bir kağıt alır, sırayla bu sorulara cevap yazar, sonra da okuduğunda birbiriyle alakasız kişilerle sapma sapan eylemler ortaya çıkar, kah kih gülerdik. Filmde de kim kimdi, ne yapıyordu, nereden çıktı, niye öldü, bu adamın burada alakası ne şeklindeki bir ilişkiler yumağını sürekli değişen İstanbul manzaraları ve araya katılan toplumsal mesajlar-kağıt toplayan çocuklar, Cumartesi anneleri, Güneydoğu'dan göçenler-eşliğinde izledik. Şahsen benim kafamda bir sürü soru işareti kaldı, üstelik kitabı da okumuştum ama diyorum ya kitaptan da bir şey anlamamıştım. Türkiye'de son yıllarda ünlü olan kim varsa hemen hepsinin filmde rolü vardı, çoğu bir görünüp kaybolsa da. Filmin baş kahramanlarından Deniz rolündeki Nejat İşler'i mesela, 10 dakika ya gördük ya görmedik. İkinci yarıda Orhan'ın oturduğu cafede pek ilgi gösterdiği mavi tükenmez kalem bile ondan daha fazla göründü. O güzel büstünü mimiksiz olarak taşıyarak zerafetiyle göz dolduran ama onun dışında pek fazla bir gayreti olmayan Tuba hanım da "Cesur ve Güzel"in Suhan'ıyla aynı canlandırmayı yapıyordu adeta. Bayıldığım Mehmet Günsür'ü ilk defa bu kadar çirkin gördüm, zaten hemencik öldürdüler garibanı, neden öldü, niye öldü onu da anlamadım. Tüm Özpetek filmleri gibi burada da şık sofralı yemek sahneleri mevcuttu ama o kadar çok botoks vardı ki masa başı elemanlarında, yemekten ziyade botoksa odaklanıyorduk. Sesinden tanımasan Ayten Gökçer'in kim olduğunu çıkaramayacaktım. Kısacası "çırayı gören gelmiş" derler ya, aynen öyle. Herkes filmdeydi ama ne işleri vardı orasını anlayamadım. Yine de zevkler ve renkler tartışılmaz, beğeneni de çok olabilir. Merak ediyorsanız gidin izleyin derim.

4 Mart 2017 Cumartesi

ŞALANJ 14-15-16

Dün şalanjla ilgilenemedim çünkü pek hoş geçen Royal Class bir buluşmam vardı. Bana çok iyi geldi, umarım Royal tarafa da iyi gelmiştir, yine ve her zaman beklediğimi de buradan belirtip sorulara geçeyim.

Dün-bugün-yarın üçlemesi yaparak cevaplayacağım soruları 3 günlük. Zira öyle pek uzun uzun yazmayı gerektirecek sorular değil. Dün cevaplayamadığım 14. soru şöyle:

-En sevdiğiniz fiziksel acı?

Tövbee, acının nesini seveyim yahu, adı üstünde acı. Ben Bergen miyim, acıların kadını olayım. Cümle fiziksel ve ruhsal acıları sevmiyorum, sevmedim, sevmeyeceğim. Eksik olsun sevileni de sevilmeyeni de.

Verdiğim bu sinirli cevaptan sonra sıra geldi 15. ye, şalanj da bitti biter bu arada:

-Almış olduğun en saçma teklif? 

Öyle filmlere konu olacak boyutta ve absürdlükte bir teklif almadım. Hani almışsam da unuttum. Ama bu şalanj soruları iyi hoş da pek sıradan bir hayat sürdüğümü suratıma çarptı 😀 Düşündüm düşündüm aklıma şu geldi:
Öğrencilerin Eylül ayında bütünleme sınavına girdikleri yıllardı. Öğretmenlik yıllarımın ortalarıydı galiba. Bir arkadaşım yiğeninin benim dersimden bütünleme sınavına gireceğini, elimden bir şey gelirse yardımcı olmamı rica etti. En sevmediğim ricalar bunlardır, genelde "he he" deyip geçiştiririm. 3,5-4 civarında puan tutturan bir öğrenciyi bütünleme sınavında genellikle 5'e tamamlar geçirirdik zaten, bu kadarını beceremeyen de bir zahmet kalsın, babamın oğluysa bile. Üstelik isimler kapalı olur, kim kimdir bilinmez. Teklif bu değil ayrıca. Sanırım arkadaşım bana ettiği ricayı yiğenine de söylemiş olacak ki öğrenci bir şımarmış, kendini ayrıcalıklı falan hissetmiş. O zamanlar cep telefonu yok, sınava bir kaç gün kala ev telefonum çaldı. Açtım hiç tanımadığım genç bir ses "iyi günler" dedi. "Ben falanca, sizi .....'dan arıyorum (bir yazlık mekan söyledi ama unuttum neresiydi), ben tatildeyim, bütünleme sınavına gelmem çok zor, acaba bütünleme sınavını benim dönüşüme erteleyebilir misiniz?". Telefonun almacı elimde kalakaldım. Milli Eğitim Bakanlığının tüm okullarda aynı tarihler arasında belirlediği, mazereti olanın bile rapor alarak engel sınavına girmesi gereken, kullanılan kağıt sayısının tutanakla tesbit edildiği bir sınavı hanımefendi güneş altında yeterince bronzlaşamadığı için şahsa özel ertelememi talep ediyordu, cüretin ve özgüvenin bu kadarına şapka çıkarmak mı gerekirdi yoksa karşımda olsa bu teklifi yapan ağzının üstüne bir tokat aşketmek mi bilemedim. Geçmiş zaman ne diyerek tersledim bilmiyorum ama sert bir cevap verdiğime eminim. İşte böyle, bu da benim sade hayatımın saçma tekliflerinden biri olarak şalanj kaydına geçsin. 

Ve gelelim yarının sorusuna, 16:

-Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?

Genelde aptallık derecesinde mütevazı bir insanım, sık sık kendime Cenap Şahabettin'in ünlü sözünü hatırlatırım: "Alçakgönüllü olma, sahi sanırlar". Ama iş uygulama kısmına gelince yine çuvallarım. Değerli hissetiğim anlar olmuştur mutlaka ama unuttum gitti çoğunu. Biraz düşününce aklıma öğretmenliğimden bir tane geldi yine, bir kötü örneğe bir iyi örnek diyerek anlatayım:
Öğretmenliğimin ilk yılı sayılır, Denizli'de çalışıyorum. 12 Eylül'ün hemen öncesi olmasına, ülkenin çalkalanıyor olmasına, eğitimde dirlik-düzen kalmamış olmasına rağmen son derece derli toplu bir okul. Sorunsuz girip çıkıyoruz derslere, hem okulu, hem öğrencileri, hem de şehri çok seviyorum. Lakin bir sebeple tayin istiyoruz ve ikinci dönemin tam ortasında Antalya'ya tayinimiz çıkıyor. Nisan ayıydı sanırım,  öğrencilerin-en çok da hiç unutmadığım Fethiye'nin-bana leylak demetleri getirdiği zamanlar. Girdiğim her sınıfta öğrencilerle vedalaşıyorum, duygulu anlar yaşıyoruz. Derken bir sınıfa girdim, son dersim. Sohbet ettik, vedalaştık, sonra sesi güzel olanlar şarkı söylemek istedi, olur dedim. Bir tanesi "Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu"yu söylemeye başladı. Ben de sıraların arasında dolaşıyorum, önden şarkı söyleyenin sesi geliyor, onun dışında sınıfta tıs yok, garip bir sessizlik, kıpırdanma bile olmuyor ki normalde çok hareketli bir sınıf. Geriye doğru yürüyüp sıraların önüne geldiğim anda gördüğüm manzarayı ömrüm boyunca unutmam mümkün değil. Öğrencilerin hilafsız tümü, kız-erkek ağlamakta. Eh ben durur muyum, salıveriyorum gözyaşlarımı ve hep birlikte bir güzel ağlaşıyoruz. Çok da isteyerek başlamadığım, biraz da zorunluluktan niyet ettiğim öğretmenliğimin  aslında ne kadar değerli olduğunu bana hissettiren anlardan biridir. Ne o sınıfı, ne de o anı hiç unutmadım, bir kısa film gibi her karesi aklımda. Kimbilir nerelerde o çocuklar, umarım hayat onları zorlamamıştır diyerekten bitireyim. Günün fotoğrafı dünkü Royal Class buluşmadan gelsin:


2 Mart 2017 Perşembe

ORDAN, BURDAN, ŞURDAN

Bütün kış boyunca çok az hareket ettim desem yeridir. Normalin üstünde soğuk geçen havalar, geçen yıl atlatılan zatürreenin üşütmeyle tekrarlayacağı korkusu, rutubetle artan diz ağrısı yaz sonunda alınmış "her gün en az yarım saat yürüme" kararını atıl hale getirdi. Telefonum neredeyse günaşırı kulağımı çekti: "Hişşşt, oturdun kaldın yine tembel, kalk, yürü biraz" diye. Ben de ona "temizle" tuşuna basarak karşılık verdim. Hareketsizliğe ülke gündeminin getirdiği gerginlik hali de eklenince buzdolabıyla aramızda düzeylinin ötesinde bir ilişki gelişti ve tüm bunlar bünyeye yol, su, elektrik olarak geri döndü. Şimdi kara kara fazlalıkları nasıl defederim diye düşünüyorum. Bahar yavaştan kendini hissettirdi ya belki kışın gerçekleştiremediğim yürüyüşlere şimdi başlarım, ot-çöp de çoğalır, bünye biraz hafifler. 

Sabah yataktan mutsuz ve keyifsiz kalktım, bu aralar hep öyle kalkıyorum, hava da bulanık ve yağmurluydu, mutsuzluk katsayım yükseldi. Kendimi duşa attım, buhar tıkalı bronşlarımı açınca biraz keyiflendim, giyindim ve kuzenimle buluşmaya gittim. Güzel bir sohbetin eşlik ettiği bir yemek yedik, keyfim biraz daha arttı. Birşeyler bakmak için girdiğimiz D&R'da kasada sıra beklerken bir dizi kitabı tezgaha koyan kadın müşteri sohbetimizi bölüp "Hiç Aslı Erdoğan okudunuz mu?" diye sordu. Önce kasiyere sorduğunu düşündük, sonra bize hitabettiğini anladık. Bu son derece alakasız soruya bir anlam veremeyip bakıp kaldık. Sonra içimde uyuyan kitap canavarı gerinerek uyandı, "heyt ulan sen kimle dansettiğini biliyor musun?" diye şöyle bir doğruldu ve tepkisi ağzımdan "Evet bütün kitaplarını okudum, neden sordunuz?" sözcükleriyle döküldü. "Tavsiye ederim, çok iyi yazardır da, anlatımı şahanedir de, felan fişmekan" tarzında açıklama yaparken çıktık mağazadan. Neydi şimdi bu? Kadına bakmadık, kitaplarıyla ilgilenmedik, o bize seslenmese farkına bile varmayacaktık, hatta tezgahtaki kitapları ben önce barkodlanmak için yığılmış olarak düşünmüştüm. "Ey dünyadan habersiz gafiller, bu alemde Aslı Erdoğan diye bir yazar var ama sizin gibi şapşallar bilmez, ben size tavsiye edeyim de okuyun" mu demek istedi acaba? Muhtemel ki kendisi Aslı Erdoğan'ı son tutuklama olayından sonra öğrendi, zira aldığı kitap kadının ünü en çok yayılmış "Kabuk Adam" kitabıydı. Kitap okumayı kendisine bahşedilmiş ulu bir yetenek olarak görüp okumayanları ya da az okuyanları küçümseyen insanlardan hazzetmiyorum. Kitapçı dükkanlarında sorulmadan tavsiye verilmesine o tavsiyeyi veren görevli olsa bile sinir oluyorum. Kitap konusunda fikirlerine güvendiğim kişilerden öneri alır, öneri veririm, nitekim bunu blogumda da yapıyorum görüyorsunuz, Goodreads'a yorumlar yazıyor, yorumlar okuyorum ama bir kitapçı dükkanında hiç tanımadığım bir insanın beni adeta zorla dürterek bir yazarı okuyup okumadığımı sorgulamasını tuhaf bulma hakkım var sanırım. Her neyse bu da günün garipliği olarak kayda geçti. Eve dönerken yağmur başladı, taksiye bindim. Taksici acemi miydi neydi, bizim eve giden en alakasız yola saptı ben "oradan değil" diyene kadar, bu yanlışlık aramızda kazılan yollar, bitmeyen inşaatlar, durmadan yenilenen kaldırımlar üzerine bir sohbet başlattı ama o kadar sıkıldım ki eve gelmedin indim. Kapüşonumu kafama geçirip yağmur altında eve kadar yürüdüm. Ben kapıdan girerken yağmur kesildi, şimdi dışarıda pırıl pırıl güneş var, taksiciyi de, kitapçıdaki kadını da boşverdim. Yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Ve gelelim şalanjın 13. sorusuna:

-Asla cesaret edemeyeceğin bir şey:

Ohooo bir şey değil bir dolu şey var. Bütün ekstrem-hatta ekstrem olmayan-sporlar, bilhassa yüzme, su boyun hizama geldi mi kalbim saatte 250 kilometre hızla çarpmaya başlıyor, müthiş bir panik yaşıyorum. Çocukluktan kalma bir travmam var bu konuda, bilenler bilir ve ben bunu yıllardır  bir sahil şehrinde yaşıyor olmama rağmen yenemedim. Yine araba kullanmak konusunda da aynı şeyi söyleyebilirim. O araçların yola nasıl sığdığına, sağa sola nasıl döndüğüne, yokuş yukarı giderken nasıl geriye kaçmadığına bir türlü akıl erdiremem. Bir de sanırım akrep hayvanıyla asla iyi ilişkiler geliştiremem zira fotoğrafı bile beni havaya zıplatmak için yeterlidir. Daha var da saymayayım, yetsin bu kadarı...

Madem baharın kokusu duyulmaya başladı Seğmenler Parkı'nın sakuralarını da şuracığa bırakıp gideyim:


1 Mart 2017 Çarşamba

ŞUBAT OKUMALARI+ŞALANJ 12

12. sorunun cevabı oldukça kısa, o nedenle Şubat ayında okuduğum kitaplarla birleştireyim dedim. Önce kitapları görelim:

10 kitap okumuşum cüce Şubat'ta, içerik açısından da çoğu tatmin ediciydi, şimdi sırayla göz atalım:


-Mehmet Eroğlu çok sevdiğim ve okumaktan bıkmadığım bir yazardır. İlk kitabı "Issızlığın Ortasında"dan bu yana takip ederim, tüm kitaplarını okudum ve bir-iki tanesi dışında hepsini bağrıma bastım. "Mermer Köşk" yazarın son kitabı, çıkar çıkmaz aldım elime. Oldukça hacimli bir kitap. Akıcı bir anlatım, iyi kullanılmış bir edebi dil, sürükleyici bir hikaye ama benim indimde bir Mehmet Eroğlu kitabı değil. Eminim ki seveni de çok olacaktır, yolu açık olsun...



-"Mutlu Moskova" Andrey Platonov'un okuduğum ilk kitabıydı.  Yazar bu kitabı 30'yıllarda yazmış ama yayınlanması eski rejimin yıkıldığı 90'ları bulmuş. Yetim bir kız çocuğu olan Moskova'nın ilginç yaşam öyküsünü okuyoruz kitapta. Adına rağmen mutsuz Moskova, esasen kitaptaki herkes mutsuz  ve mutsuzluk hali okura da sirayet ediyor. 


-Aslı Perker'in daha önce "Sufle" ve "Başkalarının Kokusu" kitaplarını almış ve sevmiştim ama "Bana Yardım Et" için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Tuhaf ve anlamsız bir öyküydü sanki, sıkıldım okurken. Kısacası ben ettim siz etmeyin.


-"Ölüm Limuzini" Nazlı Eray'ın son kitabı. 1963 yılında öldürülen Amerikan başkanı John F. Kennedy suikastını konu almış. Oldukça fantastik bir anlatım, yazar kimi zaman Kennedy'ye dönüşüyor, Kennedy kimi zaman Ankara Tuzluçayır'da boy gösterip kurşun döktürüyor, zaman mekan birbirine karışıyor. Yazar daha önce "Venüs'ün Son Gecesi" kitabında da Robert Kennedy-Marylin Monroe ilişkisini konu almıştı. Kennedy'lerin öyküsünü merak edenler için ilginç bir kitap. 


-"Otel Paranoya" İletişim Yayınları'nın son zamanlarda piyasaya sunduğu bir seriden, çizimlerle öyküler. "Otel Paranoya" Hakan Bıçakçı'nın yazdığı, Berat Pekmezci'nin çizimlerini yaptığı fantastik bir öykü. Özellikle çizimler çok güzel.


-"Gözetleme Kulesi" babaları ölen, anneleri de onları terk edip giden iki kızkardeşin Avustralya'da geçen öyküsü. Kızlardan büyük olanı patronu ile evlenip küçüğü de yanına alır. Bir süre sonra adamın gerçek yüzü ortaya çıkar ve iki kıza dünyayı dar eder adeta. Özellikle özgür ruhlu küçük kız için içinde yaşadığı konforlu ev limana bakan penceresiyle bir nevi gözetleme kulesine dönüşür. Biraz ruh yoran bir kitap olsa da Avustralyalı bir yazarı okumak değişik bir deneyimdi. 


-"Vejetaryen"i sosyal medyada o kadar çok kişinin paylaşımında gördüm ki genelde çok paylaşılan kitaplara mesafeli dursam da buna duramadım, iyi ki de okumuşum. Şubat ayında okuduğum en iyi kitaptı diyebilirim. Sert ve tekinsiz bir kitaptı ama sevdim. Zaten Uzak Doğu edebiyatını çoğunlukla tekinsiz bulurum, beni rahatsız eden bir şeyler mutlaka vardır içinde (tabii bu kitabın kötü olduğu anlamında değil, bende uyandırdığı duygular anlamında). Bu kitaba güzel demek ne kadar doğru bilmiyorum, içinde güzel olan tek olay yok ama garip, insanı kendine çeken, adeta zorla okutan bir anlatımı var. Kitaptaki sert anlatım sizi rahatsız etmeyecekse okuyun derim. 


-"Kabuk" Zeynep Kaçar'ın sanırım ilk romanı. Tıpkı kapağındaki matruşkalar gibi katman katman açılan bir aile öyküsü. Önceleri kim kimdir kavrayamasanız da sayfalar ilerledikçe olaylar çözülmeye başlıyor ve sona doğru sürpriz finali kestiriyorsunuz. Ortalama bir kitap, yer yer basitleşse de bir ilk kitap olarak okunabilir düzeyde.


-95 sayfalık bir novella ama damağımda harika bir tat bıraktı "Kiracı". Javier Cercas okuduğum ilk kitabıyla gönlümü fethetti, diğerlerini de okuma isteği yarattı. İlginç kurgusu ve şaşırtıcı finaliyle iyi kitap olmanın sayfa sayısına bağlı olmadığının ispatıdır.Okuyunuz derim. 


-Şubat ayı okumalarını bir anı kitabıyla noktaladım: "Manşet Yalısının Kızı". Gazeteciliğin kuşaktan kuşağa geçtiği Emeç ailesinin ve Türkiye'nin yakın tarihinin gazeteci kızları Leyla Tavşanoğlu'nun ağzından anlatımı. Ufuk açıcı bir kitap, anı sevenlere tavsiye olunur.

Yeni kitaplarda buluşmak üzere diyor ve şalanjın 12. sorusuna geçiyorum:

-En maskulen/feminen yanın nedir?

Haliyle bana maskulen yanım soruluyor. Bıyıklarım diyemeyeceğime göre küfürlerim diyeyim de beni ayıplayın. Evet küfür ederim, hem de iyi ederim, yakışır yani. Uluorta etmem doğal olarak ama dört duvar arasında ve beni iyi tanıyanların yanında kızdım mı dağarcığımdakileri döküveririm ortaya. Pek stres atıcı bir şeydir, size de tavsiye ederim 😀