.

.
.

17 Eylül 2015 Perşembe

STEVE MCCURRY SERGİSİ'NDEN

O'nu hepimiz iri yeşil gözleriyle  objektife bakan Afganlı kız Sharbat'ın fotoğrafı ile tanıdık. Fotoğraf National Geographic dergisinde yayınlandıktan sonra çok ilgi görüp dünyanın en çok tanınan fotoğrafları arasına girmiş ve 2002 yılında derginin ekibi Sharbat'ın izini sürüp 3o yaşındaki halini bir kez daha fotoğraflamıştı. İşte ilk fotoğrafı çeken Amerikalı fotoğrafcı Steve McCurry'nin bugün itibarıyle Cermodern'de açılan sergisini Antalya'ya giderayak geziverdim. Fotoğrafların her biri ayrı ayrı güzeldi, karşısında saatlerce durulup seyredilecek kadar ilgi çekici ve bir hikayeye konu olacak kadar da anlamlıydı. Fotoğrafların çoğu Afganistan, Burma, Tayland ve Hindistan'da çekilmiş. Sergi 13 Aralığa kadar Pazartesi hariç her gün 15 lira karşılığı gezilebilir. Eh ben gezerim de Ankara dışındaki takipçilerimi mahrum bırakır mıyım, hâşâ. Aşağıda sizler için sergiden çektiğim kareler var, buyrunuz bakınız:



 













Hazır gelmişken alt salondaki Erkut Terliksiz'e ait "Canavar Terbiyecisi" isimli sergiyi de gezdik. Birkaç kare de oradan:






11 Eylül 2015 Cuma

GRAYSON PERRY SERGİSİ'NDEN

Günlerdir mutsuz, umutsuz, huzursuz seyredip duruyoruz ülkenin hal-i pür melalini. Günlerdir üzüntüden, çaresizlikten kahroluyoruz. Ne yapsak tadı yok ama bir şekilde ruh sağlığımızı korumak zorundayız diyerek bugün şöyle bir silkelenip Cermodern'deki "Grayson Perry" sergisini izlemeye gittik. Yaz başında İstanbul'da Pera Müzesi'nde izleyenler paylaşıp durdukça ağzımın sularını akıtmaktaydım, sonunda muradıma erdim. Gerçi Pera'daki kadar kapsamlı bir sergi olmasa da halıları görmek bile yetti. 

Greyson Perry İngiliz bir sanatçı, Londra'da yaşıyor. 2003'te Turner ödülü almış. Seramik, döküm, bronz, baskı ve halıcılık gibi geleneksel alanlarında eserler üretiyor. Eserleri de, kendisi de hayli ilginç ve marjinal. Sergi British Council aracılığıyla düzenlenmiş. Cermodern'de 8 Kasım'a kadar 15 lira karşılığı gezebilirsiniz. Ben emekli olduğum için 10 lira ödedim ve girdiğim sergi salonunda "Küçük Farklılıkların Kibri" adını taşıyan 6 büyük halıdan oluşan bir seriyle karşılaştım. Açıkcası İstanbul'daki serginin pek çok yerde tanıtım ve fotoğraflarını gördüğüm halde eserlerin halı olduğu gözümden kaçmış, ben büyük boyutlu tablolar bekliyordum, ince ince işlenmiş halılar karşısında hayranlığım tavan yaptı. Halılar 18. yüzyılda yaşamış ressam William Hoghart'ın "Bir Hovardanın Seyri" adını taşıyan 8 tablosundan ilhamla Perry tarafından tasarlanmış ve Belçika'daki Flanders Halıcılık tarafından dijital ortama aktarılarak dokunmuş. Hoghart 8 tabloluk serisinde cimri babasının mirasına konanTom Rakewell'in hovarda ve yoz yaşamının ardından yıkımını konu alır. 


Grayson Perry ise karakterin adını Tim Rakewell olarak değiştirir ve bu altı halıda Tim'in nasıl sınıf atladığını, çevresinde yer alanları, hırslarını ve sonunu yüzlerce obje yardımıyla ve bazı eski resimlerden ilham alarak anlatır. 


İlk halı "Kafeste Kavga Edenlerin Sesi" adını taşıyor. Tim'in büyükannesinin evidir mekan, annesi bebek Tim'i kucağına almış onu dışarıya çıkarmak için gelen arkadaşlarını bekler. Tim annenin elindeki akıllı telefonu almaya çalışmaktadır. Eşinden ayrılmış olan annenin erkek arkadaşları Tim'e bir futbol forması ve madenci lambası sunarlar. Tim eserde eski Rönesans resimlerindeki gibi 2.bir kez 4 yaşında olarak merdivenlerin başında görünür. Perry burada aşağıda gördüğünüz Andrea Mantegna'nın "Çobanların Secdesi" isimli eserine göndermede bulunur:


İkinci halı "Otoparkta Istırap" adını taşımakta. Tim'in annesi yeniden evlenmiş, üvey baba bir klüp şarkıcısıdır. 


Gönderme yapılan eserler Bellini'nin "Bahçede Istırap" tablosu ve Grünewald'ın "Isenheim Sunağı"dır. 



Üvey babanın arkasındaki tersane vinci haçın, Tim'in annesi ise Meryem'in yerine geçmiştir. Tim utançla kulaklarını tıkamakta, çantasından ilgi duyduğu bilgisayar dergisi görünmektedir. Sol tarafta küçük Tim dedesiyle oynarken sağ tarafta rektifiye arabalarıyla gençler bir sosyal klübün otoparkında görülürler. Tim ve ailesi yavaş yavaş sınıf atlamaktadırlar. 

"8 Numaralı Cennetten Kovulma" adını taşıyan 3. halıda Tim bilgisayar eğitimi almakta ve genç ve güzel bir kızla arkadaşlık etmektedir. Anne ve üvey baba sınıf atlamış, lüks bir semtte şık bir eve geçmişlerdir. Annesi ünlü şef Jamie Oliver'in hayranıdır. Tim ve kız arkadaşı aile ile bir tartışma yaşar ve gökkuşağının altından geçerek konuk bekleyen kızın ailesinin evine doğru yönelirler. 


Gönderme yapılan eser Masaccio'nun "Adem ve Havva'nın Cennet'ten Kovulması" adlı tablosudur:


Adem ve Havva'nın yerini Tim ile kız arkadaşı, yukardan bakan meleğin yerini ise çağdaş ikon Jamie Oliver almıştır. 

4. halıda Tim artık evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış ve bir yazılım şirketi kurarak zengin bir adam haline gelmiştir. Bu halı "Virgin Anlaşmasının Müjdesi" adını taşımakta:


İş ortağı (sarı giysili olan) Tim'e şirketlerini satıp zenginleştiklerini anlatmakta, Tim'in eşinin ailesi sol tarafta oturmakta, büyük kızı oyun oynamakta, Tim ise  karısı telefonunda twit atarken küçük çocuğunu avutmaktadır. Masada zengin hayat tarzını gösteren ölü doğa, vazodaki zambaklar, iş arkadaşının yüz ifadesi Carlo Crivelli, Grünewald ve Robert Campin'in "Müjde" temalı eserlerine göndermedir. 


Duvardaki dışbükey ayna ise Van Eyck'in "Arnolfini'nin Portresi"ni hatırlatır:


"Üst Sınıf Çıkmazda" isimli 5. halıda Tim ve karısı yaşlanmaya yüz tutmuş, malikanelerinin bahçesinde gezinti yapar, köpeklerinin avladığı geyiği seyrederler. Paraları çoğalmış ama asla üst sınıfa yükselememişlerdir. Evlerinin etrafında ise "İşgal et" pankartları taşıyan protestocular gözlenmektedir:


Gönderme yapılan resim ise Thomas Gainsborough'un "Mr ve Mrs Andrews" isimli eseridir:


Ve son halı, "Ağıt". Tim bir araba kazası sonucu ölmüştür. Lüks arabası parçalanmış, gelen ekipler inceleme yapmaktadır. Tim'in ikinci ve genç karısı panik içindedir, üstü başı kanlı, pahalı çantası dağılmış, içindeki kapağında Tim'le ikisinin fotoğrafının bulunduğu "Hello" dergisi diğer eşyalarla birlikte ortalığa saçılmıştır. Çevredeki insanlar cep telefonuyla kazayı görüntülemektedirler. Tim'e yoldan geçen bir hemşire tarafından ilk müdahale yapılmış ama kurtarılamamıştır. Bacaklarının altındaki telefon ilk halıdaki annesinin telefonuna göndermedir ve Tim'in ağzından çıkan son söz de "Anne" olmuştur.


Gönderme yapılan eserlerden biri Van der Weyden'in "Ağıt" isimli tablosudur, kafatasının yerini telefon almıştır:


Evvet sevgili takipçilerim sizi bu sergiden mahrum bırakmamak için hiç bir fedakarlıktan kaçınmamış bulunmaktayım gördüğünüz gibi, sergiden daha detaylı bir sunum yaptım :) Ama siz yine de gidip halıların orijinalini görün hatta vaktiniz varsa bizzat sanatçı tarafından hazırlanmış belgesel videoyu izleyin. Ben fırsat bulamadım, önümüzdeki hafta bir başka sergi için gittiğimde izlemeye çalışacağım. Haydi kalın sağlıcakla, bir dahaki yazımı daha sakin, daha barış içinde bir ortamda yazabilmek dileğiyle...

7 Eylül 2015 Pazartesi

BİR KİTABIN ANIMSATTIKLARI

 

Aşırı yoğunluklu Bursa gezisinin ardından daha yeni yeni kendime geliyorum, yorgunluktan öyle diplenmiş ki enerjim  bir haftada ancak şarj olabildim. Elimde Zero'nun tavsiyesi üzerine aldığım bir kitap var, Ray Bradbury'nin "Karahindiba Şarabı". Ray Bradbury kitapta kendi çocukluğundan esinlenmiş ama okurken ister istemez siz de çocukluğunuza dönüyor, o tasasız, dertsiz, saf zamanlarınızı özlüyorsunuz. Hele de ülkenin kan-revan olduğu, her an acı haberlerin geldiği, berbat bir savaşın çoluk çocuk demeden insanları öğüttüğü şu günlerde ılık bir yaz esintisinde bir bardak limonata içmiş gibi oluyorsunuz. 

Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri Douglas'ın, babasının işi nedeniyle başka bir şehre taşınacak olan arkadaşı John ile vedalaştığı sayfalardı. John taşınacaklarını son anda söyler Douglas'a, Douglas inanmak istemez, kendince çareler, çözümler arar ama faydası yoktur, John gider. Çok duygulandım okurken ve hemen hemen Douglas'la John'un yaşlarına döndüm, hiç unutamadığım ve bir daha asla izine rastlayamayıp tıpkı kitaptaki gibi yüzünü bile net hatırlayamadığım çocukluk arkadaşım Afife'yi anımsadım. Afife ile arkadaş olduğumuzda ilkokul 4. sınıftaydım. Saz benizli, ufak-tefek bir kızdı. Sarışındı galiba, zihnimdeki imaj öyle ama diyorum ya yanılabilirim. İnsan o yaşta arkadaşının dış görünüşünden ziyade onunla paylaştığı şeylere önem veriyor. İnsana bakar bakmaz güven veren upuzun boylu bir babası vardı, birkaç kez okula gelmiş ve kızının arkadaşı olduğum için bana özel bir yakınlık göstermişti, kendi halinde, efendiden bir adamdı. Çok seviyordum Afife'yi, bir gün okul çıkışı sohbete doyamamış olacağım ki "Haydi bize gidelim" dedim. Hiç ikiletmedi, "Olur" dedi ve çantasını eline alıp peşime takıldı. Şaşırmıştım, ben öyle anneme haber vermeden kimselerin evine gidemezdim, haber verdiğimde de pek izin koparamazdım zaten. O gün Afife ile pek güzel vakit geçirdik, evcilik oynadık, kitaplar karıştırdık, konuştukça konuştuk. Sonra "artık gideyim" dedi ve çantasını eline alıp yola düştü. Sanırım ana karnından gelen bir evham duygum olacak ki pencerenin önüne oturup arkasından baktım ve bir süre sonra "ya yolda başına bir şey gelirse, araba çarparsa, biri kaçırırsa, benim yüzümden olacak" diye başladım ağlamaya. Annem sesime geldi ve "ne oluyor?" dedi hayretler içerisinde. "Ya yolda Afife'e araba çarpar da ölürse" dedim ve bu sefer daha yüksek sesle ağlamaya başladım. Annem beni nasıl teselli etti hatırlamıyorum, eminin deli olduğumu söylemiş ve kızmıştır. Sonuçta Afife ertesi gün sağ salim okula geldiğine ve olumsuz bir şeyler anlatmadığına göre ben hakikaten deliymişim :)

Babama uzun süre dil döküp o yıllarda yeni yeni basılan çizgi roman formatındaki Mickey Mouse dergilerinden aldırmıştım. Afife de okumak istedi ve kendim okuyunca ona ödünç verdim. Aradan günler geçiyor fakat dergim bir türlü geri gelmiyordu. O zamandan kitaplara düşkündüm ve elden çıkmasına razı gelemiyordum. Afife kitabımı geri getirmesini istedikçe bahaneler buluyor, bir türlü getirmiyordu. Sonunda itiraf etti, dergiyi küçük kardeşi yırtmıştı, "babam maaşı alınca sana ödeyeceğim" dedi. Bunca yıl geçti üzerinden hala en utandığım davranışlarımdan biridir Afife'ye "canın sağ olsun" dememiş olmam, kitaplara olan aşkım ve küçük yaşım zorla kavuştuğum derginin yok olmasına dayanamıştı galiba. Afife bir aybaşı sonrası elinde benim derginin yeni sayısıyla geldi, babası maaşı almış ve yırtılan sayı bulunamadığı için yenisini alarak borcunu ödemişti. İçin için sevindiğimi hatırlıyorum yeni bir sayı okuyacağım için, o yaşımın tek fesatlığı olarak içimde durur bu olay. 

Sonra bir gün, okul döneminin ortasında Afife geldi ve "ben yarın okula gelmeyeceğim" dedi, tıpkı "Karahindiba Şarabı"ndaki John gibi. Şaşırdım, "neden?" dedim, "babamın tayini çıktı, başka şehre taşınıyoruz" dedi. Tıpkı John gibi. Ben inanmadım, inanmak istemedim, tıpkı Douglas gibi. O kadar inanmak istemedim ki bir adres, bir telefon numarası bile almadım, hatta yanaklarından öpüp veda bile etmedim. Ertesi gün okula gittiğimde yine onu yanımdaki sırada bulacağımdan emindim. Ama yoktu, gerçekten gitmişti. O günden bu yana ne gördüm, ne de bir haber aldım ama yüreğimin bir köşesinde hep sakladım, hala da saklıyorum. 

John gittikten sonra Douglas kardeşi Tom'dan şöyle bir şey için söz vermesini ister: "Kardeşim olabilirsin ve belki bazen senden nefret ediyor olabilirim ama etrafta ol, tamam mı? Etrafta ol ve sana bir şey olmasına izin verme." "Bana güvenebilirsin" der Tom. "Kaygılandığım sen değilsin" diye cevap verir Douglas, "Tanrının dünyayı yönetme şekli".

Sevdikleriniz hep etrafınızda olsun...

2 Eylül 2015 Çarşamba

3. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ (VOLUME 4)

Haydi gözünüz aydın, bu son post, tatil bitti :)

Nerde kalmıştık, ha yorgun argın kendimizi otele atmıştık. Son sabaha yine erkenden uyanıyoruz, eşyaları toparlıyoruz, mütevazı otel odamıza ve görevlilerden birinin şirin köpeği Latte'ye veda ediyoruz, sırt çantalarımızı resepsiyona emanet ediyor ve bu kez metro istasyonu yerine catwalk yürüyüşümüzle otobüs durağına yöneliyoruz, otobüs değil dolmuş geliyor ve bizi Tophane'de indiriyor. İki gün boyunca aşağıdan yukarıya baktığımız semte şimdi göz hizasından bakacağız, bu defa şehri kuşbakışı seyredeceğiz. 

Önce biraz etrafta dolanıyor, eski evleri izliyor ve gülüyoruz. Ankara'nın eski semtlerinde eski evleri fotoğraflayabilmek için çektiğimiz sıkıntıları, bir örnek çirkin restorasyonlarla oyuncak edilmiş mahalleleri, iyi korunmuş bir eski yapı görünce çocuk gibi sevinmelerimizi konuşuyor ve uzun süre Kale civarına gitmemeye karar veriyoruz. Burada mahalle bakkalının dükkanı bile tarih kokuyor. Nitekim birazdan karşımıza Bim Market çıkacak, yerleştiği binayı görünce bir kez daha gülüyoruz Ankara'daki halimize:


Sonunda Tophane Parkı'na geliyoruz ve kapıdan girer girmez Saat Kulesi tüm ihtişamıyla karşımıza dikiliyor.


Saat Kulesi'ni ilk yaptıran Sultan Abdülaziz, lakin ilk kule zamanla yıkılıyor. 1904 yılında yeniden yapılmaya başlanıyor ve II.Abdülhamit'in tahta çıkışı şerefine 1905'de hizmete giriyor. 6 katlı ve 65 metre uzunluğunda olduğunu öğreniyor, "Sana bugün bir tepeden baktım artık yeşil olmayan Bursa" demek için seyir teraslarına yöneliyoruz. 



Şehirleri ve yeşili katletmekte rakip tanımıyoruz vesselam. En azından bu şehirde yukardan bakınca güneş enerjisi panelleri görünmüyor diyerek avunuyor ve Osmanlı'nın kurucularına bir selam çakmaya gidiyoruz. 

Tophane Parkı'nın girişinde sağlı sollu Osman ve Orhan Gazi'nin türbeleri yer alıyor. Osman Gazi ölünce önce Söğüt'te defnediliyor daha sonra naaşı oğlu Orhan Bey tarafından Bursa'ya, "Gümüşlü Kubbe" denilen bu türbeye naklediliyor. Türbe kubbesi güneşte parladığı için bu adı alan eski bir Bizans şapeli, daha sonra depremde hasar görünce Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılıyor. 


Babadan sonra oğulun, Orhan Gazi'nin türbesini ziyaret ediyoruz. Bu türbe Aya Elia Manastırı'ndaki kilisenin yerine yaptırılmış, zeminde kullanılan bazı mozaikler de bunu belgeliyor zaten. Bu türbe de yine depremde yıkılıyor ve Abdülaziz tarafından yeniden inşa ettiriliyor. 



Tophane Parkı'ndan çıkıp yan taraftaki Sümbüllü Bahçe Konağı'na yöneliyoruz, niyetimiz bir kahve içip biraz dinlenmek.





Lakin hemen hemen tüm masalar boş olmasına rağmen "saat 11'den önce kahve servisimiz yok, sadece kahvaltı" diye geri çevriliyoruz asık suratlı bir garson tarafından (pardon tenzil-i rütbe yapmayım şef garson olabilir kendisi). Aç olsak bile böyle bir karşılamadan sonra orada bir şey yiyip içmeyeceğimiz malum, manzaraya şöyle bir göz atıyor çıkıyoruz.



Yokuş aşağı Heykel'e doğru iniyoruz yine catwalk adımlarıyla, sağ yanımızda Bursa surları var:



Biraz önce üstünde olduğumuz bölgenin şimdi alt tarafına iniyoruz, Bursa doğumlu çizer Cemal Nadir'in kahramanlarından rölyefler yapılmış, görüntülüyoruz:



Sümbüllü Bahçe Konağında içemediğimiz kahveyi içecek güzel bir mekan arıyoruz, lakin günlerden Pazar ve saat çok erken, üstüne üstlük bir de Zafer Bayramı nedeniyle resmi tatil. Şehir adeta ıssız, öyle ki akşam kalabalığında gezdiğimiz yerleri bu ıssız haliyle günışığında neredeyse tanıyamıyoruz. Sonunda Apolyont Han'a giriyor ve açık cafelerden birine oturup hemen bir kahve istiyoruz. Handa camekan içinde bir landon sergileniyor. 18. yüzyıl yapımı Hancı Halil Ağa'nın landonu:


Kahve sonrası civarda dolaşıyor, ara sokakları keşfediyoruz, çoğu dükkanın kepenkleri kapalı:


Dönüş vakti yaklaşıyor, karnımız acıkıyor, bir ümit Mavi Dükkan'ı tekrar deniyoruz ve yine başaramıyoruz. Henüz döner hazır değil. Bursa'dan doğru dürüst bir İskender yemeden dönmek de varmış kaderde :) Çiçek Izgara'ya gidiyoruz, vakit henüz erken, mekan boş, terasa yerleşiyoruz havuz başına. Kocaman bir atkestanesi-ki kendileri velinimetimdir, bilen bilir-ağacına bakarak sonunda İskender olmasa da bir benzeri olan nefis bir "pideli et" yiyoruz. Üstüne bir kahve daha lüpletip kalan son zamanımızı değerlendirmek için Ulu Cami'ye yöneliyoruz.


Yıldırım Bayezid tarafından 14. yüzyılın sonlarında yaptırılan Ulu Cami 20 kubbesi, sonradan eklenen iki minaresi ve kunt yapısıyla gerçekten kocaman bir cami. Kadraja sığdırmak çok zor:



Kapıdan birer örtü alıp içeri giriyoruz. Bursa'da camilere girmek için insanı-daha doğrusu kadınları-adeta teşvik ediyorlar. Ankara'da Hacıbayram Camii'ni ziyaret için görevliyle yaşadığımız sıkıntıları, başka bir camide, arkadaşımızın annesinin mevlütünde bulunduğumuz yere gelen erkekler tarafından adeta kovulduğumuzu hatırlayınca bu çok rahatlatıcı geliyor, sanki camiler sadece erkeklere mahsus. Benzer bir hoş durumu da Tirilye'de yaşamıştık, Fatih Camii'nin içini görmek istedik ama örtümüz yoktu, kapıdaki-imam olduğunu düşündüğümüz-kişi "girin görün, çekinmeyin" diyerek kolaylık sağlamıştı. Bir de keşke girişlerde İstanbul'daki çoğu camide olduğu gibi galoş adeti olsa, hem kolaylık, hem de ayak kokusunu önleme ve temizlik bakımından hijyenik. 


Söylentiye göre camiin yapımında sonradan Karagöz olarak ünlenen ve işçileri sürekli güldürerek çalışmalarını engellediği için Yıldırım Bayezid tarafından öldürtülen Kambur Bali Çelebi ile  Hacı İvaz (Hacivat) da çalışmış. Rivayetin farklı çeşitlemeleri de mevcut. Ayrıca "Mevlüd"ün yazarı Süleyman Çelebi ömür boyu Ulu Cami'de imamlık yapmış. 

Otobüs vaktimiz yaklaştığı için uzun uzun gezip inceleyemiyoruz camii, daha çantalarımızı almak için otele gideceğiz. Son olarak biniyoruz Muradiye dolmuşuna, çantalarımızı sırtlanıyor, terminal otobüsüne yerleşiyor ve bizi Eskişehir'de tren garına götürecek olan otobüsümüze biniyoruz. Bursa'yı sevdik; canlı, tarih kokan, gecesi gündüzü hareketli, insanları birbirine karşı hoşgörülü bir şehir. Belli mi olur, belki yine geliriz...