.

.
.

30 Temmuz 2015 Perşembe

DÜNDEN KALAN



Çıktım işte, sonunda dışarı çıktım, sıcakla birlikte gündemin üstüme çöken ağırlığından silkinip attım kendimi dışarı. Kapıdan çıkınca kafamı güneşe doğru kaldırdım ve "Ben Antalya'da daha ne sıcaklar gördüm, beni korkutamazsın naaber?" deyip bir de dil çıkardım. Güneş cevap vermeye tenezzül etmedi, intikamını birkaç saat sonra pedikür için oturduğum suni deri kaplı koltukta terletip açık renk pantolonumda yanlış intiba uyandıracak izler bırakarak aldı. 

Zorlu bir yokuşu derin nefesler alarak tırmandım, zirveye ulaşınca "formundasın beybi" dedim kendime, "son beş adıma kadar çarpıntın tutmadı". Güneş tepeden kıs kıs güldü, duymamış gibi yaptım. Baktım yol üstünde maaşımı aldığım bankanın şubesi var, müthiş zammımızın yatıp yatmadığını kontrol ettim, bakiye sıfırdı. Güneşe ilaveten bankamatik de kıs kıs güldü, hatta bir de nanik yaptı. Bu sefer duydum, hatta gördüm, "sensin salak" dedim ve yürümeye devam ettim. 

Kuaförün bulunduğu binanın girişi yazı orada geçirmeyi düşündürecek kadar serindi, merdivenlere oturup Eylül başına kadar kalkmamayı düşündüm ama randevu saatim yaklaşıyordu, bindim asansöre, çıktım yukarı. Şu dünyadaki en rahatlatıcı işlemlerden birini yaptırıp ayaklarıma ödül verdim. Ayaklar mutlu, ben hafiflemiş çıktım kuaförden ama dedim ya güneş öcünü almış, pantolonumda yanlış anlaşılacak ıslaklıklar oluşmuştu. Neyse ki aynı güneş kısa sürede izleri sildi. Metronun yürüyen merdivenlerinin trabzanlarına karşılıklı yerleşmiş iki velet muhtemelen kırmızı ışıkta bekleyen araçların camlarını çamura belemek amaçlı sünger ve püskürtmeli şişeler ellerinde, birbirlerini ıslatıp hem eğleniyor, hem serinliyorlardı. Onlara bakarken bacağımı basamağa sürtüp sıyırdım. Suçu güneşe atacaktım ama bir bulut bulup arkasına saklanmıştı, kös kös devam ettim yola. Bir arkadaşla buluşup keyifli bir sohbetle geçen bir-iki saatin üstüne kızkardeşe yollandım. Evine ulaşana kadar yürüdüğüm sokak akşam serinliğine kavuşmuş, güneş suçunu kabullenip başını önüne eğmiş, bahçelerden çimen-çiçek kokuları yükselmeye başlamıştı. Ne güzeldi, sanki her şey yolundaymış gibi...

(Fotoğraf yine alakasız, Angaramızın Emekli Sandığı'na aitken el değiştirip üç yıldır boş duran meşhur gökdeleni. Bakmayın öyle mahzun durduğuna zamanında ne havası vardı onun. Böğründe Kuzgun Acar'ın rölyefi, terasında ilk self servis restoranıyla Set Kafeterya ve en tepesindeki gece klübü  "Club X" ile şehrimizin simgesi idi. Şimdi eski günlerin hayaliyle avunup başına neler geleceğini düşünüyor. Ama etme bulma dünyası, zamanında bu kazuletin yerinde güzeller güzeli bir yapı-Uybadin Köşkü-varmış. Ne akla hizmet yıkıp bu göğe uzanan parmağı dikmişler hiç anlamış değilim. Ee alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, böyle kalabalığın içinde bir başına dikilirsin işte.")

23 Temmuz 2015 Perşembe

İÇ SIKINTISI...



Kaç gündür üzerime yüklenen gündemin ağırlığına bir de Temmuz sıcağı eklenince içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. İkindiye kadar evin içinde siftindim durdum; yemek pişirdim, granola yapmayı denedim, istediğim sertlikte olmadı ama tadı güzel galiba. Sophia Loren'in anılarını okumaya başladım, gidip gelip Facebook'a ve Twitter'e baktım, baktıkça içim daha çok sıkıldı, sonunda dışarı çıkmaya karar verdim, hem değişim yapmam gereken bir eşya vardı, bahaneyle onu da değiştiririm dedim. Antalya kadar olmasa da Ankara'da da güneş beynimizde boza pişirme durumundaydı, ne bozası hatta çorba, kaynar kaynar. Son günlerde aşırı hareketten isyan eden ayak başparmak kemiğim yürüdükçe kendini hatırlattı, dizimle elele tutuşup nanik yaptılar bana yol boyu. Değişim yapacağım mağazada geçen yıl bana eksik para ödemesi yaptığı ve yaptığını kabul etmediği için tartıştığım sevimsiz kasiyer kız vardı, epeydir görünmüyordu, bugün sahne almış. Onu görünce biraz daha içim sıkıldı. Neyse ki değişimi başka bir görevli yapıyormuş da bir kez daha muhatap olmadım kendisiyle. Yüksel Caddesi'nde asılı posterde ölen gençlerin gülen yüzleri esintiyle dalgalanıyordu; bakamadım, dayanamadım bakmaya, iç sıkıntım iyice tavan yaptı. Yürümeye devam ediyordum arkamdan gelen alkol kokusuyla başımı çevirdim. Gençten biri alkolik olduğu belli yaşlıca bir adamı kolundan tutmuş pataklıyarak götürüyordu. Beriki yarı sarhoş, "baban yaşındayım ne dövüyorsun" diyor, öteki "senin yaptığını babam yapsın onun da ...... koyarım" şeklinde şık bir cevap verip ardından ekliyordu: "Elalemin karısının kızının yanında içip ne sövüyorsun?". Kendininki sövmekten sayılmıyor sanırsam ya da onun küfür vizesi var. İçimin sıkıntısı tavandan uzaya çıkmasın diye hızlandırdım adımlarımı, derken karşıdan tinerlendiği belli, alnındaki yaralar kabuk bağlamış bir genç "abla bir-iki lira bozuğun var mı?" diye önüme geçti. Bu memlekette yaşarsam iç sıkıntısından yapılmış bir elbiseyi ebediyen giymek zorunda olduğumu anlayıp kös kös indim üst geçidin merdivenlerinden. Eve geldim, kendime buzlu bir kahve yapıp yine Twitterin başına geçtim, baktım savaş naraları atılmaya başlamış. Bir saat ayrılmaya gelmiyor, her an bir aksiyon. Ne diyeyim Allah encamımızı hayretsin. Bari güzel bir fotoğraf koyayım da yazının ağırlığı hafiflesin, kaplumbağalar güneş banyosu yapıyor :)

15 Temmuz 2015 Çarşamba

RAPOR

Yine bir hafta olmuş yazmayalı. Yaz ataleti mi desem, tembellik mi desem, bloglardaki gevşeme mi desem ya da hepsi mi desem bir ihmal olduğu kesin. Kuzenim Facebook'tan "Bir şeyler yazsana" diye uyarmasaydı uykuya devam edecektim ama ikaz üstüne sıçradım ve uyandım. Bir hafta boyunca ne yaptın derseniz dişe dokunur bir faaliyet yok aslında. Bir gün Bilgeveannesi ile birlikte Şuşu'ya gittik, pek keyifliydi, Frida hanımı mıncakladık bolca :)


Pazar günü yemeğe misafirlerim vardı, hazırlıklarımı bitirdikten sonra yeni bir kitaba başladım. Çok sevdiğim bir yayınevinden, Ayizi Kitap'tan çıkan Tülin Tankut'un yazdığı "Ne Zaman Ki İçime Bir Kurt Düştü" isimle öykülere, ertesi gün de keyifle bitirdim. 

Hafta başı Kale'ye uzandık ailecek. Niyetimiz Erimtan Müzesi'nin cafesinde oturmaktı ama Pazartesi olduğunu unutmuşuz, doğal olarak müze kapalıydı. Pilavoğlu Han'daki çayocağına girdik ama orada da faaliyet yoktu. Biraz soluklanıp değişen dekoru inceledik.



Son olarak kendimizi Kirit Cafe'nin balkonuna yerleştirdik. Bu da balkondan görünen çatı üstü minimal Ankara manzarası:


Sıcak havada fazla dolaşamadık ve dönüş yoluna vurduk. Pirinç Han'ın karşısındaki camii restore ediyorlar, bu arada minareye de kılıf hazırlamışlar :)


Bu şapşik de kuşları gerçek mi sanıyordur nedir?


Dün alışveriş amaçlı kısacık bir Kızılay yürüyüşü dışında evden çıkmadım ve önce Julian Barnes'in "Bir Son Duygusu" kitabını bitirdim, ardından da Şilili yazar Alejandro Zambra'nın "Ağaçların Özel Hayatı" isimli romanına başladım. Isabel Allende'den sonra seveceğim yeni bir yazar tanımış oldum böylece (Hoş Allende'nin tahtını kimse sallayamaz benim indimde). 90 sayfalık kısacık bir kitap ama ilginç bir konu ve yazım tarzı vardı, çok sevdim ve çabucak bitirdim. Arası soğumadan da bugün yazarın bir diğer kitabına başladım: "Eve Dönmenin Yolları". Bu aralar sıkı okuyorum. Geceleri okurken yeni aldığım yakın gözlüğümü de kullanıyorum ama hala alışamadım. Kitaplar bulanık bir haleyle çevrili eşkenar dörtgen olarak görünmeye devam ediyorsa da harfler büyüdüğü için idare ediyorum :)

Bir haftalık raporum bu şekildedir sevgili dostlar. Şu anda evde temizlik var, çok hoş bir hanım temizliğe yardımcı oluyor, makine sabahtan beri mesai yapıp perdeleri yıkıyor, ben de ortalıkta dolanıyorum. Bayramda görüşmek dileğiyle şimdilik hoşça kalın diyor, banyodan gelen deterjan kokusunun izini sürmeye gidiyorum :)

8 Temmuz 2015 Çarşamba

KELEBEKLİ KONYA

 (Önce uyarayım, bu post çok miktarda fotoğraf içerir)

Yüksek hızlı tren faaliyete geçeli epey oldu ama bendeniz hala o şerefe nail olamamıştım. Kendimi bu yüzden çok kınasam da kısmet bugüne imiş, nihayet Konya'ya mütevecihen bir YHT seyahati gerçekleştirebildik günübirlik. Birkaç yıl önce Ağustos'un bunaltıcı sıcağında, bomboz ovalara bakıp sıkıla bunala, otomobille 3 saati aşkın sürede ulaşıp neredeyse bir daha gitmeye tövbe etmiştim Konya'ya. Bu sefer misafir olan babamı gezdirmek ve YHT'yi denemek için çıktık yola ve trenden gayet memnun kaldım. Son derece süratli, temiz, serin ve dakikti. 1 saat 40 dakika içinde Ankara'dan Konya'ya ulaştık tarifede belirtildiği gibi. Niyetimiz tanıtım afişini gördüğümden beri aklımda olan yeni açılmış "Kelebekler Vadisi ve Müzesi"ni gezmekti. Gardan çıkar çıkmaz nasıl gidebileceğimizi sorduk. Ve sonunda anladık ki Konyalılarda mesafe mefhumu biraz problemli. İlk sorduğumuz kişi otobüsle şehir merkezine gitmemizi, oradan başka bir otobüse binmemizi önerdi. Bu amaçla beklediğimiz durakta bir türlü  otobüs gelmedi. Sorduğumuz bir diğer kişi ise, şu aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Atatürk Heykeli'ne kadar yürümemizi ve oradan "Binevler" dolmuşuna binmemizi önerdi. Otobüs gelmeyip zamanımız da kısıtlı olunca, bari öyle yapalım dedik.


Efendim, Atatürk Heykeli'ne yaklaşınca resmi bir dairenin önünde gördüğümüz zabıta memurlarına "zahir bilir bunlar" diyerek bir kez daha yol sorduk. Bu defa bineceğimiz dolmuşun adı değişti, eh onlardan iyi bilecek değiliz ya, "peki" dedik. Gelen dolmuşa sorduk "gider mi?" diye, "yakınından geçer, yürüyüverirsiniz" dedi şoför, inandık, bindik.  Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, 6 ay bir güz gittik, yok hala varamadık. Koca şehri boydan boya geçtik, uğraşsak göremeyeceğimiz semtleri gördük. Tam artık herhalde "Ankara'ya geri dönüyoruz" diye düşünmüştük ki, şoför "Kelebek Vadisi'nde inecekler, buradan yürürsünüz" diyerek bizi bilmediğimiz bir mekanda indirdi a dostlar. "Ah gurbetlik, vah gurbetlik". Sağa baktık, sola baktık, ufukta değil müze, kelebek bile yoktu. Yine çevirdik yoldan geçen bir bileni, sorduk. "Ohoo" dedi, "buradan çok uzak yürünmez". "Eee netcez?", "Falanca dolmuşa binin, o yakında indirir, birazcık yürürsünüz". Neyse geldi dolmuş, bindik. Yine az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bu sefer 3 ay bir yaz gittik, dolmuşçu durdu "inin, buradan yürürsünüz". dedi. İndik mecburen. Yine ufukta ne müze, ne kelebek var. Gözüme kestirdiğim bir genci çevirdim, "Ne taraftan yürüyelim" diye sordum. Bön bön baktı, "buradan yürüyemezsiniz, çok uzak" dedi. O da otobüs tavsiye etti. Yolun karşısına geçtik, durağa gelmeden merhametli bir şoförün himmetiyle önümüzde duran otobüse attık kendimizi. Bir kez daha az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik veee sonunda:


Şu gördüğünüz uzay üssü benzeri mekana vardık. Zaten bu kadar sürede ancak uzaya gidilebilirdi. Uzay üssü yüzlerce ilkokul bebesi ile doluydu. Aralarından yüzerek geçtik ve kendimizi içeriye atıp "şükür sonunda kavuştuk" diyerek zemini öptük. Bu işin bir de dönüşü vardı ama onu düşünmeyi uzay üssü gezisinin sonuna bırakıp kendimizi tropikal ortama bıraktık. Ağaçlar, çiçekler, sular arasından uçan kelebekleri dikizleyerek dolaşmaya başladık.


Bu gördüğünüz girişteki kelebek üretim kafesleri. Burada tırtıl halinden kelebeğe dönüşenler ortama salınıyor.  


Buradaki tırtıllıktan kurtulup yeni kelebeğe dönüşmüş bir tanesi. Kanatları henüz ıslak olduğu için uçamadığını söyledi görevli. Kuruduktan sonra ortamda çiçekten çiceğe dolaşmaya başlayacakmış. Çekmeyi başarabildiklerimden bazıları da aşağıda:



 




Hayli rutubetli, tropik ortamda galerileri dolaşıp kelebekleri, çiçekleri gözledik. Kelebeklere bekçilik eden papağanları gördük:


Canlı ortamdan sonra kelebek çeşitleri, üreme türleri, beslenme biçimleri hakkında bilgi verilen kurutulmuş kelebekler bölümüne geçtik. 





Ayrıca karıncalar ve böcekler için de ayrılmış bölümler vardı. Vaktimiz kısıtlı olduğu ve öğrencilerin istilası nedeniyle hızlı bir tur atıp ayrılmak zorunda kaldık. Onca yolu geldiğimize ve yorulduğumuza değen bir ziyaret oldu doğrusu.


Bu gördüğünüz Müzenin tuvaleti, aşağıdaki ise çıkış holünün tavanı:


Dönüşümüz çok rahat oldu, görevli bize hemen müzenin karşısındaki duraktan binip şehre gideceğimiz otobüsün numarasına verdi ve tek araçla dere-tepe düz gitmeden merkeze ulaştık.
  
Sırada  kalan vaktimize sığacak mini bir şehir turu ve Mevlana Müzesi ziyareti vardı


Karatay Medresesinin kapısı


Alaattin Tepesi'ndeki Kılıçaslan Köşkü'nde restorasyon faaliyeti devam etmekte.


Mevlana Müzesi


Mevlana'nın sandukası


Tavan ve kapı detayları

Mevlana Müzesi'ni de bilmemkaçıncı defa gördükten sonra tren saatine yetişmek için bir taksiye atladık. Konuşkan taksicimiz bizi gara ulaştırdı. Aynı şekilde hızlı ve rahat bir yolculukla Ankara'ya ulaştık. Jet hızıyla yapılmış ama gayet verimli bir yolculuğu böylece sona erdirmiş olduk. Darısı yenilerine...

6 Temmuz 2015 Pazartesi

DAN DAN DAN

Dün gece saat 23.00 civarında zil çaldı. "Hayırdır inşallah" diyerek, yürek güp güp gidip açtım kapıyı. Hemşehrim olduğunu posta kutularına bıraktığı resimli ilanlardan öğrendiğim sırıtık davulcu kapıda. "Abla Ramazan davulcunuz bahşiş bekler" dedi. Tepem attı, daha 10 gün önce kapmıştı oysa bahşişi. Üstelik neredeyse 10 yıldır Ramazan'da Ankara'da oluyorum, hep aynı davulcu ve çaldığı şey davul olmaktan çok uzak. Haydi geçelim digital çağda davulcuya ne hacet lakırdılarını-ki gerçekten ne hacet-bir nevi nostaljidir, gelenektir, mevcudiyetini koruyor diyelim. O zaman işini usulune uygun, adabıyla yaparsın değil mi? Bu adam davul çalmayı bile bilmiyor. İki-üç günde bir, saat 2.00 civarında, arkası açık bir kamyonetin üstünde yol boyu "dan dan" davula vurarak motorize bir şekilde yerine getiriyor görevini. İnanın 2 yaşındaki bir çocuk bile eline aldığı kapağı tencereye daha ahenkle vurur. "Oruç tutmuyorum, üstelik bir de beni uyandırıyorsun" şikayetinden de geçtim, sahura davul sesiyle kalkan kaldı mı Allahaşkına. İyi, güzel, Ramazan'ın tadı-tuzudur davulcu, çalsınlar ama güzel çalsınlar yahu. Oğlum bebekken Antalya'da balkonun altında bir davulcumuz vardı. Ev 1. kat, davul beynimizde öter ama öyle güzel çalar ve öyle güzel maniler söylerdi ki, binbir güçlükle yeni uyuttuğum bebeğin uyanması pahasına kızmaz, üstelik bir de bahşiş atardık balkondan. Şimdiki ömür törpüsü, beyin tırmalayıcısı.

Neyse "Abla bahşiş" deyince tepem attı, "Bu kaçıncı bahşiş ya?" dedim. "Bu son abla, bir de bayramda gelirim tamam" demesin mi? "Haftada bir uğrasaydın, hatırım kalır" demedim ama kapıyı suratına kapatıp girdim içeri bunca yıldır ilk defa. Derdim üç-beş kuruş vermek değil, işlerini uyduruktan yapıp sonra utanmadan karşılığını bekleyenler. Bu ara her şey, herkes sinirimi zıplatıyor, özellikle de havadan para kazananlar, insanı sömürenler, aptal yerine koyanlar. Haydi davulcu ikile, davulun sesi uzaktan daha hoş geliyor zaten...

5 Temmuz 2015 Pazar

NE OLDU, NE BİTTİ

10 gündür kış uykusu gibi bir şeye yattım sanırsam blog yazma konusunda, elim varmadı bir türlü. Oysa epey hareketliydim hem ev içi, hem ev dışı. ODTÜ'de bir diploma törenine katıldım (hamili kart yakinim olur), uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşla buluşup keyifli saatler geçirdim, Dikmen Vadisi'nde kendi güzel, muhteviyatı kötü bir semaverden çay içtim, Anya von Bremzen'in "Sovyet Mutfak Sanatı" kitabıyla SSCB tarihine bir yolculuk yaptım vs vs. Kısacası nasıl geçtiğini anlamadan geçti günler, sadece buraya yazamadım. Bugün daha ilgilenmezsem blogu küstüreceğime karar verip geçtim başına.

Dün güllü, kirazlı ve ıhlamurlu bir bahçede uzun zamandır görmediğim akrabalarla birlikteydim, pek güzel bir gün geçirdik. 


Her görüşte tekrarlanan anılar, "aman ne kadar büyümüşsün", "nasıl da zayıflamışsın", "ay bu ne ara doğdu?", "yav çok özlemiştim seni" mealinde cümleler, kahkahalar, sohbetler havada uçuştu. Pek güzel oldu pek diyor ve "maşallah" eşliğinde tahtaya üç defa "tık, tık, tık" vuruyorum. Eksilmeyip çoğalarak, sağlıkla darısı bir dahaki yıla.



Kirazların büyük bir bölümü dolu kurbanı olup dalında telef olmuş, kalanlardan otlandık. Ihlamur ağaçlarından topladığım koca bir torbanın içeriği ise şu anda kurumak üzere yayılmış durumdalar.

Böyleyken böyle, şimdi ben kaçar. Sizlere güzel bir Pazar günü dilerim...

24 Haziran 2015 Çarşamba

KİTAPLAR-ANILAR



Ben çocukken radyoda, sabahları saat 10'da "Arkası Yarın" programları olurdu-belki hala vardır, uzun zamandır düzenli radyo dinleyicisi değilim-o yıl öğleciysem ya da yaz tatiliyse başlamasını sabırsızlıkla bekler, hiç kaçırmadan takip ederdim. Bazen annem de olurdu yanımda ama o genellikle günün o saatlerini adeta komünal bir yaşamın hüküm sürdüğü apartmanımızın kat komşularıyla rutin sütlü kahve toplantılarında geçirirdi. O günlerde beni çok etkileyen ve edebiyat sevgimi katmerleştiren birkaç drama hatırlıyorum. İlki çok sevdiğim yazar Necati Cumalı'nın "Tütün Zamanı" üçlemesinin ilk kitabı olan "Zeliş" idi. Açılış anonsundan sonra tok bir sesle "Yaz gelince Urlalılar bağlara çıkarlar" şeklinde başlayan bir özet geçilirdi, ardından canlandırma başlardı. O kadar büyük bir keyif ve merakla takip etmiştim ki Zeliş ile Cemal'in tütün tarlalarında geçen aşkını, sanki  yazı çardaklarda tütün kırarak geçirmişim gibi bir duygu uyanmıştı içimde. Çok zaman sonra üçlemenin diğer kitaplarını edindim: "Acı Tütün" ile "Yağmurlar ve Topraklar". İkisinin kitaplıkta eksik kalmasına gönlüm razı olmadı "Zeliş"i de getirip yasladım yanlarına ama diğerlerinin aksine okumadım. Çocukken dinlediğim öyküdeki büyü bozulmasın istedim. Hâlâ kitaplığımın en üst rafında, Necati Cumalı köşesinde, yılların sararttığı bir yüzle bana bakıp dururlar.

Sonra dev bir roman, Tolstoy'un "Diriliş"i radyoya uyarlanmış haliyle "Arkası Yarın" olarak yayınlanmaya başlamış, 3 hafta kadar sürmüş ve beni ertesi günü iple çekerek bekletecek kadar heyecanlandırmıştı. Katyuşa kahramanım olmuş, teğmen Dimitri Nehludov'u kimi zaman sevmiş, kimi zaman acımış, kimi zamansa nefret etmiştim. Bazı bölümler hala kulağımda; Katyuşa'nın hırsızlık ve cinayetle suçlandığı ve Sibirya'da kürek mahkumiyetiyle cezalandırıldığı mahkemedeki bölümde hakim Katyuşa'ya adını sorar ve o cevap verir: Ekaterina Katyuşa Maslova. Üçç haftalık maraton bitene kadar soluksuz izlemiş ve Rus edebiyatına olan sevdam böyle başlamıştı. Ortaokulu bitirene kadar tadına bakmadığım Rus yazar kalmadı desem yeridir. Klasikleri bu kadar erken okumak iyi mi kötü mü hala karar veremem, belki şimdiki yaşımda okusam daha büyük bir zevk alırım diye düşündüğüm de olmuyor değil. Tekrar okumak istesem okunacak onca kitap varken vakit yok, hasılı bilemedim :)

Ve hayat boyu rol modelim olmayı sürdüren Jo'nun kahramanı olduğu "Küçük Kadınlar". İlk kez radyoda dinlemiştim. Sinyal müziğinden sonra dört değişik kadın sesinden "Meg", "Jo", "Beth", "Amy" anonsları yapılır, sonra dört ses birlikte "Küçük Kadınlar" diye bağırıp kocaman bir kahkaha atarlardı. Ardından da bayıldığım drama başlardı. Bitince çok üzüldüğümü hatırlıyorum, hem bitişine, hem Beth'in ölümüne, Jo'nun ailesine Noel hediyesi almak için saçlarını satışına ama o bir o kadar da hoşuma giden olaylar vardı. Babama vızvız edip para koparmış ve Yenimahalle'in en kapsamlı ve merdivenle inildiği için en loş kitabevi olan Sipahi Kitabevi'ne koşturup incecik bir "Küçük Kadınlar" baskısıyla dönmüştüm. Bildiğim konuyu bir kez daha zevkle okumuş ama tatmin olmamıştım. Sonra kitabın "İyi Zevceler", "Küçük Erkekler" ve "Jo'nun Çocukları" adıyla devamı olduğunu öğrenmiş binbir gayretle arayıp onları da edinmiştim. İki yaz tatili boyunca dönüp dönüp okumuş adeta ezberlemiştim. Yakın arkadaşım Binnur'a bahsetmiştim, o da babasının görevi nedeniyle tatilde gittikleri Bitlis'de uyduruk bir kitapçıya girmiş ve "Sizde "İyi Zevceler" var mı?" diye sormuş. Kitapçı "Bir dakika" deyip dükkandan çıkmış, az sonra elinde kalaylı bir bakır cezveyle geri dönmüş. Bunu anlattığında günlerce gülmüştük. Sanırım "Küçük Kadınlar"la tanışmamın üçüncü yılıydı ki mahalle arkadaşım Filiz'e babası birkaç kitap getirmişti, bunlardan biri "Küçük Kadınlar" idi. Ama ne "Küçük Kadınlar". Benim okudumun belki 5 misli kalınlıkta ve sayfa sayısında. Daha Filiz başlamadan kitaba göz koymuş, gönlü bol arkadaşım da önce benim okumama izin vermişti. Daha öncekilerde olmayan neler vardı neler kitabın içinde, bitene kadar zevkten dörtköşe olmuş, kendimi Cennet'te hissetmiştim. Hâlâ kitaplığımda "Küçük Kadınlar" vardır ve arasıra bir göz atarım desem inanırsınız herhalde :)

Epeydir kitap sohbeti yapmıyorduk galiba, böyle nostaljiyle karışık bir şeyler yazayım istedim. Umarım sıkmamışımdır. Hepinize güneşli,  yağmursuz günler diliyorum...