.

.
.

12 Ağustos 2014 Salı

KIRMIZI MUTFAK


Görsel: Buradan



Kapının zili duyulur duyulmaz heyecanla fırlar küçük kız ama büyükler onun heyecanının farkında bile değildirler, dirsekleyip öne geçerler. Anneanne “gişilik” dediği giyimlerinden biri sırtında, beyaz yaşmağı başında en öndedir, kapıyı anne açar. Büyük dayının yanında içeriye giren orta boylu, frapan giyimli, küçücük ayaklı, göz makyajı kuyruklu kadın siklamen rengine boyalı dudaklarında kocaman bir tebessümle “Merhaba” diye bağırarak küçük kıza doğru yönelir, “sen dayının bahsettiği küçük kız olmalısın, adını çok duydum”. Küçük kız kalbinin kapılarını ossaat açar ve “dayının evlenmeyi düşündüğü kadın” sıfatıyla aileye ilk ziyaretini yapan yenge adayını mutena bir yere yerleştirir. Kalpteki yer yılbaşında hep özlemini çektiği türden bir oyuncak bebek ve doğum gününde 36 renk suluboya hediyeleriyle giderek genişleyecektir. Sadece küçük kızın kalbi değildir aday yengenin fethettiği, ailenin tüm bireylerini güler yüzü, cana yakınlığı ve konuşkanlığı ile kendine bağlayıp bitirmiştir ilk tanışma akşamını. Huysuz anneannenin bile gözleri parlamış, dudağının kenarına çaktırmak istemediği bir tebessüm yerleşmiştir. Onay işlemi tamamdır, hazırlıklar başlayabilir.

Sırada aday yenge ve ailesine verilecek yemek daveti vardır. Anneanne sabahtan başlamıştır hazırlığa, küçük kız anneyle akşama doğru gider, baba mesai sonrası gelir, sofra kurulur, konuklar kapıda hararetle karşılanır, sonunda yemeğe oturulur. Pirinç çorbası pişirmiştir anneanne, anne servisi yapar. Küçük kız ikinci kaşığı aldığında pirince benzemeyen bir şeyler fark eder, inanmak istemez ama o şeyler tombul, minnak kurtçuklardır. Anneden “niye bitirmedin çorbanı” azarını işiteceğini bile bile sessizce kaşığı bırakır, masadakiler ya farkında değildir ya da değilmiş gibi yapıyorlardır. Bir şekilde biter yemek ve gece. Ertesi gün tekrar anneanneye gidilir. Dayı herkesin salonda olduğu bir an “Bir dakika” der ve içeriye yönelir, az sonra elinde katlanmış minik bir kâğıtla geri döner, kâğıdın katını açtığında küçük kız bağırır: “Aaa işte bu kurtlardan dün benim çorba tabağımda da vardı”. Dayı üşenmemiş biriktirmiştir çorbasındaki kurtları. Herkesin bakışı anneanneye yönelir, omuz silker anneanne: “Nidiyim, dul garıyım ben, maaşım mı var, evde ne varsa onu pişirdim, kurtlanmış zahir pirinç, bişey olmaz o kadardan”.

Menüsünde kurtlu çorba olan tanışma yemeğinin olumsuz bir etkisi olmaz, iki aile kaynaşır, nişan, düğün yapılır. Anne küçük kıza pembe dantelden bir elbise diker düğün için. Çok sükse yapar onunla, kendi evlerinden anneanneye giden yolda salına salına yürür de B Bloğun normal zamanda yüz vermeyen kızları arkasından ısrarla adını seslenirler, dönüp bakmaz bile.  Düğünde gelinin eteğini tutar, kimi bulduysa dans eder, kim fotoğraf çektiriyorsa kadraja girer, tek yeğen olmanın tadını çıkarır. Dayı ve yenge balayının ardından iki katlı tipik bir Yenimahalle evinin balkonu hanımeliyle sarılmış üst katına yerleşirler. Öyle güzel kokar ki baharda çiçekler, küçük kıza o zamandan beri balkonunda hanımeli olan evler hep mutluymuş gibi gelir. Dayıyla yengenin evi çok güzel döşelidir, küçük kızın evinde olmayan, hatta bildiği başka evlerde de olmayan eşyalar vardır; tam ortasında bir pikap olan siyah büfe,  her minderi başka renkte, siyaha boyalı sandalyeler, damla biçiminde kristal sarkaçları olan avizeler, yatağın üstünde yengenin büyük anneannesinden kalma sırma işlemeli kadife örtü, pencerede yeşil organze üstüne yağlıboya laleler resmedilmiş perdeler, tuvalet masasının üstünde antika kristal parfüm şişeleri, silindir biçimli Tolon marka çamaşır makinesi ve küçük kızın evine daha uzun süre giremeyecek olan bir ayrıntı, duvara asılı siyah bir telefon.

Sadece telefon ve dekorasyonda değildi farklılık. Küçük kız ilk yemek davetinde anlayacaktır bunu, yenge müthiş sofralar kurar, bilinmedik şeyler pişirir. Tablo gibi hazırlanmış masada yenilen yemeğin üstüne tek kişilik kâselerde şeffaf bir tatlı gelir, henüz jöle nedir bilmeyen küçük kız kaşığında titreyen sarı renkli şeye bakakalır. 

Hanımeli kokulu evden bir süre sonra taşınır dayı ile yenge, artık üç kişilerdir, bir küçük kızları olmuştur. Kocaman bir dairedir yeni ev, kot farkından dolayı merdivenle inilir, üç bölüm halinde uzanan devasa salon apartmanın arka bahçesine bakar. Yatak odaları ve evin büyüklüğüne oranla küçük kalan mutfaksa merdiven boşluğuna. Karanlık mutfağa neşe katmak için ne varsa kırmızıya boyatmıştır yenge, o kırmızı mutfaktan her davet sofrasında farklı bir yemek çıkar, farklı takımlarda sunulur.

Küçük kız yavaş yavaş büyüyordur artık. O gün ailenin tamamı yengenin evinde yemeğe davetlidir. Sofra hazırlanmış, masanın demirbaşı kulpu çatlak sürahi-ki kimin elinde kırılırsa dayı ile yenge o kişiye sürpriz bir ödül vaat eder-başköşeye konmuştur. Küçük kız mutfağa, yengenin yanına gider. Kırmızı ocağın üstündeki kocaman kırmızı tencerede su kaynıyordur. Yenge kırmızı dolaplardan birini açar, içinden neredeyse bir metre uzunluğunda ince bir paket çıkarır. Spagettidir bu, küçük kız hiç o kadar uzununu görmemiştir, gözleri tencere ile spagetti paketi arasında gidip gelir, tencere ne kadar büyük olursa olsun o kocaman makarnaların sığması mümkün değildir. “Kıracak mısın?” diye sorar. “Hayır” der yenge, “bak böyle yapacağım”. Kapağı kaldırıp fokurdayan suya eline aldığı spagettileri diklemesine yerleştirir. Bir çiçek gibi açılan spagettiler tencerenin kenarına dayanırlar ve alttan yumuşadıkça dibe doğru yol alırlar. İki dakika geçmeden upuzun spagettilerin tamamı açılmış bir yün yumağı gibi suyun içine yayılmış, pişmeye başlamıştır. Küçük kız ilk spagetti pişirme dersini yengeden almış olmanın heyecanını taşıyarak aile bireylerini sofraya çağırır. Masanın etrafına yerleşirler. Küçük kızın artık bir kız kardeşi vardır, anneannenin bir yanına küçük kız, diğer yanına kız kardeş oturur. Dayı ve baba yan yanadır, dayı rakı şişesine uzanır, bardakları doldurup su ekler, sonra kadehleri birbirine vurup çok eski yıllardan kalma, çok sevilen bir komşudan öğrendikleri şarkıyı söylemeye başlarlar adetleri üzere:

“viva la viva la viva la amur

Viva la amur viva la amur

Viva la kampaniiiii”

Anneannenin bu şarkıyı her duyduğunda olduğu gibi yine suratı asılır, “Vangil çığırıp durman papaz gibi” der oğluyla damadına, onlar gülüşürler. Anneannenin kızgınlığının, anlamını bilmeden öğrenip sevdikleri, aslında aşka ve dostluğa bir övgü olan şarkıya değil içilen içkiye olduğunun farkındadırlar ama aldırmazlar, “şerefine ana” der damat gülerek. Yüzünü tabağa eğip “babamın bokunu için” diye fısıldar anneanne kimseye duyurmadan, sonra iki yanında oturan küçük kızla kardeşini dürtükler: “Kırıtıp durman kız, yiyin”. Kızlar yüksek sesle koro halinde cevap verirler: “Dürtmesene anneanne yiyoruz işte”. Anneanne iyice sinirlenir, “babasının ikinci porsiyon bokunu” ikram olarak küçük kızla kardeşine sunar…

10 Ağustos 2014 Pazar

OYYYY!..


Bizim sandık böyleydi, içinden Snoopy çıktı, alkışlar onun için :)

Şaka bir yana ne boy verdik, ne koyverdik, 3 gün uğraşıp kaydımızı Ankara'ya aldık ve gidip görevimizi ifa ettik. Cümleten hayırlı olsun. Oyumu ilk kez oy verdiğim okulda kullanıp bir nevi nostalji yapmış oldum ayrıca. O zaman oy verme yaşı 21 idi, pek heyecanlıydım, elim titreye titreye basmıştım mührü. Kaç yıl sonra tekrar aynı yerde vermek kısmetmiş, belki bunun da bir esbab-ı mucibesi vardır, bilinmez. Sandıklar pek tenha idi, insanların erkenden kullanmış olduğunu ya da havanın serinlemesini beklediğini düşünerek umudumu kaybetmemek istiyorum. Bir saate ilk sonuçları alırız, bekleyip görelim. 

Dün akşam başlayıp sabah bitirdiğim bir kitap okudum: "Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım/Melida Tüzünoğlu". Oldukça güncel bir konuyu esprili-hatta yer yer absürd-bir dille anlatan ilginç bir kitap, belki Bibliyomanyaklar'da ele alırız. 

Geçen gün Gençlik Parkı'na düştü yolumuz, arkalarda bir yerde kitsch görünümla ama şirin bir cafeye oturduk, Nostalji Cafe. Yeşilcam yıldızlarının büyük boy posterleri eşliğinde çaylarımızı yudumladık, bizim masada Sadri abi vardı:


"
Bir demli çay
Bir demli çay daha
Sonra hep
İstanbul şarkıları söylerim..."

Dedi, biz de şerefine  bardaklarımızı kaldırdık...

8 Ağustos 2014 Cuma

TEL-A-FERİK :)

Öğleye kadar evde yayılmış miskin miskin otururken birden kafamın içinde çalan orgdan bir ses yükseldi: "Leylak Hanım ve değerli eşi, buraya oturmaya mı geldiniz?". Orgcubaşının dediğini ikiletir miyiz hiç, hemen giyindik ve attık kendimizi sokağa, istikamet Yenimahalle, hedef teleferik. Teleferik üstelik anneannemin yıllarca oturduğu, benim de çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim evin yanında kurulu, yani bir nevi komşuluk halleri de söz konusu, hatrını almak lazım. Neyse, indik metrodan bindik teleferiğe, süzülmeye başladık kablonun üstünde:


Fotoğrafın sağ alt köşesindeki pembe binada idi anneannemin evi, karşıdaki manzaraya bakarak büyüdüm desem yalan olmaz.

 

Ve evet, ilk kez tepeden görüyorum binayı...


Yatay sarı bina mezun olduğum ilkokul, o zamanlar pembe idi ve yanına ilave blok yapılmamıştı. Sınıfın penceresinden bakarak sağdaki camiin resmini çizerdim. O camiin altında şahane prenses pastasıyla Avrupa Pastanesi vardı, halen de var.


Teleferiğin ikinci durağı burası: Şentepe. Vay canına ben bu semtte otururken bomboştu ortalık, tek tük birkaç bina o kadar.

 


Dededoruk tepesine doğru giderken kuşbakışı Yenimahalle ve Ankara görüntüleri.


Dönüyoruz artık, soldaki L şeklindeki bina mezun olduğum ortaokul ve lise binası, tabii ki o da pembeydi, renk değiştirmiş.

Teleferikten indikten sonra anneannemin evinin  ve hemen yakınındaki uzun süre oturduğumuz kendi evimizin yanından geçmek istedim. Belli mi olur, çok geçmeden onlar da yıkılıp "Eski Binalar Cenneti"ndeki yerlerini alırlar. Zaten çok yıpranmışlar, oynadığımız alanlar küçülmüş, sıvalar dökülmüş, bahçeler bakımsız. Yine de içim hop etti önlerinden yürürken. Sonra arka tarafta, eskiden boş bir arazi olan yere kurulmuş pazar yeri kompleksindeki bir restorana oturduk. Yıllar önce çift ip atladığım kırların, çekirge avlayıp gelincik topladığım şantiye arazisinin üstünde şimdi yemek yediğimi düşünüp gülümsedim, gözüm sol yanda Güneş açık hava sinemasını aradı ama heyhat...

İşte böyle sevgili dostlar, bugünü de çocukluğuma kuşbakışı bakarak geçirdim, kalın sağlıcakla...


7 Ağustos 2014 Perşembe

NOSTALJİ

Dün kızkardeşin içinde olduğu bir kitap projesine yardımcı olmak için birlikte Milli Kütüphane'ye gittik. Eski dergileri tarayıp proje için gerekli olan bilgileri fotoğraflayacaktık. Benim Milli Kütüphane deneyimim öğrencilik yıllarımla sınırlı kalmış, şimdiki binanın kapısından adımımı bile atmamıştım, ben görmeyeli-daha doğrusu girmeyeli-pek çok şey değişmiş haliyle. Kızkardeş gerekli dökümanı hazırlatmak için ilgili salona giderken ben giriş yapabilmek için gerekli kartı alma çalışmalarına başladım. Önce kişisel bilgilerimizi içeren bir form doldurdum, aynı üniversite giriş sınavındaki gibi kutucuk karalamalı. Ay pek helecanlandım, neredeyse görevliye "Amca yanlış kutu karalarsam doğruyu götürür mü?" diye soracaktım :) Sonra formu teslim ettim, beni bir kabine alıp oturttular ve fotoğrafımı çektiler. Ardından da giriş kartımı basıp verdiler. Fotoğraftaki küstah halime pek bir şaştım, adeta "Hıh, lütfedip kütüphanenize gelmişim, siz beni formaliteyle uğraştırıyorsunuz, çeker giderim valla" der gibi bir halim var. Neyse kartı turnikede "dıt dıt" okutup kızkardeşin dergi ciltlerini almakla uğraştığı salona gittim. O kadar ağır ve çok dergi istemişiz ki bizi depoya yönlendirdiler. Görevli ciltler dolusu dergiyi önümüze yığdı, teşekkür ettik ve başladık taramaya. İlk cilt "Yelpaze" dergisine aitti, konsepte uygun olsun diye yelpazemi çıkardım, zaten bunca eylemden dolayı ter basmıştı, bir yandan sallayıp bir yandan derginin sayfalarını çevirdim:


"Yelpaze" çok fazla bir şey ifade etmedi, sol sayfada reklamı olan "İda" isimli kitap dışında. Lisedeyken bir arkadaşım hediye etmişti, hala kütüphanemde durur. Lakin 2. cildi elime aldığımda nostaljim tavan yaptı. İlk sayısından son sayısına kadar alıp bayıla bayıla okuduğum, içinden çıkan patronlarla kendime giysiler diktiğim, yemek tariflerini kesip sakladığım "Samanyolu" dergisiydi bunlar:


1972 yılında çıkan ilk sayının kapağı, kapaklara ayrıca bayılırdım ve fekat şimdi bakınca erkek arkadaşın leopar desenli, balıkçı yakalı kazağına daha da bir hayran oldum demek yeterli olmaz :) Parasız elbise patronlarımızı müvezzimizden isteyecekmişiz, öyle yazıyor kapakta. İstemeye gerek yok, müvezzimiz eksiksiz getirdiği gibi, her hafta bizim almadığımız gazetelerin ilavelerini de bana beleşten bırakırdı :)


Derginin tefrika resimli romanlarından bir sayfa, görüldüğü gibi İtalyanlar da birine çile tutturup yün yumak sarıyormuş. Ayrıca bu sayfalarda ilk gençlik aşkım Andrea Giordana, Franco Gasparri ve hayranı olduğum Paola Pitti gibi foto roman yıldızlarına rastlamak pek hoşuma gitti. 

Samanyolu ciltlerini elden geçirince sıra ben yaş grubundaki her gencin(!) kesinlikle tanıdığı bir dergiye geldi: "Hey!"


"1970'in müzik olayı sizce hangisidir?", haydi gençler bilin Hey Dergisi sizi 2 hafta Londra'ya göndersin. Görüldüğü gibi 1971'in en çok satan plağı da Fikret Kızılok'tan "Söyle Sazım" imiş. "Söyle sazım ne söylersin/Yelelelliiii yeleleli"


Dergi cildinin sonlarına yaklaşırken şu sayfa beni dumura uğrattı. O yılların pek meşhur İtalyan şarkıcısı Iva Zanicchi, kocası ve kızı. Lakin benim böyle karım olsa, kapının arkasına saklanır, o uyuyana kadar çıkmam. Kadın sayfayı doldurmuş, ben dominantım diye bağırıp durur. Adamcık arkada pısmış kalmış, maço bir poz verse de yemezler yavrum. Çocuk zaten sıkıysa bir kıpırdasın o kucaktan :)

Sonra acıktık, bahçeye çıkıp yanımızda getirdiğimiz simitleri termostaki buzlu kahvemiz eşliğinde yedik, yerken kızkardeşle aramızda şöyle bir diyalog geçti:

-Biz çok fakirmişiz ama kitap okumaya çok düşkünmüşüz, kalacak yerimiz de yokmuş, günümüzü Milli Kütüphane'de kitap okuyarak geçiriyormuşuz. Halimize acıyan bir Simit Sarayı bize sponsor olmuş, günde beleş bir simit veriyormuş.
-Kahve nerden?
-Simidi veren saray kahveyi de verir, o da oradan.
-Simitçi niye sponsor?
-Hep kitap okumak istemiş ama ailesi engellemiş, o yüzden büyüyünce zengin olursam kitap okuyan birilerine zıponsor olacam demiş.
-Peki akşam yemeği yemiyor muymuşuz?
-Yemiyormuşuz, böylece hem fit kalıyormuşuz, hem de para harcamıyor muşuz.
-Nerde yatıyormuşuz gece?
-Sen çok soru sormaya başladın, kalk simidin bittiyse işimize devam edelim.

Simitli öğlen yemeği sonrası sıra "Hayat" dergilerine gelmişti:

Bricit Bardo'nun ne gadan güzel olduğunu unutmuşum meğersem, görünce hatırladım, hatırlayınca burnumun direği sızladı. 


Aa, o da ne? Şu pek neşeli genç kızlardan gitar çalanın üstündeki elbisenin aynısından annem bana dikmişti. Hem de bizzat derginin bu sayısından ilham alarak. Kumaş da neredeyse tıpatıp aynıydı. Kırmızı üzerine minik beyaz çiçekli basmadan, çingene modası vardı o yıllarda. Pek severek giyinmiştim.


Ve bir de şunu gördüm, "Gökkuşağı Jölesi". O zamanlar hazır jöle pek bulunmazdı bizim memlekette. Babam işyerinden jelatin getirmiş, ben de mevsim icabı çilek olmayınca portakalla bu jöleden yapıp arkadaşlarımı davet etmiştim. Biri hariç hepsi bayılmıştı, o biri de beğenir gibi yapmış ama ne kadar iğrendiğini 30 yıl sonra itiraf etmişti :)


Şimdi onca dergi karıştırılır da "Ses" unutulur mu? Bir nesil "Ses" ile büyüdü. Kapaktaki beline bağladığı süslü kemer tenini fena halde kızartmış olarak görülen Feri Cansel pek seksi, pek hoş bir hanım kızımız idi ama ne yazık ki sevgilisi tarafından öldürülmüştü, ruhu şadolsun. Kadın cinayetlerinin başı sonu yok görüldüğü gibi.


Tüm taramaları ve fotoğraflamaları ayakta yaptığım için epey yorgun ama pek nostaljik ve mutlu ayrıldım Milli Kütüphane'den. Güzel bir gün oldu,  projenin gerçeğe dönüşmesi dileğiyle diyelim...


6 Ağustos 2014 Çarşamba

SÜT TOZU (ÖYKÜ2)



Firdevs öğretmen anlattığı konunun son cümlesini tamamlarken teneffüs zili de çalmıştı. Küçük kız öğretmene çaktırmadan yüzünü buruşturdu, “iğrenç süttozu zamanı geldi, öyk” diye fısıldadı sıra arkadaşı Reyhan’a. Onun cevabını beklemeden elini sıranın yan tarafına uzatıp annesinin desenli basmadan diktiği süt torbasını çengelinden aldı. Birazdan hademe Mustafa abi galvaniz güğümüyle içeri girer, güğümün içindeki sütten başka her şeye benzeyen bulamacı dağıtmaya başlardı. “Nefret ediyorum, nefret ediyorum” diye söylenerek süt torbasının içinden peçeteyi çıkarıp sıranın üstüne yaydı, sonra alt kısmı tırtıklı plastik bardağı ve süte eşlik edecek elmayı çıkardı. Bardağını da sevmiyordu üstelik Filizin bardağından olsaydı keşke, rengârenk halkalar iç içe geçiyor yukarı çekince bardak oluyor, işi bitince aşağıya doğru itilerek küçük kapaklı bir kutuya dönüşüyordu. Hoş bardak güzel olsa ne fark ederdi ki, içine konan şey mide bulandırıcıydı. 


Firdevs öğretmen dizüstünden lastikle tutturduğu çoraplarını çekiştirerek az önce çıktığı sınıfa geri döndü ve “bardaklar, peçeteler hazırlandı mı çocuklar, Mustafa abiniz birazdan gelir, ben içmiyorum, sevmiyorum anlamam, o süt içilecek” dedi itiraz kabul etmeyen bir sesle. Çocuklardaki hareketlenme artarken Mustafa abi güğümüyle paldır küldür daldı ve ilk sıradan başlayarak bardaklara süt servisi yapmaya girişti. Küçük kızın o yapışık, sinek ilacı kokan, kimyasal tattaki sıvıya süt demeyi, hele de içmeyi hiç mi hiç canı istemiyordu. Gelgelelim sınıfın Çalıkuşu, öğretmenin gözdesi olmak bu konuda bir ayrıcalık sağlamıyordu ona, öğretmen “içilecek” diyorsa içilecekti. Beslenme saatinin sonunda bardakları kontrol ediyor, içmeyene zorla içiriyordu. Aslında ara sıra denediği bir taktik vardı küçük kızın, Firdevs öğretmenin görmediği bir anda bardağı süt torbasının içine boca ediveriyordu. Bardak boşalıyor, kontrol atlatılıyordu ama bu defa da evde sorun çıkıyordu. Süt torbasının kumaşı sütü tam olarak emmiyor, damlayan kireç benzeri sıvı hem torbayı, hem siyah önlüğü lekeliyor, anneden bir araba azar işitiyordu. İşte, Mustafa abi küçük kızın sırasına gelmiş bardağını doldurup arkaya geçmişti bile. Yüzünü buruşturup bardağa uzanırken sıra arkadaşı Reyhan “Burnunu tut içerken” dedi, “kokusunu duymazsan daha rahat yutarsın”. “Öyle de içemiyorum, böyle de” diye söylendi küçük kız, anlaşılan süt yine torbayı boylayacak, evde yine azar işitilecekti. O esnada kapıda sınıf arkadaşları sümüklü sarı Hüseyin’in babası olan hademe amca göründü, elinde koca bir tepsi, tepsinin içinde de çok sayıda çörek vardı, hem de ördek biçiminde. “Müsaade et hocam” deyip tepsiyi kürsüye yerleştirdi ve “uçuyor bunlar, kaçıyor bunlar” diyerek çocukları çörek almaya çağırdı. Anlaşılan sadece süttozu değil un yardımı da yapıyordu Amerikalılar. Neyse ki çörekler süt olduğu iddia edilen o sıvı gibi iğrenç değildi, hem lezzetli, hem ördek şeklindeydi. Üstüne üstlük gözünü de kuru üzümden yapmışlardı. Küçük kızın yüzü güldü. Kuyruğundan başlayıp yemek, hepsi bitince de üzüm tanesini mideye indirmek hayaliyle kürsünün önünde kuyruk oluşturmaya çoktan başlamış çocukların arasına katıldı…


4 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR PARMAK ÖYKÜSÜ


Görsel: Buradan

Küçük kız ağır tahta kapıyı zorlanarak açtı, çıkan keskin gıcırtıya gülümsedi. Seviyordu o sesi kapı canlıymış ve ona “buyur geç” diyormuş gibi geliyordu. Kocaman gölgeli bahçeden sokağın boz toprağına ve artık çok fazla etkisi kalmamış güneşine adım attı. Kapı aynı gıcırtıyla kapandı arkasından. Etrafına bakındı, kimseler yoktu. Tam karşıdaki fesleğene henüz su verilmemişti. Fesleğen denilen şey aslında orta büyüklükte beton bir havuzdu. İkindiüstü güneş eğilip hava serinlemeye başladı mı fesleğen bekçisi Hüsam kocaman vanayı çevirir, sular havuzun içindeki borudan gürüldeyerek akmaya başlar, havuzu diz boyuna kadar doldururdu. Su uygun yüksekliğe gelince Hüsam vanayı kapatır, tahta sandalyesine yerleşip deniz manzaralı bir mekândaymışçasına keyifle sigara yakardı. Fesleğene su verilme saatini bilen kadınlar çoktan çamaşır sepetleriyle havuzun başında birikmiş olurlardı. Sonrası cümbüştü. Şalvarlarının paçalarını diz üstüne kadar sıvayıp esmer, kıllı bacaklarını ortaya seren kadınlar havuza dalar, çamaşırlarını çitiler, çok kirli olanları fesleğenin beton duvarına üst üste koyup tokaçlarken bir yandan gülüşüp sohbet ederlerdi. Kahkahalar, türküler, tokaç sesleri, kimi zaman küfürler, açık saçık şakalar havada uçuşurdu. Hüsam’dan kimse çekinmezdi, yılların alışkanlığı onları yüzgöz etmiş, Hüsam kaçınılması gereken bir erkekten ziyade bir aile bireyine dönüşmüştü. Sıçrayan sabun baloncukları, su damlaları kadınları ıslatır, giysileri üstlerine yapışır, iri göğüsleri, koca kalçaları belirginleşir, ortam bir nevi kadınlar hamamına dönüşürdü. Küçük kız bayılırdı bu doğaçlama gösteriye, her gün seyretmekten bıkmaz, fesleğene su verilme saatini sabırsızlıkla beklerdi ama daha vakit vardı, kendini oyalayacak bir şeyler arandı. Gözüne bahçe duvarının dibine atılmış çömlek parçaları çarptı. Tam aradığı şeydi. Her yaz tatilin bir bölümünü geçirdikleri büyük teyzenin bahçesi onun için büyülü bir dünya, tekdüze yaşama açılmış renkli ve eğlenceli bir parantezdi. Kavaklıkla meyveliği ayıran boşluktaki minik evde kalırlardı. İki odalı, küçük sofalı şirin bir bağ eviydi burası. Elektriği vardı ama suyu yoktu. Su ihtiyacı az ilerideki kıpkırmızı tulumbadan sağlanırdı. Küçük kızın bahçede en sevdiği şeylerin başında gelirdi bu tulumba. Kuzenleri ya da teyzesi meyve sebze yıkarken, bulaşık durularken onlara su çekmeyi gönüllü üstlenirdi.  Kırmızı kolu yavaşça yukarıya kaldırırken tulumba adeta nefes alırdı: Gırrrç! Kol inerken nefes geri salınırdı: Tısss! Sonra hızlanmak gerekirdi, gırrç-tıss, gırç-tıss ve su tulumbanın sarkık bir dudağa benzeyen ağzından billur parıltılarla dökülürdü. Su kokar mı? Kokardı evet; mis gibi, bahar gibi, bulut gibi, su gibi kokardı. Sarılıp öpmek isterdiniz. Biraz beride tulumbadan sonra bahçede en sevdiği ikinci şey dururdu küçük kızın, lahite benzer iri mermer bir blok. Mermer onun mutfağıydı. Bahçeden topladığı cümle bitkiyle, otların arasından avladığı fişgenelerle, ağaçlardan kopardığı yapraklarla hayali yemekler pişirirdi. Akasya tohumları fasulye, ebegümeciler asma yaprağı, topraklar pirinç, yabani naneler ıspanak olur, karıştırılır, birleştirilir, sarılır, bükülür tencere-tabak vazifesi gören çömlek kırıklarına yerleştirilirdi. O yüzden sevinmişti işte duvarın dibindeki çömlek kırıklarına. Seyirtip aldı yerden. Ayağının dibinde ebegümeciler vardı, bir sarma yapılırdı. Yaprakları boz toprakta bolca yetişmiş altın dikenin iğneleriyle birbirine birleştirdi mi hayali menüsünün ana yemeği hazır olacaktı. Nasılsa fesleğene su verilmesine daha vakit vardı, rahat rahat yapardı işini. Lakin çömlek kırıkları fazlaca büyüktü, kırıp küçültmek lazımdı. İrice bir taş ilişti gözüne, ağırdı biraz ama kaldırdı, çömlek parçasını sol eliyle tuttu, taşı sağ eliyle. Sonra hızla indirdi, aman Tanrım. Gözlerinde yıldızlar uçuştu bir an, keskin bir acı sol elinin başparmağından başlayıp beyninin kıvrımlarına kadar kesintisiz bir hat çizmişti. Çömlek parçalanmıştı evet, beraberinde morarmış bir tırnak ve kızarıp giderek şişen bir parmak bırakarak. Çığlığı kapalı kapının ardından bahçeye ulaşmış, içeride kim varsa dışarıya koşmuştu aceleyle. “Parmağım” diye tepiniyordu ağlayarak, “parmağım çok acıyor”. Ev ahalisi ne olduğunu anlamaya çalışırken salya sümük “taşı parmağıma vurdum” diyebildi. O annesinin soyut yeşil desenli, naylon kumaştan elbisesinin eteğine yanağını dayayıp ağlayarak içeriye doğru yürürken büyük teyze ayağıyla taşı itekleyip “Ooo” diyordu, “kocaman çingi taşmış, çok acımıştır”. Anneanneyse her zamanki gibi ne taşın iriliğini, ne çocukluğun saflığını, ne oyunbazlığı hoş görüyor, “ne bok işin vardı koca taşla sokakta, otur yanımızda, tek durmazsan olacağın budur” diye söylenerek arkadan geliyordu. 
 
Bir süre sonra ortalık yatışmış, el yıkanmış, parmak dezenfekte edilmiş, gözyaşlarının tozlu suratta çizdiği su yolları silinip temizlenmiş, gezmelik kıyafetler giydirilmiş ve küçük kız acıyan parmağına üfleye üfleye başka bir semtte oturan diğer akrabanın evine gitmek üzere ailesiyle yola düşmüştü. O gece orada kalınacaktı konuk olarak. Müstakil, eski bir evdi gidilen yer, en güzel yanı yerdeki desenli karolardı. Parmağı bu kadar acımasa anında o karolarda bir oyun kuruverirdi ama canı o kadar çok yanıyordu ki doğru dürüst yemek bile yiyemedi. Sonra odalardan birine yer yatağı serildi, annesinin koynuna kıvrıldı küçük kız. Hayatı boyunca çok uykusuz gece geçirecekti ve galiba bu ilkiydi. Sol elinin başparmağında bir saatli bomba vardı adeta, çıkardığı “zonk zonk” sesler neredeyse duyulacaktı. Gece bir türlü bitmek bilmedi, acıdan kıvrana kıvrana sabaha karşı yorgunluktan sızdı. Gözlerini açtığında büyük teyze başucundaydı. “Ne oldu yavrum, çok mu acıyor?” diye sordu. Küçük kız gece boyunca biriktirdiği gözyaşlarını koyuverdi “çok acıyor, evet”. Hışımla büyüklere döndü teyze, “şu çocuğun parmağına bir yağlı hamur saramadınız da bütün gece kıvrandırdınız mı, tüh suratınıza” diyerek mutfağa yollandı. Çok geçmedi, elinde içi hamur dolu bir tasla küçük kızın karşısına oturdu, hamuru ustalıkla açıp iyice morarmış ve şişmiş başparmağa doladı. Evsahibinin getirdiği tülbendi yırtıp hamurun etrafına sardı, “birazdan geçer kızım, bu beceriksiz karılar bir boktan anlamazlar, seni böyle ağlatırlar” deyip çocuğun örgülü saçlarını okşayarak doğruldu.
Hep birlikte yapılan kahvaltının sonuna doğru ağrı ciddi anlamda azalmış, tekrar bahçeye dönüldüğünde ise neredeyse yok olmuştu. Küçük kızın aklında şimdi bir gün önce hazırlayıp mermerin üstüne bıraktığı yemeklere ilave yaparak evcilik oyununa devam etmek vardı. Hamurla sarmalanmış parmağını havada tutarak mermerin yanına koşturduğunda ise onu bir sürpriz bekliyordu. Evin ineği Kurtuluş serbest kaldığı bir anda etrafı teftişe çıkmış ve küçük kızın otlarla özene bezene hazırladığı yemekleri yokluğundan istifade yalayıp yutmuştu. Bu kez atılan çığlık diğerinden de yüksekti. “Yine mi parmağına bir şey oldu?” korkusuyla koşturan ev halkı onu salya sümük “Kurtuluş yemeklerimi yemiş” diyerek ağlarken görünce topluca bir kahkaha koyuvermişti. 
O zamandan bu zamana küçük kız, ne zaman sol elinin tırnağı değişmiş başparmağına baksa çocukluğunun en güzel günlerini artık olmayan o bahçede geçirebildiği için kendini çok şanslı hisseder…

Not: Bu öykülerin devamı gelecek

1 Ağustos 2014 Cuma

NERDEN NEREYE



Sıcak, hem de sıkı sıcak. Ütü yapmayı düşünüyordum erteledim. Yüksek ısı idrak yollarını mı açıyor, hafızanın çapaklarını mı temizliyor ne yapıyor anlamadım ya da bir atalet haliyle yayılırken zihin ordan oraya hopluyor, bir anda olmadık bir anı, geçmişten kalma bir ses, bir koku gelip buluveriyor seni. Az evvel buzlu kahve yapmaya mutfağa gittim. Şu sıralar sıcak içeceklere tahammülüm yok, soğuk versiyonlarını deniyorum. Tatlandırıcının minik poşetini elime aldım, içindeki tozun dipte toplanması için parmağımla tık tık vururken bilinç kaymasıyla yıllar öncesine gittim. Babamın sahip olduğu bir çok meslek arasında ilk ve esas olanı sağlık memurluğu idi. Gençlik yıllarında birkaç yıl bu görevle çalışsa da sonraki yıllarda yönetici kadrosuna geçmiş mesleğini de konu komşu ya da bizler üzerinde uygular olmuştu. Kime iğne yapılacak olsa kapımızı çalardı. O zamanlar şimdiki gibi kullan at enjektörler olmadığı için çelik-ya da bakır-bir kutu içerisine memba suyu konur, şırınga sterilize edilmek amacıyla kaynatılırdı. Bir yaştan sonra babam bu görevi bana vermişti, musluk suyu kullanmamamı sıkı sıkı tembihleyerek. Madeni kutuya enjektörü yerleştirir, içine basma şalvarlı tombul bir teyzeye benzeyen toprak küpten su ekler ve ocağın en minik gözünde kaynamaya bırakırdım. Bak şimdi kaynarken çıkan o koku da burnuma geldi, okulda aşı günlerinde koridorlara yayılan koku, pifff :) Sterilizasyon tamamlanınca babam görevi devralır, cam ampuldeki sulandırıcıyı şırıngaya çekmeden önce tepesini kırmak için aynı benim yaptığım gibi parmağıyla tık tık vurur, pıt diye kırıverirdi ampulün tepesini. En erken 30 yıl öncesinde kalmış bu işlem nereden çıkıp da aklıma geldi bilinmez ama hoş geldi sefa geldi. Beni Yenimahalle'ye, ta Atatürk Orman Çiftliğine kadar görünen kır manzaralı küçük evimize, sıcak yaz öğlenleri zorla yatırıldığım ve bir türlü uyuyamadığım öğlen uykularına, serisini tamamlayıp defalarca elden geçirdiğim Ayşegül'lere, tatil kitaplarının ödev zorunluğu taşımayan okumalarına, merdiven sahanlığında çok zıplayan minik kauçuk toplarla oynadığımız "bir-ki-üç buçuk" oyunlarına, güzel sesli komşu kızı Hülya'nın adı gibi hülyalı gözlerle söylediği şarkılarına, apartmanın yan duvarına kocaman harflerle yazılmış, anlamını bir türlü kavrayamadığım "Alepom" yazısına, her yaz tatili başlangıcında elimize tutuşturulan ve bir türlü bitirilmeyen nakışlara ve dantellere, akşam yemeğinden sonra ortak balkonda  dinlenen "Ankara İl Radyosu" istekler programına, bir külah tuzlu çekirdekle girilip kavrulan ağızların perde arasında Ankara gazozu ile serinletildiği Güneş Açık Hava Sinemasına, her gün aynı saatte şarkı söyleyerek kaldırımdan geçen karasevdalı "Deli Bardakçı"ya, annemin en çok kullandığı-hatta bazen saçlarımızı yıkadığı-deterjanı satan Şaşmazcının pazar tezgahına, eşekli dondurmacıya, Çinçi Kuaför'e, kasaptan çok kalem efendisine benzeyen ve küçük kardeşim için etlerin en güzelini özenle seçen kasap Hüseyin'in dükkanına, Mustaa Bakkal'a, seksek ve evcilik oynadığımız balkon altlarına, Ramazanlarda düzenlenip teravih namazı kılınan B Blok'un nem kokan kömürlüğüne, istoplara, yakan toplara, çift iplere ve daha nelere nelere ışınlayıverdi. "Hatıralar kocayan beyinlerin koltuk değnekleridir" demiş Cenap Şahabettin. Kocamışlığı asla kabul etmesem de bazen insan bir anıya dayanmak ihtiyacı hissediyor. İyi ki de hissediyor, yoksa hayat daha da tatsız olurdu. Güzel anılarınız çok olsun...