.

.
.

27 Kasım 2013 Çarşamba

DUT KURUSU, MÜZİK, KİTAP FALAN...


Dut kurusu yiyorum, o kadar uzun zamandır yememiştim ki, sabah girdiğim kuruyemişçide görünce dayanamayıp aldım. İlkokuldayken bir sıra arkadaşım vardı, Reyhan. O bayılırdı dut kurusuna, ben de hiç sevmezdim ama şimdi sevebileceğimi düşünüyorum. Fena değilmiş, yaşından daha iyi hatta. Bu Reyhan'ın bir ablası vardı, adını unuttum. O genç kızdı o zamanlar, "Melancoly" diye günün modası bir şarkı vardı, çok severmiş. Plağını almış, lakin evde çalacak pikap yokmuş. Reyhan anlatırdı, radyoda bu şarkı çalmaya başladı mı plağı parmağına takıp döndürürmüş. Ne hoş değil mi, insan bir şeyi istemeyegörsün. Reyhan'ı yıllardır görmüyorum, keşke blogumu okusa da bana ulaşsa. 

Dut kurusu yerken "Onurlu Yıllar" CD'sini dinliyorum on yüz milyon bininci olarak. Onur Akın'ın şarkılarını başka sanatçılar seslendirmiş. En sevdiğim şarkısı "Seviyorum Seni"yi Yavuz Bingöl söylemiş, keşke söylemeseymiş, "e"leri kapalı telaffuz ediyor, hiç iyi olmuyor. Ben ondan "Turnalar" ve "Nisan Yağmuru"nu dinlemeyi tercih ederim, "e"lerin kapalı söylenmesi o kadar rahatsız etmiyor o şarkılarda. Bu CD'de en çok Müslüm Gürses'ten "Asi ve Mavi"yi bir de Onur Akın'ın sesi ve Yetkin Dikinciler'in şiiriyle "Dağınık Gazel"i seviyorum. Rutkay Aziz de bir şiir okumuş ama sıra ona gelince atlıyorum :) Üst katta oturan öğrenci gençlerin evinden de gümbürtülü bir müzik sesi geliyor ama ne oludğunu anlayamadım. Sadece  güm güm vuran baslar hissediliyor.

Uzun bir aradan sonra Erendiz Atasü'den yeni bir kitap okumaya başladım: "Dün ve Ferda". Özlemişim Erendiz hanımı, daha doğrusu yazdıklarını. Yoksa kendisini yazın Ankara'da ara sıra görüyorum. Sanırım yakın yerlerde oturuyoruz. 

3 günlük kapalı ve yağmurlu havanın ardından öğlen güneş açtı burada, benim enerji de yükseldi. Güneşli kanepeme yerleşip Erendiz hanımın yazdıklarını okumaya gidiyorum ben, görüşmek üzere hoşçakalın...

26 Kasım 2013 Salı

ŞARKILI ÇORBA

Dışarda şakır şakır bir yağmur yağıyorsa, saat henüz 15.30 olduğu halde akşamın alacakaranlığı çökmüşse, ayaklar üşümeye başlamışsa, bilgisayar başında oturmaktan sıkılındıysa, üstüne bir de öksürülüyorsa her derde deva bir şeyler yapmak lazımdır diye düşünülür ve buğdaylı yoğurt çorbası yapmak üzere mutfağa gidilir. Yoğurt çorbasına olan aşkım dillere destandır, aramızda düzeylinin de ötesinde bir ilişki vardır, 7 gün, 24 saat, her mevsim, her öğün kendisiyle birlikte olmaktan büyük tat alır ve hastalık halinde ilk başvurulacaklar listesinin en başına yerleştiririm. O zaman başlasın işlem, bir de şarkı mırıldanırsan keyfi tam olur.

"Rüzgar uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız"

Dolaptan 2 yumurta, süzme yoğurt kasesi ve tereyağ kabı çıkarılır. Un kutusu açılıp paket alınır. Yoğurt tencereye boşaltılır, üstüne 2 yumurta kırılır. Un paketinin ağzı açılıp göz kararı serpiştirilir. Yok öyle ölçü mölçü, her şey en pratiğinden yapılır. Bir miktar su ilave edilip el blenderiyle bızztlanır. Zırıltıyı bastırmak için şarkı az daha yüksek söylenir:

"Ölgün ışıyor varsa uzak bir iki yıldız"

Sıcak su için ketılın düğmesine basılır ve buzluktan haşlanmış buğdayla nohut çıkartılır. Miktarına bakıp az bulunur ve "hımm"-burası önemli, mutlaka "hımm" denecek-denilerek biraz da pirinç eklenmesine karar verilir. Tencere ocağın üstüne yerleştirilir ve karıştırmaya başlanır. Şarkıya devam edilir:

"Bak çıt bile yok, korkma benim bahçede yalnız"

Pratik çalışma dedik ya, kaynayan tencereye sıcak su ilave edilip karıştırmaya devam edilirken buğday, nohut ve pirinç yoğurtlu karışımla buluşturulur. Biraz daha pratik ve sağlıklı olması açısından yağı nane ve biberle yakıp sonradan ilave etmek yerine her üçü de pişme anında eklenir.  Tencerenin altı kısılır, şarkı bitirilir:

"Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız"

Çorba tıkırdarken bir kahve içmek hoş olur düşüncesiyle kahve kavanozuna uzanılır.



Eh, şarkıyı hep benden dinlediniz, bir de Modern Folk üçlüsü'nden dinlemeye ne dersiniz:




Çorba pişiren, şarkı söyleyenleriniz çok olsun...


25 Kasım 2013 Pazartesi

HAFTA BAŞI

Malum, dün Öğretmenler Günü'ydü. Artık emekli olduğumuz için birkaç eski öğrenciden ve eş-dosttan gelen mesajla idare ediyoruz, resmi bir kutlama olmuyor. Biz de kendi kendimizi kutlarız dedik ve başı çeken bir arkadaş önderliğinde bir yemek düzenledik. Çok da iyi etmişiz, ne eğlendik, ne eğlendik. Uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarla hasret gidermek de bonusu oldu. Tabii içilen ayranlar, atılan kahkahalar ve bir miktar pist üzeri tepinmeler ertesi gün yol, su, elektrik olarak değilse de yorgunluk olarak geri döndü ama değerdi doğrusu. Çözüm kolay, yaparsın kahveyi alırsın kitabını eline, uzatırsın ayaklarını, olur biter...


Yalçın Tosun'un son kitabı "Dokunma Dersleri"ni okuyorum. Diğer iki kitabı gibi ayrıksı kişilikler, ötekileştirilenler oluşturuyor öykülerin kahramanlarını ve okuyup bitirdikten sonra her bir öyküyü içinizde ince bir sızı kalıyor. 

Yağmurun ardı arkası kesilmedi kaç gündür, usul usul yağsa da. Yarın da sel uyarısı verdiler Antalya için. Biz alışkınız o çılgın yağmurlara, geç bile kalmıştı zaten. Lakin ne kadar alışsak da güneş piliyle çalışan bünye error veriyor. Çay-kahve-kitapla enerji desteği yapıyoruz. Kasım'ı da yolcu etmek üzereyiz, Aralık yılbaşı coşkusunu da birlikte getirir umarım, 2013 pek keyifli bir yıl olmadı, kendisini yolcu etmekten pek üzüntü duyacağımız söylenemez. Yavaş yavaş kartları çıkarıp yazmaya başlamak gerek. Bu yıl kart etkinliği yok, daha doğrusu ben öncülük yapmıyorum, arzu ettiğim arkadaşlara yazacağım, yeteri kadar posta arkadaşım oldu zaten. Posta kutumuz şenlenecek, tabii dumanlı postacımız vaktinde ulaştırırsa.

Pazartesi de biterken yeni haftanız güzel olsun diyorum...

24 Kasım 2013 Pazar

ÖĞRETMENLER GÜNÜ




Tüm öğretmenlerimin, öğretmen arkadaşlarımın, blogger öğretmenlerin-bu arada kendimin-Öğretmenler Günü'nü kutluyor, görevini layıkıyla yerine getiren öğretmenlere layık oldukları değerin verilmesini diliyorum...

23 Kasım 2013 Cumartesi

CUMARTESİ ETKİNLİĞİ

Bugün ara ara yağıp ara ara duran yağmurlu bir havada, genç bir kızın sürekli telefonla konuşup sevgilisini anlattığı dolmuşla Devlet Tiyatrosu sahnesine gidip "Bir Daha Çal Sam" isimli oyunu izledim. 


"Casablanca" filminden esinlenerek Woody Allen'in kaleme aldığı oyunu Barış Eren çevirip yönetmiş. Filmin konusuyla ilgisi yoktu ama göndermeler vardı. Eğlenceli bir komediydi, Humprey Bogart'ı canlandıran oyuncunun dışında gözüme batan bir şey olmadı. Arkamdaki sırada oturan büyüklü küçüklü gruptaki çocuklardan birinin perde arasında çantasından bir sefertası çıkarıp makarna kaşıklaması ise görülmeye değerdi. Bir dahaki sefere ben de yaprak sarma götüreceğim. 

Dönüşte çiseleyen yağmur altında Seda Sayan'ın çığrına çığrına şarkı söylediği bir dolmuşa attım kapağı, eve vardığımda yan apartmanda davul zurna çalıyordu. Meğer gelin çıkıyormuş. Kakafonik bir memleketiz vesselam...


22 Kasım 2013 Cuma

GÖSTERMELİK YAZ BİTERKEN



Bugün itibarıyla yazın pastırması, sucuğu sona ermiştir, işte bu da fotoğrafı. Sen sonbaharın fotoğrafını nasıl çekerdin Abidin? Öyle de gönülsüz süpürüyordu ki, eminim yapraklara küfrediyordu içinden. "Yine dökülmeyecek mi bu '*****' yapraklar, ne uğraştırıyonuz la beni?" der gibiydi. Zaten yarısından çoğunu bırakıp gitti. Ardından da sıkı bir yağmur başladı, az evvel kovadan boşalıyordu, şimdi bardak seviyesine indi. İşin fenası bu havada dışarı çıkmak mecburiyetinde olmam. Sele kapılıp gitmesem bari :)


Karşı apartmanın sahibi Almanyalı amcamın portakalları da olmuş, dalında süzülüyor. Hep süzülür onlar zaten, hiç toplanmaz. İyi oluyor toplanmadığı, baktıkça içim açılıyor.

Alt komşulardan biri tarhana pişiriyor, kokusu bütün evi sardı. Tarhanaya itirazım olmayabilir ama öyle bir sarmısak koymuş ki içine şu an evin içinde kesif bir sarmısak kokusu hakim. Pişen ev ne durumda ve çorbayı içeçek olanın tansiyonu kaç derece düşecek tahmin edemiyorum. 

Yağmur şiddetini iyice arttırdı, vah bana vahlar bana. Akşama sesim çıkmazsa can simidi yollayın, boğulmak üzereyimdir :)


20 Kasım 2013 Çarşamba

AŞURELENDİK

Gününüz güzel olsun sevgili takipçilerim. Bizim buralar günlük güneşlik, "Bugün 23 Nisan/Neşe doluyor insan" şarkısındaki gibi şıkırdıyorum ortalığı ışıl ışıl görünce. Dün sonunda aşure pişirdim. Kuru malzemelerin tamamı önceden haşlanmış ve buzluktan tedarik edilmiş olsa da yorulmadım desem yalan olur. Üstelik hepi-topu bir kase düştü payıma. Biraz da isteyerek hepsini dağıttım konu-komşuya, zira-övünmek gibi olmasın-pek güzel olmuştu, tamamını kendimin yiyebileceğinden korktum:) Yapım aşamaları aşağıda:


Aşurenin eğlenceli tarihçesini merak ediyorsanız, geçen yıl bizzat yazmıştım, buraya buyrun: "Bir Aşure Masalı"

Dün aşure yapmanın dışında yeni bir kitaba başladım: "Ziyaretler Kitabı/Enis Batur". Enis Batur'un çektiği fotoğraflarla zenginleştirdiği ve gezip gördüğü yerleri anlattığı kitaplarını severim. Bu kitapta da başta Saint Nazaire olmak üzere bazı Fransız ve İtalyan şehirlerine yaptığı ziyaretleri konu etmiş. Gidip görmüş kadar oluyorum.

Öğleden sonra konuklarım var, o yüzden hoşçakalın demeden önce Sığınma Evleri için başlattığımız kampanyamızı bir kez daha hatırlatmak istiyorum, link aşağıda:


Bu da Facebook sayfası:


Hepinize şimdiden teşekkürler...