Sayfalar

16 Ocak 2026 Cuma

GÜN 16/MEKTUP 6

Güneşli ve berrak bir günde ısıtamadığım ayaklarımla onlaynım ve de sabahın 4'ünden beri ayaktayım. Niye derseniz, uyandım ve bir daha uyuyamadım, 7'ye kadar sabredip Candy Crush Soda oynadım ve sonra kalkıp gündelik işleri hallettim. Dün astığım çamaşırları topladım, şahsıma ve uyuyan şahsa kahvaltı hazırladım, etli ve terbiyeli kereviz pişirdim. Ve şu an hatırladım ki köklerini koymayı yine unuttum. Antalya'da kerevizler tazecik, yumru köklerinin üstünde uzanan upuzun saplı, körpe yapraklı olarak satılır. Dün kendileri pazardan gelince yıkanıp pişmeye hazır hale getirildiler, sadece kararmasın diye kökleri soymadım, poşete koyup kaldırdım ve de yazdığım gibi yemeğe koymayı unuttum. Neyse onu da rendeleyip yoğurt ekleyerek yeriz, kereviz gibi malımız olsun. Ankara'da yaşadığım sürece ne kereviz, ne enginar pişti bizim evde. O zamanlar satılmazdı bile pazarlarda, hele enginar çok ender sosyete manavlarında görülürdü ve bu acaip sebzenin neresi yenir diye çok merak ederdim. Annem zaten ne pişirmeyi, ne de tadını bilirdi. Kerevizi bir kere kök olarak halamda yemiş ve nefret etmiştim. Sanırım ya usulüne uygun pişmedi ya da benim damak tadıma henüz yerleşmemişti. Her yiyen "Aman ne güzel" diyordu da bir annemle ben beğenmemiştik. Hoş halamların evinde her şey yenirdi, bir gün "Ayaklı pırasa" pişirdim demişti yemeğe gittiğimizde, gözümün önüne aralarına pırasalar serpiştirilmiş kokulu ayaklar gelmişti, ıyk 😟 Meğerse bir gün önceden artan zeytinyağlı pırasayla yine önceki günden artan paçayla birleştirmiş. Halamın ikonik yemekleri, tabii ki onu da yemedim. Kereviz ve enginarı da şükür Antalya'ya gelince öğrendim ve sevdim. Pek yemek becerisi olmayan kayınvalidemin en iyi pişirdiği şey terbiyeli kerevizdi ki iyi yapıldı mı muhteşem bir tattır. Enginarı ise yazmaya bile gerek yok, neresinin yendiğini gayet iyi öğrendim, iş ki keseye uygun enginar bulalım. 

Aman çenem, pardon klavyem düştü yine, oysa bugün mektup günü ve hayli uzun bir mektup okuyacaksınız. Hazır mısınız, postacı kapıyı çalıyor: Zırrrr!

Görsel: Buradan

MEKTUP 6:

Saygılar 56 Chevrolet,

Herkese sevgi dağıtırken bana neden saygı diyeceksiniz, haklısınız tabii, siz hala geçmişin kucağındasınız. Otomobiller içinde bir otomobildiniz o zamanlar, belki biraz daha pahalı, belki biraz daha kullanışlı ve sağlam. Gel gör ki şimdilerde, eğer cami yıkılsa da mihrap yerinde bir görüntü veriyorsanız mücevher konumuna koyabilirsiniz kendinizi. Saygım o yüzden.

Siz Babil Kulesi’nin önündeki kaldırımın kenarında, arkadaşınız olan yeşil Buick’le-ki biz ona “Bıyık” derdik-park halindeyken bizim için Fadimanım Teyzeler’in taksileri olmaktan öte geçemezdiniz. Belki mahallenin haylaz oğlanları için değeriniz biraz daha yüksekti ama biz kızların umurunda bile değildiniz. Ha Bıyık’ın nikelajları güzel parlardı, bir de radyatör ızgaralarını komik bulurdum, bana bir akrabanın güldüğünde ağzından fırlayacakmış gibi duran, iri takma dişlerini hatırlatırdı.

Fadimanım Teyzeler’in erkek nüfusu babadan oğula şofördü. Bıyık babanın, siz ise sırayla yetişkin oğulların hizmetindeydiniz. Her iki oğul da bıçkın tiplerdi; ince uzun yapıları, üst dudaklarını kapatmayan Sadri Alışık bıyıkları, gömlek üstü yelekleri, İspanyol paçalı dar pantolonları ile Osmanlı dönemi tulumbacılarını andırırlardı. Fadimanım ise hiç öyle düşünmezdi, bir fotoğrafta takım elbise, dik yaka beyaz kazak ile gördüğü küçük oğlunu pek beğenmiş, “Maşşallah, mühendisler gibi çıkmış” diye gönenmişti.

Fadimanım Teyzeler Cümbüşçü Kasım Amcalar emekliye ayrılıp memleketlerine gittikten sonra taşınmışlardı bitişiğimizdeki daireye. Erkeklerin kaynaşması bir-iki ayı aldıysa da Fadimanım Teyze gülen yüzü, memleketi Beypazarı’na has eğlenceli dili ve cana yakınlığı ile bir haftada Kule’nin 3. Kat kadınları arasına dâhil oluvermişti. Bir şeye şaşırdı mı “Arıııı” diye feryadı basardı. İlk seferinde herkes arı soktu sanıp yardımına koşmuştu ama sonrasında bu sözcüğün Fadimanım Teyze’nin şaşma, kızma, sevinme, endişe etme durumlarında kullandığı olmazsa olmazı olduğunu anlamışlardı.

Sayın 56 Chevrolet, malumunuz sizin iki sürücünüzden büyük olanı evlendirme derdindeydi Fadimanım Teyze. Küçüğe pek söz geçiremezdi, büyük biraz daha nasihate yatkındı ama ondan gelecek darbe de annesini epey üzecekti. O aday arayadursun, oğlu çoktan seçmişti evleneceği kızı. Caddenin karşısındaki iki katlı tipik Yenimahalle evlerinden birinde oturan ve hakkında pek de iyi konuşulmayan bir kadının kız kardeşiydi seçilen kişi. İstanbul’dan ablasını ziyarete geldiğinde bir şekilde tanışmışlardı, muhtemelen siz bu durumun yakinen tanığıydınız ve hepimizden daha çok bilgi sahibiydiniz. Belki de evlilik teklifi sizin şahitliğinizde gerçekleşmişti şoför koltuğundan yolcu koltuğuna. Evlilik kararı aileye açıklandığındaysa kıyamet kopmuştu. Bıyık’ın Kaptanı baba daha oğlu son cümlesini bitirir bitirmez “Olmaz!”ı basmış ve evden çıkıp gitmişti. Fadimanım Teyze de karşıydı bu evliliğe, onca heveslerle helal süt emmiş bir aile kızı(!) ararken hiç istemediği bir aday sunulmuştu, hem de itiraza mahal bırakmaksızın. Oğulun dediği dedikti, “Ya o kıza he dersiniz ya da evi terk ederim” demişti ama nereye gidecekti ki, siz bile onun mülkiyetinde değildiniz sayın 56 Chevrolet.

Bıyık Kaptanı baba oğlunu evlatlıktan reddetmekle tehdit ededursun, oğlan içip içip yakasını bağrını yoluyor, Fadimanım Teyze iki gözü iki çeşme 3. Kattaki her kapıyı çalıp derdini döküyordu. Hem evliliğine karşı olmasına rağmen Mecnun’a dönmüş oğluna yanıyor, hem oğlunu ayarttığını düşündüğü kıza kızıyor, hem de “Gavur herif ne olurdu he dese” diye kocasına söyleniyordu. Konu komşu Fadimanım’ı teselli etmeye uğraşıyor, “Ablasının günahını kız niye çeksin, garibanın küçükken anası ölmüş zaten, babası ilgilenmemiş, sevaptır siz ona anne-baba olursunuz” diye iknâya uğraşıyor, Fadimanım kapıdan çıkar çıkmaz da olayı en ince noktasına varana kadar masaya yatırıyorlardı. Babil Kule’sinin 3. Katında bir Yeşilçam filmi çevrilmekte, bir magazin gazetesi dizilmekteydi. Sonunda babam baktı iş kötüye gidiyor, Dedem Korkut görevini üstlendi Sayın 56 Chevrolet, bundan haberiniz var mıydı? Teklife siz aracılık etmiştiniz ama ikna etmeyi babam başardı. Gidip Bıyık Kaptanı’yla görüştü, boy boyladı soy soyladı. 

Babam Babil Kulesi’nin akıl hocası gibiydi, herkes severdi, sözünü dinlerdi, onun da ikna kabiliyeti yerindeydi Allah için. Babamı tanırsınız mutlaka, yemeği aşırı kaçırdığı bir akşam fenalaşmış ve kalp krizi geçirdiği düşünülerek sizin koltuklarınızdan birine yerleştirilip acile götürülmüştü. Acilde gaz sıkışması olduğu tespit edilince yine sizin aracılığınızla eve teslimatı yapılmıştı. Gecikmeli bir teşekkür yollayayım bu vesileyle değerli varlığınıza.

Babam ailenin ağzından girmiş, burnundan çıkmış, işin sakıncalı ve faydalı yönlerini karşılaştırıp faydalı kısmını abartarak gündeme getirmiş ve sonunda Kaptan da dâhil kızı istemeye razı etmişti aile fertlerini. Ertesi günü asıl sizden dinlemeli, birlikte önce şekerciye, sonra çiçekçiye gidilmiş, çikolata ile o dönemin kız isteme çiçeği olan glayöl buketi yaptırılmıştı jelatinli ambalajında. Heyecanla akşam beklenmiş ve tam işler yoluna girdi derken bir vaveyla daha kopmuştu Fadimanımlar’ın evinde. Baba o kadar gönülsüzdü ki bir yandan giyinip bir yandan oğluna ağzına geleni söylemiş, oğlanın da sabrı taşıp karşılık verince iş çığırından çıkmış, Kaptan gitmekten vaz geçmiş, damat adayı kendini elinde glayöl buketi Kule’nin bahçesine atmış, Fadimanımsa ağrısı tutmuş başını tülbentle sıkıp kendini odaya kapatmış. Bitişik komşu olarak olaya bizler tanık olmuştuk ama olamayanlar bahçede gördükleri parçalanmış glayöllere bir anlam verememişlerdir mutlaka.

Fadimanım Teyze ertesi gün hâlâ ağrısı geçmeyen başındaki tülbentle, amatörce yaptığı onarım işlerinden dolayı ayakkabı tamircisi kardeşine benzettiği, “Tıklı benim gaadaş gibi” dediği babama gelip kocasını bir kez daha ikna etmesi için yalvarmış, “Arııı, daha başımıza neler gelecek?” diye ağlamıştı. Dedem Korkut yine devreye girmiş, boy boylayıp soy soylamış ve sonunda yeniden yaptırılan glayöller ve neyse ki sağlam kalmış çikolatalarla kız istenmiş, “Hayırlı olsun” temennileriyle iş bağlanmıştı. Damat ve bütün bu olanlardan haberi olmayan gelin adayı mutlu, geri kalan aile fertleri ise mutsuzdu. Babamın ertesi gün “Gözün aydın” dediği Fadimanım’ın cevabı şöyle olmuştu: “Ayamaz olaydı da kapanakalaydı”.

Bunca olayın sonrasında iş tatlıya bağlanmış, aile arasındaki nişandan sonra zaten düzgün bir ailesi olmayan kız bir süre Fadimanımlar’da kalmış, düğüne katılmak için gelen yaşlı babası Kule’nin müdavimi bohçacıdan 3. Kat kadınlarının yönlendirmesiyle üç-beş çeyiz alarak kendince katkıda bulunmuştu. Düğün semtimizin popüler düğün mekânı Ülker Pastanesi’nde yapılmış, tabii ki siz sayın 56 Chevrolet gelin arabası olarak süslenmiş ve görevinizi layıkıyla ifa etmiştiniz.

Bütün bu tantananın sonrasında istenmeyen gelin ailenin kıymetlisi olmuş, o küçücük eve girip Fadimanım ve Bıyık Kaptanı ölene kadar onlarla birlikte yaşamıştı. Sürekli “Gavur herif” diye kızdığı, her fırsatta söylendiği, aldığı odunu az bulduğu için “Gavur herif gitmiş de 500 kiloov odun almış, yarım ton barime alaydı” diye babama şikayete geldiği kocası Hedimanım’ın ölümünden sonra onun acısıyla ancak üç ay yaşayabilmişti. Olayın finali yine Yeşilçam filmlerine yakışır biçimde gerçekleşmişti.

İşte böyle 56 Chevrolet, umarım sahiplerinizi unutmamışsınızdır, ben ne sizi, ne de onları hiç unutmadım. Umarım şimdilerde bir koleksiyonerin garajında hayatınıza devam ediyorsunuzdur. Nikelajlarınız pas tutmasın, tekerinize taş değmesin…

 

 


15 Ocak 2026 Perşembe

PERŞEMBENİN DÜZLERİ/YALAN OLDU SÖZLERİ*

Dün öğleden sonra bir hızar sesiyle balkona koştum. Sokağın sonundaki apartmanın önünde büyüyen tesbih ağacı sanırım birinin gözüne epeyce batmış olmalı ki, "Tiz kesile!" buyrulmuş, ses oradan geliyormuş, dallarından başlayıp köküne kadar kestiler canım ağacı. İlkokul öğretmenimin her fırsatta hatırlattığı "Yaş kesen baş keser" atasözüyle büyümüş ben ve benim gibiler her ağaç kesildiğinde kolumuzu kaybetmiş gibi oluyoruz. Sinir bozukluğuyla izlerken alt kattaki dükkandan çıkan bir adam, sahibi midir neyin nesidir bilmiyorum, belediye ekiplerine yanaşıp birini ardına taktı ve bizim çınarın yanına getirip "Şunu da kesin" dedi. "Hoşt!" diye bağırmamak için kendimi zor tutarken Allahtan görevli, "Abi bu çınar, orman ağacı, izinsiz kesilmez" dedi. Şimdi bir kere sen kimden izin aldın koca apartmanda da kendi başına ağaç kestirmeye çalışıyorsun, haydi onu da geçtim ağacın sana ne zararı var. Şu yaz boyu güneşin cayırdattığı şehirde koca bir gölge, serin bir yeşil, daha ne istersin? Ekmek demez, su demez, kuşlara yuva, çevreye güzellik, karşı binalara mahremiyet sağlar. Apartmanla yaşıt, 35 senelik bir ağaç, bizimkiler elleriyle dikti bina yapılır yapılmaz. Kaç kez budanmasına rağmen apartmanın boyuna ulaşmış neredeyse bir mahalle tarihi. Ahmağın biri de kes şunu diyor, asıl sen kes sesini 😃 Çok kızdım arkadaşlar, görevli Orman Müdürlüğü'nden izin almadıkça kesilmez dedikçe de ısrar ediyor, sanki binanın sahibi. Ekip gitti de bir rahat nefes aldım, ödüm koptu, bırakın kesmeyi budayacaklar diye bile, çünkü işi bilmeden budayıp eşek kemirmiş gibi yapıyorlar ağaçları. Şunlara baksanıza, yaprak dökmüş haliyle bile güzel:

Dallarda kalan  kuru yapraklara baktıkça da O'Henry'nin "Son Yaprak" öyküsünü hatırlıyorum. Hani hasta genç kız pencereden ağaca bakarak son yaprak düşünce öleceğine hükmeder de komşusu düşmesin diye yaprağı ağaca bağlar. Ne güzel, ne sıcak bir öyküdür. Bir de "Noel Hediyesi" vardır yazarın, fakir çift birbirlerine Noel hediyesi almak isterler ama yeterince paraları yoktur. Erkek son parasıyla karısının güzel, uzun saçlarına takması için bir toka, kadın da saçlarını satıp paralarını koyması için kocasına bir cüzdan alır. Sonuçta hediyeler anlık işe yaramaz ama duygusu yeter. Hikayeden hareket edecek olursak ben de ağacı zincirle apartmana mı bağlasam acaba, kimse kesemesin 😂

Dün iki film izledim, biri "Frankenstein", ne izleyeceğimi tahmin ediyordum ama yine de burnumu sokmadan edemedim ve bitene kadar Kocam Bey'in en minik yiğeninin deyimiyle tot sıtıldım. Hiç tarzım olmayan bir filmi izleyerek hem vaktime, hem gözlerime yazık etmek de işte, o da benim akılsızlığım. Neyse ki ardından Filistin-Ürdün yapımı bir başka film buldum Mubi'de-"Seni Gördüğümde"-keyfim yerine geldi. Filmin ana kahramanı çocuk da o kadar bizim Umutçiko'ya benziyordu ki hasret gidermiş gibi de oldum. 

Kitabım ise yine hayal kırıklığı, Andrew McMillan'dan "Burukluk", arka kapak yazısına aldanıp istemiştim yeni yıl kitaplaşması olarak ama tamamen farklı bir konuydu, neyse ıkına sıkına son 50 sayfaya geldim, bugün biter ve umarım elime alacağım yeni kitap biraz beni gayrete getirir. 

Bugünlük bu kadar olsun, mahalle pazarımızın günü, hava muhalefeti nedeniyle ikidir gidemiyoruz, şu an güneş var, rüzgar kesildi, gideyim de biraz gözüm gönlüm açılsın.

Pazar tezgahları gibi renkli geçsin gününüz...

*Perşembe'nin Düzleri, Ordu türküsü. Buradaki Perşembe ilçe ama olsun varsın. Cengiz Özkan'ın buğulu sesinden dinlemek isterseniz buyrun:

Perşembe'nin Düzleri

 

12 Ocak 2026 Pazartesi

HAFTA BAŞI

Bulutlu bir güne uyandığımızı sanmıştım ama çok geçmeden güneş yüzünü gösterdi, benim de yüzümü güldürdü, zira üç gündür gri bir gökyüzü ve yağmur görmekten usanmıştım. Hayli de üşüdük, bu sene kış sert geçiyor. 

Cumartesi günü Erkan Oğur&İsmail Hakkı Demircioğlu konserindeydik. Erkan Oğur'un sesine bayılırım, bambaşka bir tınısı vardır, ıslık gibi, fısıltı gibi, yanık bir ses, insanın içine işler. İkili konserde ne yazık ki İsmail Hakkı Demircioğlu'nun ona nisbetle daha kalın olan sesi Oğur'unkini bastırıyordu, yine de türkülere, deyişlere doyduk diyebilirim. Dünya gözüyle Erkan Oğur'u canlı dinlemek de varmış.

Pazar günü tatsızdı, evden dışarı çıkamadık havanın sevimsizliğinden gün boyu gidip gelip ne bulursam yedim, sonra da kendimden nefret ettim. Altın Küre adaylarını öğrenince nasılsa çoğu Oscar'a da aday olacak diye düşünüp bulabildiklerimi ufaktan izlemeye başladım. "One Battle After Another"i cuma akşamı izledim, tarzım olmasa da iyi filmdi. Hiç sevmediğim Leonardo Di Capprio'yu bile beğendim bu filmde, yaşlanınca sempatik olmuş 😃 Lakin Sean Penn efsaneydi. Zaten film Altın Küre'ye adeta el koydu. Topladı götürdü bir sürü ödülü, muhtemelen "Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır" diyerek Oscar'da da aynı performansı gösterecek. Dün akşam da "Blue Moon"u izledim. Ethan Hawke biraderimi severim Before-After Sunset zamanlarından beri, bu filmde de müthiş oynamıştı. Filmi sevmedim esasen, aynı mekanda çekilmiş, Ethan Hawke'ın sürekli konuştuğu bir filmdi ve sıktı bir yerden sonra, sadece finali oldukça etkileyiciydi ama rolünün hakkını fazlasıyla veren Ethan biraderim sayesinde sonuna kadar izledim. Sırada "Burgonia" var, filmleri bulmak biraz sıkıntılı, bakalım Oscar zamanına kadar elbet hakkından geliriz. 

Bugün sonunda bazı ihtiyaçları almak ve yürüyüş yapmak amacıyla dışarı çıkabildim. Önce bankaya uğrayıp para çektim, sonra da denizi ve dağları seyretmek için kendimi Falezler'e attım, Bey Dağları tepesindeki bulutlarla pek ihtişamlı idi:

Şu şehirde en nefret ettiğim ağaç palmiye, şunlara bakın hiç estetik bir görüntüleri var mı? Sopa gibi uzayıp gitmiş mubarekler, gölgesi yok, çiçeği yok, kokusu yok. Yakınından geçsen üstünü başını dalar.

Buna biraz filtre uygulamış olabilirim 😉

Kambersiz düğün, kedisiz fotoğraf olmaz 😻

Bugün de böyle geçti, yeni haftanız güzellikler getirsin...


9 Ocak 2026 Cuma

GÜN 9 / MEKTUP 5

 Hello sevgili takipçilerim,

Bugün mektup günü ya, ben de mektup gibi başlayım dedim. Pazartesi'den bu yana ne yaptın derseniz, gaybubetimde çok kitap okudum diyemeyeceğim maalesef. Üzerimde bir ağırlık var, anneannem olsa "Allah hayırlar halketsin gıı, saklar sakıl kötü bişi olmasın" derdi, ben demeyeceğim, zira benimki tembellikten ya da avarelikten. Anneannem her sıkıntısını kötü bir olasılığa yorardı zaten, ben  atalete yoruyorum. Kitap okumadım ama pazartesi günü başladığım 50'şer dakikadan 8 bölümlük ruh karartıcı "The Beast In Me" dizisini bitirdim. Hiç de bayılmadım, niye o kadar uğraştım bitirmek için onu da bilmiyorum. Otur iki satır oku değil mi? Neyse, bazen oluyor böyle. Aşağıdakiler Ocak ayında okunması planlanan kitaplar, artık kaç tanesi olursa:

Bugün mektup günü malum, biraz uzunca bir mektup okuyacaksınız, aslında bir roman teşkil edecek kadar çok anımın olduğu insanlardan bahsediyorum ama her şey de yazılmıyor işte. Buyrunuz:

MEKTUP 5

Vefakâr ve cefakâr Çaydanlık, selam sana,

O evin en olmazsa olmaz eşyası sendin, Şevkiye Abla gözünü açar açmaz yakardı altındaki ateşi ve ancak gece uykuya geçmeden önce kapatırdı. O yıllarda çay benim için gereksiz bir içecek olduğundan ibiğinden akan o kızıl sıvıdan taş çatlasa 5-6 bardak içmişimdir ama gerek Şevkiye Abla ve ailesine, gerekse yolu düşen konu komşuya az hizmet vermedin. Çay Şevkiye Abla’nın sol, sigara ise sağ elinin uzantısı gibiydi. Zift gibi, katran gibi içerdi üstelik.

Senin varlığının farkına epey sonra vardım, o evle ilk tanışmamı biraz yüzüm kızararak hatırlarım. Annem eşliğinde ilk kez girdiğim odadaki beşikte minik bir kız bebek yatıyordu, birkaç aylıktı ancak. Ondan 3-4 yaş kadar büyük abisi ise beşiğin parmaklıklarına tutunmuş kardeşini seyrediyordu. Annem, Şevkiye Abla ve komşuların Asker Anası adını taktıkları kayınvalidesi Münevver Teyze beşiğin başında sohbete dalmışlardı. Küçük oğlanın kardeşine bakışını sevgisine yoran ben, “Haydi kardeşini öpsene” diyerek yol gösterdim çocuğa. Beriki fırsat kollarmış, eğildi ve bebeğin şeftaliye benzeyen pürüzsüz yanağını “Hart” diye ısırdı. Bebek feryat figan, başındakiler çığlık çığlığa, o karmaşada suçluluk duygusuyla tabanları yağlayıp evimize dar attım kendimi. Oğlana yapılan teşvikten haberleri olmayan büyükler kim bilir nasıl azarladılar zavallıyı. 

Taşındığımız günden çok kısa bir süre sonra diğerleri kadar biz de Babil Kule’li olmuştuk. Aynı balkona açılan tren katarı benzeri altı dairenin kadınları neredeyse tüm zamanı birlikte geçirirlerdi. Sabah kocalar işe uğurlandı mı gün onlarındı artık. Hikmet, Fadime, Nermin, Nurcan, Şevkiye ve Perihan bu katarın daimi yolcularıydı, aralarına sık sık üst kattan Gülşen de katılırdı. Tamamı ev hanımıydı, çok sonra içlerinden ikisi çalışmaya başlayacaktı ama buna daha epey zaman vardı. Annem bir nevi makinistti, Şevkiye Abla ise ikmalci. Saç mı boyanacak, gel Şevkiye Abla, kaş mı alınacak, neredesin Şevkiye Abla, etek boyu mu belirlenecek, haydi Şevkiye Abla, kocalara pijama mı lazım, dik Şevkiye Abla. Sakin bir karıncaydı Şevkiye Abla, sürekli çalışan, yorulduğunu bilmeyen, ketum, sabırlı. Beslenmesini sende kaynayan çay ve elinden düşmeyen sigara sağlarken başkalarını beslemek için türlü çeşit yemek yapardı. Arı kovanı gibi işlerdi evi; kayınvalide, vefat eden görümceden kalan iki kız çocuğu, kendi çocukları, kocası yetmez gibi her hafta sonu ziyareti eksik olmayan görümceler, yeğenler, kuzenler, yaz tatillerinde Almancı ablalar, bitmek bilmez bir akraba trafiği. Bir kez şikâyet ettiğini, yüzünü eğdiğini, ben bunlara hizmet etmeye mecbur muyum dediğini duymadım. Çok bunalırsa sigara ve katran çay eşliğinde anneme anlatırdı üç-beş şey, bunun dışında ağzına fermuarı çekti miydi zırnık alamazdınız yakınma niyetine.

Ah akşamlar, Şakir Zümre sobanın bize çok geniş gelen küçük salonu hamam gibi ısıttığı kış ve balkon kapısından çayır çimen kokusuyla açık hava sinemasından mırıltıların geldiği yaz akşamları. Haftanın en az üç günü birlikte geçerdi. Kimi zaman başrolde sen olurdun vefakâr ve cefakâr çaydanlık, dolar dolar boşalırdı ince belli bardaklar. Kimi zaman İlhan amca aşka gelir ya bir şarap, ya da rakı şişesi açardı. Ayhan Işıkvari ince bıyıkları, kalın kaşları, sevecen yüzü ile kadeh tokuştururlardı babamla. Bazen Şevkiye Abla ile annem de eşlik ederdi birer kadehle ama onlar daha çok sana meftundular, gelsin katran kıvamı çaylar, tütsün cuğaralar.

Apartmana giren ikinci ve rahatlıkla izlemeye gidebileceğimiz TV senin sahiplerinindi. Çilingir sofrası kurulduysa, ekrana Emel Sayın çıktıysa, hele ki Murat Amca da o sofradaysa of ki of! Murat Amca’nın çekik gözleri yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyle iyice kısılır, adeta mest olurdu. Gülşen Teyze’nin kıskançlığı tavan yapar, tabak çanak almak bahanesiyle TV’nin önüne gerilir, Murat Amca’yı delirtirdi.

Yaz gelince seni istirahate bırakır çoğu zaman birlikte tatile çıkardık Şevkiye Ablalar’la. Sen kaynamaktan helak olmuş karnını dinlendiredur, biz çoğunlukla Amasra’da denize giriyor olurduk. Tatil erkeklerle biz çocuklara tatildi esasında. Bir pansiyona yerleşilirdi, kadınlar evde ne yapıyorlarsa tatilde de aynısını, üstelik daha kısıtlı imkânlarla yapıyor olurlardı. Çoğunlukla tatil ekibine Şevkiye Abla’nın kız kardeşiyle ailesi, bazen de ortak ahbaplar dâhil olurdu. Kadınlar yemek, bulaşık, temizlik olarak gruplaşırken erkekler ancak alışveriş yapar, pişirileni yiyip yutar, deniz-kum-güneş üçgeninde yayılırlardı. Sen görevini kaldığımız pansiyonun demirbaş çaydanlığına devretmiş olurdun tatil süresince ve bu kez o yerine getirirdi sabahtan akşama kaynama, demleme faaliyetini. Şevkiye Abla yine çay ve sigara eşliğinde yapardı üstüne düşen işleri.

Bir seferinde İlhan Amca bana ve diğer ufaklıklara sandal sefası yaptırmaya karar verdi. Bir kayık kiraladı, doldurdu içine bizi, derinleşen denizden ezelden ebede korkan ben ses çıkaramadım bu isteğe kırmamak adına. Açıldık, bir büyük, bir ergen ve dört çocuk. Mendireğe yanaşmıştık ki küreklerden birinin ıskarmozu kırıldı. Yedeği yok, kürek çalışmıyor, İlhan Amca panikledi, çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum, üstelik ben ondan daha panik hallerdeyim, ya batarsak, diğerlerini bilmem ama ben anında boğulurum, sığ suda yaptığım su balesi derinde can kurtarmıyor zira. Çok uğraştık dönebilmek için tek kürekle, İlhan Amca’nın saçına ilk aklar sanırım o zaman düştü. Bir daha mı sandala binmek, tövbeler tövbesi.

Bir seferinde Ağustos ortası niyet ettik Amasra tatiline, on günün yedi gününde yağmur yağdı, denize üç kere falan girebildik. Annem babamın başının etini yedi, “Ben sana iznini Ağustos’a bırakma demedim mi?” diye. Babam öyle bunaldı ki işi şairliğe vurdu, pansiyonun tahta masasına bıçakla kazıyarak şu dörtlüğü hatıra bıraktı:

Geldik Amasra denen şehre

Denize girip yanalım deyu

Yağmur, rüzgâr elvermedi

Aklınız mı yoktu enayiler deyu

Babil Kulesi’ne ilk taşındığımız yıllarda bir bayram arifesi okuldan döndüğümde annemi evde bulamadım, ilkokul üçte falan olsam gerek. Kapı duvar, annem evde olmayacağını bana haber vermemiş, olağan bir durum değil, ödüm koptu. Çantayı bir yana fırlattım “Annem öldü mü?” diye bağırarak iki gözü iki çeşme ağlamaya başladım. Sesime Şevkiye Abla koşup geldi. “Dur kızım annen niye ölsün, ağlama, biraz hastalandı, baban hastaneye götürdü, gel bize gidelim” diyerek elimden tuttu, iki kapı ötedeki daireye götürdü. Sümüğümü çeke çeke girdim içeri. Sakinleştirdi beni, önüme bir tas çorba koydu. Gözyaşlarımın tuzunu arttırdığı çorbayı zoraki içtim. İyice yatıştığıma kanaat getirince “Haydi çarşıya gidelim” dedi. Sebebini anlamasam da takıldım peşine. Bir kumaşçıya girdik, pembe kareli bir eteklik ve düz pembe bluzluk kumaş kestirdi. “Ne olacak bunlar?” soruma cevap bulamadan eve döndük. Önce mezura ile ölçümü aldı, sonra her daim açık duran dikiş makinesinin başına geçti. Ben çantamdan defterlerimi çıkarıp ödevlerimi yapana kadar bayramlık pileli eteğim ve bluzum dikilmişti bile. Meğer hamile olan annem ben okula gittikten sonra düşük yapmış ve acilen hastaneye götürülmüş. Çok ağır geçen hamileliği onu son günlerde iyice zorladığı için âdeti hilafına bana bayramlık dikememişti. Durumu bilen Şevkiye Abla’nın içi beni bayramlıksız bırakmaya elvermemişti. Akşam babam annemin iyi olduğu haberiyle geldi, o gece Şevkiye Ablalar’da misafir oldum. Bayram sabahı annem hastaneden geldi. Bayramlığıma ilaveten annemin de evde olduğu o bayram benim için başka bir bayram oldu.

Babil Kulesi’nden taşındıktan sonra bile Şevkiye Abla ve ailesi ile bağımız hiç kopmadı. Annemin vefatından bir süre sonra onu da kaybettiğimizin haberini aldık. Sevgili çaydanlık eminim benim gibi sen de hiç unutmamışsındır sahibini. Umarım gittiği yerde de demli çayını içip sigarasını tüttürüyordur…

 

Sağlıcakla kalınız...