.

.
.

27 Şubat 2017 Pazartesi

OSCARLARA GELESİN

Bir Oscar gecesini daha arkamızda bırakmış bulunuyoruz. Şu yorucu gündemden, monoton günlük hayattan bir nefeslik teneffüs yapalım diye gecenin geç saatlerine kadar uykusuz kalıyorsam sizin içündür kıymetli takipçilerim, kendümçün bir şey istiyorsam namerdim. Esasen bizzat organizasyon başkanı tarafından davet edilmemiş olsam gitmeyecektim ama ben anneannemin torunuyum, izinden yürümem gerek, "O kadar çağırmışlar, şimdi gitmezsem ayıp olur adamlara" diyerek hazırlandım. Bu yılkı kreasyonum gri eşofman altı ve üstünde siyah dinozor desenleri bulunan turkuaz rengi sweatshirtti. "Jurassic Park"a atfen seçtim kostümümü, ne de olsa Hollywood'a gidiyoruz değil mi? Yolluk almadım bu defa, bir kova mısır yiyip elimde turp demeti düştüm yola. Turplar Trump içindi, hani içeriye almazsa falan diye ama baktım oradaki herkes Trump'a muhalif, kendim yedim turpları. Hemen girişte stratejik bir noktaya konuşlandım ve başladım geleni gideni gözlemeye. Derken kırmızı halı üstünde dalganan koyu renkli bir yüz çarptı gözüme, yakından bakınca o dalgalı şeyin kostüm, koyu renkli yüzün de "Loving" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" adayı Ruth Negga olduğunu farkettim. 


Bu ömürlerinde ilk kez Oscar adayı olanlar pek hevesli oluyorlar biliyor musunuz, herkesten önce gelip boy gösteriyorlar, ne olur ne olmaz, yerlerine biri oturuverir sonra hafazanallah. Baktım yakasında mavi kurdele var, "Ay kıyamam yeni doğum yapmış, hem de oğlan doğurmuş, gidip kutlayayım ortalık tenhayken" dedim, demez olaydım kadın bana bir çemkirdi. Meğer o kurdele kişi hak ve özgürlüklerini savunan UCLA'ya destek kurdelesiymiş. Kös kös döndüm yerime. 


Şu hatun, Crissy Taigen (kayınvalidem görse pişi suratlı derdi) salonun en şımarığı Oscar'ını alabilirdi. Her kameraya sırıtttı, her mikrofona kırıttı, gece boyu her yerden çıktı, en çok onu gördük desek yeridir. Yırtmaçtan bacak çıkarma olayını da Angelina'dan kapmışsın, benden kaçmaz canım, elbiseni de hiç beğenmedim bilesin. O ne öyle, göğüsler çok bunalmış da perdeleri iki yana itip pencereden bakmaya çalışırmış gibi. 


Taraji Henson da ilk gelenlerden biriydi. Allah için kadın bir içim suydu, kendini de kostümünü de pek beğendim, kim der buna Nasa'da çalışan matematikçi diye. Şu haline baktıkça filmde klozete oturup olasılık hesapları yaptığı sahneler geldi gözümün önüne, nerede Katherine, nerede Taraji, denklemin olalım abla :)


Şu taze kimdir, necidir bilemedim ama aceleyle evdeki süpürgeyi alüminyum folyoyla bedenine dolamış sanki.  


Bu dolma modeli saçlar yine mi gündeme geldi, çok çirkin vallah, Scarlett'e de hiç yakışmamış. Biz onu inci küpeler taktığı zamanların zerafetinden biliriz, bu kılık ne öyle, mahalle düğününden çıkmış gibi. Yeminle benim evde aynı desen ve renkten masa örtüm var. Kendime bir tuvalet diktirsem trendi yakalar mıyım acep?


Bu Hollywood dilberleri bir tuhaf, kimi süpürgeye dolanır, kimi mutfak-banyo seramiğine sarınır. Buyurun Vitra sunar...


Aa kimler gelmiş, Alicia! Ay bu kız zayıflamış, süzülmüş, kararmış bir şeyler olmuş. Tüh keşke yanıma nevale alsaymışım  ya da turpları yiyip bitirmeseymişim, beslerdim çocuğu. Ay buna rol veren falan yok galiba parasızlık çekiyor, baksana saçlarını bile kendi yapmış, elbise de üstünden düştü düşecek. Yok yok nazarlara gelmiş bu taze, gelse bizim ellere de bir kurşun döktürsek.


Brie hanımı da elbisesiyle iri bir kalemtraşa sokup açmışlar galiba, çıkan talaşları da etek ucuna süs yapmışlar. Iıh beğenmedim, bizimla değilsin Brie, beri git beri. 

Konuşlandığım köşede gelene gidene bakarken yağmur başladı, milletin şemsiyesi var, şemsiye tutucusu var, "ben  ne yapsam" diye etrafa bakınırken birkaç çadır gördüm kurulmuş, "aman" dedim, "organizasyon komitesinin düşüncelisi de başka oluyor", hemen ilk gördüğümün yanına koşturdum, en süslüsüydü, haliyle bana da o yakışır:


Şu soldaki açıklıktan içeri girmeye çalışıyordum ki sivri burunlu bir pabucu kafama yedim. Ülen bu çadır değilmiş, Cyntia Erivo'nun tuvaletiymiş, çaresiz bir başkasına yöneldim, elbette o da şanıma layık süslülerden biriydi:


"Bu şekil olarak bizim Yörük çadırlarına benziyormuş, daha iyi" derken şeffaf girişten görünen bir çift bacağa ayıldım, ah bu da tuvaletmiş, hem de matematikçilerden mühendis olacağım diye kendini paralayanın tuvaleti. "Pardon Janelle" diyerek diğer çadıra koşturdum, ıslandım yahu.


Allah sizi inandırsın bu da tuvaletmiş. İyi de kardeşim gri ne, yok mu neşeli bir renk Ava hanım?


Çadır diyen yöneldiğim son şey paraşütmüş, Leslie Man kostümü yetişmeyince askerliğini havacı olarak yapan kocasından kalma paraşüte bürünmüş. 


Ben çadır aranırken yağmur durdu Allahtan, o esnada Isabelle Huppert'e rastladım. Benim "En İyi Kadın Oyuncu" adayımdı. Hemen çantamdan ajandamı çıkarıp yanına koşturdum: "Isabelle hanımcığım ben sizin çok büyük hayranınızım, Allah sizi inandırsın hiç bir filminizi kaçırmadım (külliyen yalan), sırf sizi görmek için taa Törki'den geldim, şu defterime bir imza" dememe kalmadan kadın arkasını dönüp gitti, kasıntı şey ne olacak. Zaten hiç sevmezdim, sırf imza atsın diye sıralamıştım o methiyeleri. Yaşlanmışsın ayrıca, çok da rüküşsün, hıh!


Matematikçilerin üçüncüsü Octavia Spencer ilişti derken gözüme, alt kısmı kedi tırmalamış gibi bir kumaştan dikilmiş tuvaleti fazla kabarıktı. Kendisini sempatik bulurum aslında ama tuvaleti sempatik bulmadım.


Vaay Nicole ablamız geldi sonunda ama o ne ya, kendiyle aynı renk giyinmiş kadın. Sanırsın çıplak vücuduna mandala çizdirmiş. Dudağındaki kırmızı ruj da olmasa solmuş hazan yaprağına dönecek. 


2017 Emma Stone'un yılı oldu desek yeridir. O çalgılı çengili fim toparladı ne var ne yoksa yıl boyu. Meğer sadece biz değil bütün dünyanın ihtiyacı varmış gülüp söylemeye. Emma'ya kişisel olarak bir lafım yok, severim keratayı ama iş En İyi Oyuncu Ödülü'ne gelince "o kadar da değildi" diyesim geliyor. Neyse güle güle kullansın Oscar'ını, kostümünü beğendim, yakışmış. Gerçi o da kendiyle aynı renk bir şey seçmiş neredeyse ama Nicole kadar solgun durmamış. 


Bütün Oscar zamanlarının tartışmasız şıkı Charlize yengemizin kostümünü bu kez beğenmedim. Bir çift midyeyi ortadan açıp göğüslerine kapatıvermiş gibi sanki, etekleri de pek sentetik duruyor, çöp torbası gibi. Yine de kalbimizdeki yerin farklı, bizimlasın Çarlizcim. 


Halle Berry'yi çok severdim de bu defa bayıldım, ay o ne şirinlikti öyle. Kostüm ayrı, saçlar ayrı, duruş ayrı güzel. Savulun bre gafiller, Halle geliyor :) 

Yavaş yavaş ödül töreninin saati gelmekte, salona doğru yürürken eski bir dosta rastladım, Faye ablamız. Botokstan suratının coğrafyası şaşmış diye düşündüydüm ama ödül töreninde başka yönden de şaşkın olduğunu görünce botoksu unuttum. Etek ucundan sarkan fil hortumuna da akıl erdiremedim:



Vee huzurda kalplerimizin Oscar'ının her daim sahibi Meryl Streep. Trump kendisine "fazla abartılmış oyuncu" diyormuş. Abartısını ye Trump. Altın Küre'deki konuşması dokunmuş belli. Bütün zamanların kraliçesi o, sel gider, kum kalır. 


Kırmızılar uğurlu gelmiş Viola'ya, "En İyi Kadın Oyuncu Oscarı"nı kapıp "Denzel Washington kaptanın tayfasıyız" diyor. 


Casey Affleck, "Naaber abiii" diyor içinden, "senin Oscar'ın varsa benim de var işte".

Ödül dağıtımında sıra "En İyi Film" dalına gelince bir kargaşa yaşanıyor. Dedim ya Faye Dunaway'ın aşırı botokstan yalnızca tipi değil kafası da karışmış, Warren Beatty'de ondan aşağı kalmaz. Sen tut yanlış filmi anons et.


"La La Land" ekibi sahneyi doldururken puanlama sorumlusu paldır küldür sahneye dalıp en iyi filmin o değil "Moonlight" olduğunu açıklıyor. "La La Land"ın yapımcısı da tam Warren ağzını açıp doğruyu söyleyecekken zarfı elinden kapıp halka gösteriyor, sunucu "Nettin len Warren" diye bağırıyor :) Warren de "Bana ne, bana ne, ben yapmadım Faye yaptı" diyor, ay hahaha çok eğlenceliydi.


En komiği de "La La Land" ekibinden Emma Stone ve Ryan Gosling'in olay sonrası halleri: "Tam üzüleceğim bir gülme geliyor"


Efenim birkaç dalında tahminimi tutturabildiğim bir Oscar töreni daha böylece sona eriyor. İşin aslı biraz hastaydım ve uykum gelmişti, kırmızı halının yarısında kapattım tören yayınını gidip yattım. Bilgilerin çoğu bugün basından öğrendiklerim. Sizleri diğer yazılarım kadar mutlu edemedimse affola. Yeni bir Oscar töreninde görüşmek üzere diyorum...

Fotoğraflar: Buradan ve buradan
 

26 Şubat 2017 Pazar

KORKULU ŞALANJ 9

Şalanjda 9. güne gelmişiz, dünü biraz es geçtim farkındasınızdır, ee hayat sadece şalanjdan ibaret değil, Oscar da var, gerisi boş, hahaha. Keşke öyle olaydı. 

Dün Belediye Tiyatrosu'nun bu sezon izlemediğim son oyununu da izledim: "Para". Belediye tiyatrosuna müteşekkirim bu yıl, sahneye koydukları birbirinden başarılı oyunlarla bize güzel anlar yaşattılar. "Para" aslında sezonun açılış oyunuydu ama ben ancak izleyebildim. Necip Fazıl'ın bir eseri bu ve haliyle 40'lı yılları anlatıyordu ama konu itibarıyla günümüzden pek farkı yoktu. Tiyatro öncesi çay, tiyatro sonrası kahve, eve gel yemek yap derken günü sonlandırdık. Yemek deyince dün ilk kez Brüksel lahanasını bayılarak yediğim bir yöntem denedim. İnstagram'da bir arkadaş paylaşmıştı, oradan Cafe Fernando'nun tarifine ulaştım ve normalde alıp alıp ya küflendirip attığım ya da "bunun tadı ne biçim sası sası" diyerek ağzımı eğdiğim Brüksel lahanası gözümde değer kazandı. Denemek isterseniz kısaca anlatayım, cidden enfes oluyor:


Yarım kilo Brüksel lahanasını temizleyip, yıkayıp boylamasına ikiye ayırıyor ve kağıt havluyla kurutuyoruz. Derin ve kapaklı bir tavaya 1,5 dolu kaşık tereyağı koyup lahanaların kesik kısmı biraz kahverengi olana kadar 2-3 dakika kavuruyoruz. Bir su bardağının dörtte biri süt kreması, yine dörtte biri su ve yarım bardak da sütü karıştırıp kavrulan lahanaların üstüne döküyor ve tuzunu biberini ekleyerek kapağını kapatıp 10 dakika kadar pişiriyoruz. Lahanalar yumuşayıp pişince servis tabağına alıyor, tavadaki sosun üstüne 1 limon suyu ekleyerek biraz daha kaynatıp koyulaştırıyoruz. Oluşan sosu lahanaların üstüne döküp sıcakken afiyetle yiyoruz. Et, tavuk ya da makarnaya eşlik edebilir. 

Karnımızı da doyurduğumuza göre gelelim şalanjımızın 9. sorusuna:

-Çocukken en korktuğun şey:

Ben çocukken bir sürü şeyden korkardım. En net korkumu 3-4 yaş civarındayken hatırlıyorum. Dedemin ölümü sonrası bir yıl kadar anneannem ve dayımla Saimekadın semtinde bir evde oturmuştuk. İki katlı bir evdi, biz üst katındaydık, alt katta ise kendi halinde, çocukluk çağını geride bırakmak üzere 3 evlatları olan bir aile otururdu. Babaları babam gibi devlet memuruydu sanırım. Akşam hep aynı saatte eve dönüşünden öyle tahmin ediyorum. İri yarı, çatık kaşlı, sert bakışlı, düzgün görünümlü bir insandı. Kimseyle bir derdi olmayan, iyi biriydi ama gelgelelim benim ödüm patlardı ondan. Kazara geliş saatinde kapının önünde falansam uzaktan göründüğü anda eve kaçardım. Annemle birlikteyken karşılaşsak kadının eteğinin altına girerdim adeta. Düşünüyorum, adamcağızın bana en ufak bir kötü davranışını, azarını, terslenmesini falan hatırlamıyorum, aksine korkumu sezer yanaşmak, iyi ilişkiler geliştirmek isterdi ama yok. Çatık kaşları mı, sert bakışları mı, yoksa iri yarı fiziği miydi korkumun sebebi şu andaki aklımla bile kestiremiyorum. O korku hep içimde kalarak taşındık oradan. 

Sonra böceklerden korkmaya başladım, bir sürü bacağı olan, kitin kaplı her canlı beni o zamanlar avaz avaz bağırtırdı, şimdi sadece yerimden hoplatıyor. Kendilerinden hala hoşlanmıyorum. Ay bak unuttum bir de kazlardan korkardım. Anneannem sel felaketinden sonra tamir ettirdikleri müstakil evde otururken bahçede kaz-ördek beslerdi ya da belki yanlış hatırlıyorum komşuları beslerdi. O kazlardan biri beni fena halde kovalamış ve korkudan ödümü patlatmıştı. Kaz sürüsü ortalıkta dolaşıyorsa kapıdan dışarı dahi çıkamazdım. Biraz daha büyüyüp ölüm olayını keşfedince annemin ve babamın her an ölebileceğinden korkmaya başladım. Annem zaten mevcut hayatı boyunca hep hastalıklardan şikayet ettiği için bu korkum yetişkinliğimde de tam gaz devam etti. 5 yaşındayken Trilye'ye yaptığımız ziyarette güya denize alıştırmak adına yaşatılan boğulma hissi ve ortaya çıkardığı travmayla denizden korkmaya başladım, o korkunun izlerini hala taşıdığım için denize girme olayına mesafeli dururum, yüzmeyi o sebepten bir türlü öğrenemedim. Yine ilkokul çağında bindiğimiz asansör kat arasında kalıp yarım saat içerden çıkamayınca hem klastrofobi sahibi oldum, hem de asansörden korkmaya başladım. Neyse ki ikisini de yenmeyi başardım. Yine de bazen rüyalarımda karanlık ve sıkışık bir yerde mahsur kalır, ter dökerek uyanırım. Çok çalışkan bir öğrenci olmama rağmen bazen sevmediğim derslerde kaytarır dersi dinlemezdim. O zaman da o konulardan sınavda soru çıkmasından korkardım. Ne derece bilinçaltıma işlemiş bir korkuysa bunca yıl sonra rüyamda matematik dersinde dalga geçip dersi dinlemediğim için eksik kalmış konular olur ve o konulara nasıl hazırlanıp, sınıfı nasıl geçeceğim korkusu yaşar, panik içinde açarım gözlerimi. Yılda birkaç kere tekrarlar bu rüya, şimdi bile :)

Vay be, meğer ne çok şeyden korkarmışım da haberim yokmuş :)

25 Şubat 2017 Cumartesi

OSCAR TÖRENİNE ÖN HAZIRLIK

Şalanjımızın 8. sorusunu dün cevaplamıştım, daha doğrusu geçiştirmiştim :) Hal böyle olduğuna göre bugün daha önemli bir konudan bahsedebiliriz: Oscar adayları.


Sayfamı takip edenler bilir, her yıl Oscar törenlerine bizzat katılırım, o gün için Oscar kreasyonumdan bir giysi seçer, yanıma nevale alır ve kırmızı halıda boy gösteririm. Sağolsunlar pek ilgilenir görevliler benimle, adeta akraba olduk. Bu yıl yine özel davetliyim, yarın Trumph'un havaalanındaki yasağını delmek için kendisine iletilmek üzere bir demet organik yetiştirilmiş kırmızı turp alarak ışınlanacağım Los Encılıs'a. E haliyle rastgele gidilmez böyle bir organizeyşına (oralarda zorlanmayım diye Engliş antrenmanı yapıyorum, yu andırstend?), ben Altın Portakal için bile bir hafta çalışıyorum, değil ki Oscar töreni. Adaylığa yolda yürürken eteği değmiş filmleri bile izledim. Hiçbirine bayılmadım ama bu konu aramızda kalsın. Evet beğendiklerim oldu ama eminim ki benim beğendiklerimle jürinin beğendikleri çok az uyuşacak. Şimdi öncelikle aday filmleri bir listeliyelim:

-La La Land/Aşıklar Şehri
-Manchester by the Sea/Yaşamın Kıyısında
-Arrival/Geliş
-Fences/Parmaklıklar
-Hacksaw Ridges/Savaş Vadisi
-Hidden Figures/Gizli Sayılar
-Lion
-Moonlight/Ayışığı
-Hell or High Water/İki eli Kanda

Benim üç adayım var:

1- Manchester By The Sea


2- Lion


 3- Fences





Jürinin tek ve mutlak adayı var: La La Land






















Gelelim "Yabancı Dilde En İyi Film" adaylarına:

-Land Of Mine/Mayın Tarlası (Danimarka)
-Tanna (Vanuatu/Avustralya)
-A Man Called Owe/Owe Adında Bir Adam (İsveç)
-Toni Erdman (Almanya)
-The Salesman/Satıcı (İran)

Ben yabancı dildeki filmleri diğer adaylardan daha çok beğendim. Bana sorsalar "En İyi Film" ödülünü bunlardan birine verirdim ama sormuyor keratalar. 
Favorim "The Salesman/Satıcı". İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin şahane filmi:






















Ama rol alan çocuk yaştaki askerlerin ürkek bakışları ve savaşın korkunçluğunu insanın içine işleten kurgusuyla "Land Of Mine" ve absürd sahneleriyle "Toni Erdman"a da gönlüm kaymıyor değil. "Owe" amcamıza bile yakışır Oscar. Sanırım bu kez jüri de benimle aynı fikirde olacak ama "Tanna" da dahil hangisine verilse "uyar" derim.

"En iyi Kadın Oyuncu" dalında favorim "Elle" filmindeki roluyla Isabelle Huppert. Kadrolu aday Meryl Streep'i kategori dışı tutuyorum "Florence Foster Jenkins"deki müthiş oyununa rağmen. O benim gönlümün Oscar'ının her daim sahibi ama evde koyacak yer kalmamıştır, biraz da başkaları sebeplensin.






















Ama tabii ki jüri yine "La La Land" ve Emma Stone diyecek.

"En İyi Erkek Oyuncu"ya gelirsek; hiç sevmem ama "Manchester By The Sea"daki roluyle Casey Affleck diyorum. Jüri de öyle diyebilir belki ama yüksek ihtimal yine "La La Land"a bağlayacak ve Ryan Gosling diyecek.

"Yardımcı Kadın Oyuncu" olarak tek favorim var: Viola Davis. "Fences"teki rolüyle aslında "En iyi Kadın Oyuncu" adayı bile olabilirdi ama niyeyse buna layık görmüşler. Jüriyle fikirlerimiz uyuşabilir burada.

"Yardımcı Erkek Oyuncu" dalında ise "Dev Patel/Lion" diyorum ama jüri ne der onu bilemiyorum işte.

"En İyi Yönetmen" Oscar'ını zaten "En İyi Film"in yönetmeni alır, bu durumda jüri Damien Chazelle'i milyonuncu kere onurlandıracaktır. Benim gönlüm Kenneth Lonergan'dan yana.

Ve son olarak "En İyi Kostüm" dalında tek adayım var: "Florence Foster Jenkins". Jüri bunu da "La La Land"a verirse batsın bu dünya!






















Törende görüşmek üzere...

24 Şubat 2017 Cuma

VE ŞALANJDA 7, SEÇME SAÇMALAR

Haftayı devirdik şalanjda, aferin bize, 7. sorumuz aşağıda:

-En saçma zevkin:

Ahaha, ay hiç gülesim yoktu, söyleyim de dalga geçin değil mi? Ama madem bulaştık bu işe itiraf edeceğiz kaçarı yok. Efendim, önce en sevdiğimiz klasik CD alınır (çoğunlukla Mozart 40. Senfoni), sonra artık uzunca bir kalem mi olur, Çin yemek çubuğu mu olur, kısacası şef bageti yerine geçebilecek bir nesne temin edilir. Albüm CD çalara sürülür ve tercihan büyük ekran TV'nin karşısına geçilir. CD "dırı dıdırı dıdı" diye başlamadan önce geri dönülüp konserin başlamasını heyecanla bekleyen hayali seyircilere şık bir selam verilir. İlk notalar dökülmeden baget havaya kalkar ve konser başlar. Oh, nefis. Bitene kadar orkestra yönetilir, yönetirken TV ekranına akseden görüntümüz de keyifle izlenir. CD bitince yine şık bir selam, kolumda hal kaldıysa bis yapabilirim ama genellikle yorucu oluyor, hemen kulise kaçıyorum, hahahaha :)


Sizin için küçük bir bölümünü koydum, haydi bulun baget benzeri bir şey, geçin şefin makamına, inanın pek memnun olacaksınız, stres diye bir şey kalmayacak.

Elim değmişken 8. soruyu da yapayım dedim, hafta sonu çok işim var zira ama verecek cevabım yok. Soru şöyle:

-En büyük çılgınlığın nedir?

Valla düşündüm düşündüm aklıma hiçbir şey gelmedi. Ne kadar sıradan, zavallı bir bir yaşantım varmış. Iyy umutsuz ev kadını :)))))))

23 Şubat 2017 Perşembe

ABUR CUBURLU ŞALANJ 6

6. günün sorusunu takdimimdir:

-Hastası olduğun bakkal ürünü:


Görsel: Buradan

Abur cubura düşkünlüğüm kendimi bildiğim andan başlar. Yemek söz konusu olduğunda her zaman mızmız ama ortaya abur cubur geldi mi gözleri açılan bir çocuk oldum. Büyüdüm, değişen bir şey olmadı, kendimi engellemesem sağlıksız beslenmenin şahını yaparım. Bunda babamın emeklerinin büyük payı var istemeden de olsa. Eve teneke kutuyla bisküvi getiren (benim çocukluğumda bisküviler bakkalarda üstü camlı teneke kutular içinde, açık olarak satılırdı, kiloyla alırdınız ya da gramla işte her neyse), kasayla gazoz alan, her aybaşı maaşını alınca elinde 2-3 kiloluk bir kesekağıdı dolusu karışık kuruyemişle kapıdan giren, Cento'da çalışan arkadaşına benim için İngiliz malı çikolatalar ısmarlayan (hala hasretle yadederim o çikolataların tadını), daha son cemre düşmeden sıcak yörelerde yetişmiş 250 gram turfanda çağlayla baharın açılışını yapan bir adamdı babam. Eh böyle bir adamdan da benim gibi biri yetişirdi zaten. Şimdilerde bakkallar neredeyse tarihe karıştı, artık her tür ürünün satıldığı marketler var ve market rafları içinde benim en ilgimi çekenler yine abur cubur sergilenenler. Diyorum ya irademe sahip olmasam hepsini eve taşırım. Bir vakitler vergi iadesi almak için fiş, fatura yazardık. Arkadaşlarla aramızda fiş alışverişi olurdu, fazla olanlar yetmeyenlere verirdi. Birkaç market fişi verdiğim bir arkadaşım ertesi günü yanıma gülerek gelmiş, "Senin çocuk da büyüdü ama bunca abur cuburu kim yiyor Allahaşkına?" diye sormuştu 😀

Şimdilerde abur cuburu kuruyemişle kısıtlı tutuyorum, marketlerde ait oldukları rafları pas geçiyorum, zaten abur cuburların da eski tadı yok. "Püskevit"i çaya batırmak hala keyifli bir olay, arada bir çifte kavrulmuşundan bir paket atıyorum sepete. Çikolata içinse standartlarım çok yükseldi, "After Eight" ilk tercihim, diğer ithal ürünler de sıraya girebilir ama artık birisi hediye etmemişse kendiliğimden almamaya gayret ediyorum, zira tüketmekte sınırım yok. Zararsız olsa Jelibon çuvalına düşer, ambalajlı yumuşak şekerlerin dibini bulur, kağıt helvalarla roman yazarım. Lakin artık aramızda düzeyli bir ilişki bile geliştirmiyorum, boşanmasak da ayrı yaşıyoruz 😀 Arada bir lise yıllarımın gözdesi Çokomel benzeri bir şeylere rastlıyorsam da derin bir iç çekip "Neydi o günler?" diyerek geçiyorum vefasızca yanından. Kader utansın...


22 Şubat 2017 Çarşamba

VE ŞALANJDA 5/YETENEĞİN GEREKSİZİ GEREKLİ MİDİR?

"Gerekliyi gereksizken saklamalı". Çocuk yaşta öğrendiğim bu atalar sözü ya da eski deyimle darb-ı mesel, kelimelerindeki uyumdan mıdır nedir aklımda yer etmiştir. Aklımda yer etmekle kalmayıp uygulamam gerektiğine de ikna olmuş olmalıyım ki ev bir gerekli olacağını düşündüğüm gereksiz şeyler ambarına dönüşür zaman zaman. Toplayıp atar yeniden biriktirmeye başlarım. Ne yapalım Allah da beni böyle yaratmış, Firdevs öğretmenim de daha küçük yaşta kafama bu meseli darp etmiş, uygulamazsam ayıp olurdu. Şimdi buraya nereden geldin diyecek olursanız e bir girizgâh da mı yapmayalım yani? Size okulda Kompozisyon dersi göstermediler mi? "Giriş, gelişme, sonuç" kuralını bilmez misiniz? İşte böylece giriş yapmış olduk, şimdi gelişebiliriz. 

Efenim, 5. günün sorusu şudur:

-Gereksiz bir yeteneğin var mı?

Sorudaki yeteneğin yerinde huy yazsaydı "Ohoo, ondan bol ne var bende" derdim ama iş yeteneğe gelince epeyce bir düşünmem gerekti. Hatta dün gece uykum kaçtığında da el attım bu konuya, düşündüm düşündüm yine hafızaya geldim. Hafıza iyidir, hafızanın kuvvetli olanı daha da iyidir, hiç şikayetim yok. Ama sanki benimki biraz gereksiz kuvvetli. Mesela ilkokul arkadaşlarımın dörtte üçününü adını ve soyadını rahatlıkla sayabilirim, ilkokulu da neredeyse milattan önce bitirdim, onu da belirteyim. Öğretmenimin giydiği demode döpiyeslerin renklerini ve desenlerini sorun söyleyeyim. Lise 2'deyken sınıfça gittiğimiz tiyatroda bize eşlik eden matematik öğretmenimizin şık, siyah elbisesinin modelini birebir çizebilirim, oyunun adının "Köşebaşı" olduğunu söyleyebilirim, topluca bindiğimiz dolmuşun şoförüne bizi tiyatronun kapısına kadar götürmesi için tezahürat yaptığımızdan bahsedebilirim falan filan. İyi de ne gerek var bunları hatırlamaya, ne işime yarıyor? Hafızam da bir nevi "Gerekliyi gereksizken saklamalı" moduna geçmiş, gelgelelim bunların hiçbiri gerekli değil ama duruyor işte, o halde yetenek gereksiz, sorun çözüldü 😀
Ha bir yeteneğim daha var gereksiz, tabii buna yetenek denirse. Sol elimin işaret parmağı yoga yapabiliyor. "Nasıl yani?" derseniz şöyle: Parmağı ucundan tutup geriye doğru kıvırdığınızda el bileğime değebiliyor, adeta kemiksiz. Hatta bir ara kurduğu bu olağanüstü köprü nedeniyle kendisinin olimpiyatlarda yer cimnastiği dalında ülkemizi temsil etmesi için başvuruda bulundum ama "ufaktır, kayıp neyin olur o kargaşada" diye kabul etmediler. Bunun üzerine diğer parmaklar isyan edip ilk boğumdan kıvrılmaya başladılar, "Topluca gidelim" dediler ama gönlüm kırılmıştı bir kere pas vermedim, evde ara ara kendi kendilerine eğleşiyorlar şimdi. 

Konuyla alakası yok ama şuraya bir Antalya fotoğrafı ataşlayıp gideyim:


21 Şubat 2017 Salı

KAHRAMANLI ŞALANJ 4

Bu meydan okuma bizi aldı götürdü, çocukluğun ortasına bıraktı. Süper hafıza tazeleme durumları sözkonusu, 4. sorumuz şöyle:

4- Çocukluk kahramanın kimdir?

İlk kahramanın ben daha 7 yaşındayken 70 yaşlarında bir ihtiyardı; Profesör Nimbus. Babam her akşam cebinde katlanmış bir  Cumhuriyet gazetesiyle gelirdi işten. Kapıdan girerken gazeteyi cebinden alır, üstünü başını değişince de kucağına yerleşip "Haydi Nimbus'u anlat" derdim. Babam gazeteyi açar, 2. sayfanın altında, Cemal Nadir'in "Amcabey"iyle komşu Nimbus'u anlatmaya başlardı bana. Yazısız bir çizgi banttı. Tepesinde soru işareti şeklinde, anten misali tek tel saçı bulunan, biraz safça yaşlı bir profesördü Nimbus. Anten saçını kapatacak kadar yüksek siyah fötr bir şapka giyer ve sürekli bir çanta taşırdı. Nesini severdim bilmem, tipi komik gelirdi sanırım, onca çizgi bantın içinde ısrarla onu istediğime göre.
Biraz daha büyüyüp okuduklarım çeşitlenince Nimbus'tan vazgeçtim, çünkü "Küçük Kadınlar"ı keşfetmiştim. Kahramanın artık "Jo" idi. Uzun yıllar da üstüne gül koklamadım. Elime geçen her baskısını okudum, çevrilmiş her filmini, animelerini izledim, bir nevi özdeşleştim adeta onunla. O da benim gibi okumayı, yazmayı seviyordu, sade bir kızdı, akıllıydı. Rol modelim ve kahramanım olmak için her türlü özelliğe sahipti. 





Jo ailesine Noel hediyesi almak için güzel, uzun saçlarını kestirir

Çocukluk çağından çıkmadan bir kahraman daha edinmiştim kendime: Judy Abbott. Benim okuduğum adıyla "Leylek Dede", diğer baskılarında "Örümcek Dede", "Uzun Bacaklı Dede" gibi isimler taşıyan kitabın kahramanı yetim Jerusha, arkadaşlarının arasındaki adıyla Judy. Kendisini yetimhaneden çıkarıp vasiliğini üstlenen ama sadece uzun bacaklı gölgesini gördüğü için "Leylek Dede" adını taktığı kişiye yollandığı yatılı kolejden mektuplar yazan Judy Abbott da bir dönem kahramanımdı. 

Ortaokula geçtiğimde bizim dönemin tüm çocukları gibi erken büyümüş, erken politize olmuştuk. Artık kahramanlarımızı kitaplardan değil, gerçek hayattan seçiyorduk. 68 kuşağının öğrenci liderleriydi kahramanlarımız. Gel gör ki kahramanlığın bu ülkede pek de hayırlı bir şey olmadığını acı bir biçimde öğrenecektik. Artık kahramanım da yok, kahramanlıklara da karnım tok. Kendimin kahramanı olmaya çabalıyorum, Can Yücel'in "Sevgi Duvarı" şiirinde dediği gibi:

"Yalnızlığım, benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi"

20 Şubat 2017 Pazartesi

CEP ŞALANJI 3

Bu şalanj çok keyifliymiş be yav, her soru ayrı matrak, sıkı durun 3 geliyor:

- 7 yaş pantolonunuzu bulsak cebinden ne çıkardı?

Pantolon giyer miydim diye düşündüm bir an, evet evet giyerdim. Ayak altından geçen bir parçası olan lasteks pantolonlar giydirirdi annem, çoğunlukla elbiselerin altına, üşümeyim diye. O zamanlar külotlu çoraplar henüz piyasada arz-ı endam etmeye başlamamıştı (Töbe töbee, bu şalanjlar yüzünden yaşım iyice ortalara döküldü 😉 ). Sinir olurdum ama annem asla ikna olmazdı, "üşürsün" der ve konuyu kapatırdı. Ben de ayakkabılarıma bakıp pantolonu yok sayar, "pantolonum yok ki, pantolonum yok ki" diye kendimi şartlardım, salakmışım yav 😀

Bu soru erkekler düşünülerek sorulmuş sanırsam pantolondan ziyade önlük ya da elbisemin cebi olurdu benim. O cepler de hiç boş kalmazdı. Bir kere mendil, kumaş olacak, ütülü ve üçgen şeklinde katlanmış. Bizim zamanımızda okulda mendil ve tırnak kontrolü yapılırdı efenim, "çıkar mendilini, uzat ellerini" komutunu her hafta başı duyardık. Sonra para, 5 yıl boyunca 25 kuruş harçlık aldım ben her gün. Sarı yirmibeşlikle başlayıp beyaza evrildi (ayy yine yaş ipucu, nerden bulaştım bu şalanja). O yirmibeşlikle simit alırdım mutlaka. Bazen yalvar yakar 50 kuruş koparırdım, 50 kuruş demek tüp çikolata demekti. Okula giderken Mustaa bakkala (Mustaa bakkal hem bakkal, hem kırtasiyeci idi, Mavi Köşe. Okula giderken mutlaka onun önünden geçer, camlı bölmedeki yuvarlak ekmeklerin dışarıya sızan kokusunu içimize çekerdik) uğrar 50 kuruşu tezgaha fırlatıp tüp çikolatayı alır, acilen kapağını açardım. O da bir işti, önce kapağın tepesindeki sivri yeri tüpün ağzındaki alüminyuma batırıp açmak gerekirdi. İlk hüpün tadı biraz metalik olurdu o sebeple. Sonrası pek keyifliydi. Okulun kapısına kadar idare eder, bitirmezdim. Son hüp kapıdan girerken alınır, tüp katlanıp önlük cebine atılırdı. 

Sakız kağıdı ya da kutusu, ceplerimin misafirlerindendi onlar da. Çok sakız çiğnerdim, oyuncaklı sakıza bayılırdım. Şimdiki markalar yoktu tabii, küçük poşet ya da kutularda uyduruk bir sakızla-iki çiğnemede çürür-saçma sapan plastik bir oyuncak olurdu. "Ne alayım?" diye sorana "Oyuncaklı sakız" derdim. Sakızlar kısa sürede yumuşar, oyuncaklar da evde orada burada birikir, sonunda annem toplayıp atardı. 


Tabii ki Toybox değildi bizim oyuncaklı sakızlar, markası bile olmayan ilkel şeylerdi.

İçinden bazen böyle asker ya da kızılderili figürleri çıkardı, sinir olurdum o zaman

Oyuncaklı sakızdan çıkan en sevdiğim şey ucunda delikli sepet gibi bir şey olan bir nevi düdüktü. O sepete minik bir plastik top konur, düdüğün ağzından üflenince de top havaya kalkardı. Rengi bile aklımda, sarı.

Okulun hemen karşısında köhne bir bakkal vardı, inanmayacaksınız ama hala duruyor, sinekli bakkal gibi tozlu, pis bir yerdi. Oraya "Zunkla şekeri" almaya giderdim, 5 tanesi 5 kuruştu. İçi incirli, çok lezzetli, karamelli bir şekerdi. Onun kağıtlarında Türk büyüklerinin renkli resimleri olurdu. Şekeri yutunca kağıt da hop cebe tabii ki. Google'u kurcaladım ve asıl adının "Zungla" olduğunu böylece öğrendiğim o şekerlerin kağıtlarından buldum:


Görsel: Buradan
Osman Hamdi Bey üstadımız incirli bir Zunkla şekerini sarmalamış zamanında, sonra da benim önlük cebine konuşlanmış muhtemelen

Vee yıllarca önlüğümün ve cebi olan her giysimin anneannem vasıtasıyla gediklisini açıklıyorum: Siyah kuru üzüm. "Kara doktor" derdi ve her derde, bilhassa kansızlığa deva olduğuna emindi. O zamanlar iştahsız, nanemolla ve eneze bir çırpı bacak olan beni bu yolla dombalak yapacağına inanırdı. Şimdiki kiloların tohumu o zamandan atılmış demek ki. 

Böyleyken böyle dostlar, bir cebe dünyaları sığdırdım ama çocukluk cepleri çuval gibidir, her şeyi taşır...

19 Şubat 2017 Pazar

ŞALANJ 2/ÇOCUKLUK EĞLENCELERİ

Yeni şalanjı sevdiniz değil mi? Sevdiniz, sevdiniz, geri dönüşlerden ve tıklanma sayısından anlıyorum. O zaman gelelim 2. soruya:


2- Çocukluk eğlencen neydi?

Ben 14 yaşına kadar tek çocuktum, bir mucize gibi kardeşim geldiğinde artık çocukluktan çıkmak üzereydim. Etrafında mebzul miktarda arkadaş olsa da tek çocuk kendini avutmayı, eğlendirmeyi öğrenmek zorundadır. Sıcak yaz tatillerinin sokağa inmeye izin verilmeyen uzun öğleden sonralarında binbir çeşit şey uydururdum kendimi avutmak için. Çok kitap okurdum ben çocukken de, okumayı söktüğüm an dostum olmuştu kitaplar. "Yanıma birkaç kitap, dergi koyun ve beni unutun", modum buydu, gık demeden tüm günü geçirebilirdim. Babam alabildiğince kitap alırdı ama sonuçta tek maaşlı bir memurdu, bütçesi kısıtlıydı. "Heidi"nin devamı niteliğinde yazılan "Heidi Büyüyor" kitabını alabilmek için epey dil döktüğümü hatırlıyorum, her seferinde "ay başında" cevabını alıp boynumun büküldüğünü gören anneannem halime acımış ve "Eydi büydü neymiş kız, ben alayım" demişti de o sayede kavuşmuştum kitabıma 😀

Şimdi YKY baskısıyla yeniden yayınlanan Ayşegül serisi favori kitaplarım arasındaydı. Neredeyse tüm kitapları edinmiş, defalarca okumuştum. Bayılırdım o çizimler, Ayşegül'ün şirinliğine, kardeşi Can'a, kedisine, köpeği Fındığa. Birkaç yıl önce YKY mağazasının vitrininde görüp heyecanla dalmış ama sayfalarını karıştırınca hayal kırıklığına uğramıştım, ne resimler o eski canlılığında, ne öyküler eski tadında idi. Kahramanların adı bile değişmişti. Bırakayım anılarımdaki gibi kalsın demiş ve almadan çıkmıştım. Ben okumakla kalmazdım o kitapları, hangi akla hizmet ediyorsam bir defter açar ve sayım yapardım. Her kitapta kaç tane adam, kaç tane kadın, kaç tane kedi, kaç tane ağaç, kaç tane koltuk, kaç tane elma vs var sayar not ederdim ve bundan müthiş keyif alırdım. Dedim ya, tek çocuklar kendini avutmak için her yolu dener. Google'da arattığımda hep yeni baskıların kapaklarını buldum, orijinal kapaklar Fransızca aslında idi, aşağıya bir-iki tane bırakıyorum, Gilbert Delahaye, Marcel Marlier çocukluğumun hayal tacirleriydiniz, toprağınız bol olsun:



Şu yanaklar tam makas almalık değil mi? Ya omuzdan bakan Fındığa ne demeli?


Türkçe'de "Ayşegül Çiftlikte" adıyla yayınlanmıştı, en sevdiklerimden biriydi. Müthiş pastoral çizimler vardı iç sayfalarda.


"Ayşegül Denizde"


Ve Ayşegül'ün en hamarat hali: "Ayşegül Evde"

Okuyarak eğlenmek derken bayıldığım "Tina", yayını sona erene kadar aldığım "Doğan Kardeş" ve "Çocuk Haftası", yolladığım bir şiiri epeyce değiştirerek yayınlayan "Mavi Kırlangıç" dergilerini unutmayalım. Başlarında kendimi unutur, saatler geçirirdim. Ve her genç kızın olmasa da her küçük kızın rüyası Kemalettin Tuğcu amcamızın yoksul edebiyatı kitaplarını da unutmayalım. Bir nesil onlarla büyüdü.

Kitaplar dışındaki ikinci eğlence kaynağım bebeklerdi. Saatlerce kendi başıma evcilik oynayabilirdim. 10 cm boyutundaki plastik bebekler favorimdi. Bizim çocukluğumuzda şimdiki havalı bebekler, Barbie'ler falan hak getire. O saçları olan, gözleri açılıp kapanan bebekler ancak yurtdışında akrabaları olan şanslı çocuklara gelirdi. Ben kel kafalı plastik bebeğime makara ipinden saçlar yapar, boyama kırmızı donu görünmesin diye çeşit çeşit giysi dikerdim. O bebeklerden bir tanesi şimdi elime geçse mutluluktan deliririm herhalde. 

Sadece plastik bebeklerle oynamazdım, kağıt bebekler de ilgi alanımdı, hatta yaşım büyüdükçe daha da fazla ilgi alanıma girer olmuştu. Yenimahalle'nin en büyük kitapçısı Sipahi Kitabevi'nin merdivenle inilen loş dükkanına dalar, kağıt bebek yığınlarını kurcalamaktan usanmazdım, birini alsam diğerinde aklım kalırdı. Epey zengin bir birikimim vardı ve envai çeşit senaryolarda rol verirdim onlara. Kimi zaman kendim çizer, kendim giydirirdim, el yapımı koleksiyonum da oldukça zengindi. Google'da ne kadar aradıysam da benim zamanımdakilere rastlayamadım, en benzerlerinden bir-ikisini bulabildim ancak:



Evdeki tüm etkinliklerden sıkılma aşamasına geldiğimde sokaklar beni beklerdi. Bir önceki yazıda anlatmıştım, evimizin bizzat kendisi ve çevresi her tür sokak oyunu için idealdi. Saklambaç, seksek, yakantop, istop, kukalı saklambaç, ip atlama hatta çelik çomak. Bazı afacan erkek arkadaşların komik şakaları da bizi eğlendirirdi. Birkaç tuğlayı süslü kağıtlara sarar, kurdeleyle bağlayıp bir de şık fiyonk yaptıktan sonra ucuna upuzun bir sicim bağlar ve asfaltın ortasına bırakırlardı. Sonra hep birlikte zulaya yatardık. Süslü paketi caddenin ortasında gören birkaç hevesli ve enayi sürücü arabasını durdurur, inip pakete hamle ettikleri anda ipi çekiverirdik. Tanrım o insanların yüzü hala gözümün önünde, yürüyen paket hahaha 😀 Sadece biz değil o zamanın insanları da naifmiş. 

Daha neler neler, anlatmakla bitmez. Bıktırır diye uzatmıyorum ama yeni neslin çocukları tabletlere ve telefonlara hapsedilmiş bir sanal dünyayla eğlenmeye çalışırken benim biraz için acımıyor değil...