.

.
.

19 Mayıs 2015 Salı

BİR KUAFÖR ÖYKÜSÜ



Kadın telefonla konuşarak girdi salondan içeri. Konuşmasına ara vermeden elindeki boya kutusunu kuaföre uzattı, İstanbul'un simgesi olmuş yapılarla desenlendirilmiş koltuklardan birine oturdu, etrafa bakındı. Gecelik benzeri uzun, bol, pembe giysili bir kadın kalfalardan birine manikür yaptırırken, çırak da kızı olduğu anlaşılan zihinsel engelli, ufak-tefek birinin ayak tırnaklarını kesiyordu. Kadının konuşması sona erdiğinde boya karılmış, kuaför aynanın önündeki kırmızı deri kaplı koltuklardan birini işaret ediyordu. Koltuğa geçti, küpelerini çıkarıp çantasının gözüne attı, poşet benzeri naylon önlük boynuna bağlandı, ilk fırça darbesini saç derisinde hissettiğinde bir an ürperdi. "Bıktım" diye düşündü, "ay dolmadan uzayan münbit saçlardan, tepede sırıtan beyazlardan, üç haftada bir kuaföre yapılan zaruri ziyaretten bıktım". O bıkadursun boya işlemi tamamlanmıştı. Aynadaki keltroş görüntüsüne göz kırpıp çantasından kitabını çıkardı: "Herkes Yalnız". Daha iki satır okumamıştı ki pembe giysili kadının işinin bittiğini, kalfanın boşa çıktığını farketti. "Rica etsem ojelerimi yenileyebilir misin?". Az sonra burnuna dolan aseton kokusuyla tırnakları temizlenmiş, uçuk pembe bir renge boyanmıştı. Kitabına geri döndü. Bitmek üzereydi kitap, son öykünün birkaç sayfası kalmıştı, tam sevdiği gibi gibi ayrıntılar atlanmamış, böylece etki kuvvetlendirilmişti. "Ben de yazabilsem böyle yazardım" diye geçirdi içinden, öykünün kahramanlarından muhabir Funda ile Sabiha hanımın evine buyur edildi. "Soğumuş erkek terlikleri"; uzun zaman önce ölmüş bir koca bundan daha iyi tasvir edilemezdi herhalde, yazara içinden bir "aferin" gönderdi, Sabiha hanımın anlattıklarını okumaya devam etti. Boya saçlarına nüfuz etmeye başlamıştı, kaşınıp yandı kafası. Gözünü kitaptan ayırmadan dalgınca elini başına götürüp kaşıdığı anda ayıldı. Parmakları ve parmaklarının dokunduğu yerde kitap boyaya bulandı. "Hay aksi" diyerek parmaklarını peçeteyle temizledi, lakin kitabın yapraklarının bir bölümü "çikolata kahve"ye dönüşmüştü bile. "Yapacak bir şey yok, sen de sayfalarını Koleston 6/7 ile savur" diyerek gülümsedi kitaba. Kitap ona gülümsemedi tabii ki. Gözü aynaya ilişince şaşırdı bir an, pembeli kadın da, çalışanlar da görünmüyordu, salon boşalmıştı. Aynadan gördüğü tek yansıma az önce tırnakları kesilen zihinsel engelli kızcağızdı. Yaşı hatta cinsiyeti bile belirsiz, kısacık saçlarının kahkülleriyle oynayarak sessizce oturuyordu. Özensizce giydirilmişti, bacaklarında buruşuk bir pantolon, üzerinde yıkanmaktan bozarmış eski bir tişört vardı. Solgunluğunu bozan tek şey minnacık ayaklarındaki çiçekli kırmızı terliklerdi. Bir ara gözgöze geldiler aynadan, utandı, mahcupca çevirdi bakışlarını. Oysa kadın gülümsemek hatta konuşmak istemişti, o gözlerini kaçırınca yapamadı. Çok geçmedi annesi çıktı içerden, "Haydi gidiyoruz" dedi. Uysalca kalktı oturduğu koltuktan, elini tuttu, bakışları yere çevrili çıkıp gitti. Kitaba tekrar yönelmişti ki çırak geldi, saçındaki boyayı karıştırıp kafa derisine masaj yapmaya başladı. Bu işlemin en güzel yeri buydu galiba, şuracıkta uyuyuverse...

"Ağzı çay kokan çocuklar", ne güzel benzetmeler yapıyordu bu Onur Caymaz, öykünün sonuna yaklaşmıştı ki kalfa içerden seslendi, "saçı yıkayalım". Kitabı kapatıp çantasına koydu, yıkama koltuğuna yöneldi. Oh, bir saç boyama işkencesi daha sona ermişti.

Not: Fotoğrafın konuyla ilgisi yok doğal olarak, yeşillik olsun diye koydum :) Bu yıl dalları bizim balkona kadar uzanan, apartmanla yaşıt çınarımız.

5 yorum:

  1. Senin de kitabın çıksa da okusak. Her anlatını 'hikaye' okuyormuş gibi okuyorum. eline ağzına sağlık :)

    YanıtlaSil
  2. hissediyorum..çok yakında kitabınızı okuyacağız :)

    YanıtlaSil
  3. Pek hoş.
    Ben de çok sıkılırdım. Beyaz bıraktım oldu bitti.

    Saçı beyaz anne

    YanıtlaSil
  4. Harika bir anlatım! O kuaför salonunda ben de vardım.

    YanıtlaSil
  5. Harika bir anlatım! O kuaför salonunda ben de vardım:)

    YanıtlaSil