31 Ağustos 2010 Salı

BİRAZ HAYALİN KİME ZARARI VAR?

İki gün önce PTT Kargo kapımı çaldı ve bana yukarıda gördüğünüz güzellikleri getirdi, yine Pasaj.com'dan sipariş üstüne. Bu aralar takıyla bozdum, kokoşum evet, arada bünyeyi şımartmak lazım ayrıca bunlar çok güzeldi. Birkaç arkadaşa yolladığım hediyeleri seçerken gözüme takılmıştı ve gördüğüm andan itibaren "al beni, al beni" diye dürtüp durmaktaydı en hassas noktalarımdan. Paketi açınca asıllarının fotoğraflarından daha güzel olduğunu farkedip seçimimden dolayı kendimi kutladım. Henüz kullanmadım, şimdilik hayal kurmaktayım gerçekleşmesi olanak dışı bile olsa. Hani diyorum bir sahil kasabasında olsam, uzayda kapladığım geniş hacmi düşünmeden şöyle uzun etekleri uçuşan, efil efil bir beyaz elbise giysem, taksam takılarımı, saçlarım uçussa esen ılık rüzgarla. Ayaklarımda jüt tabanlı beyaz espadrillerim, başımda kocaman kenarlı bir hasır şapka güneşin battığı yere doğru yürüsem. Hazır elimdeki gezi kitabının içinde kaybolmuşum, İtalya'ya gidip Capri, Portofino sahillerinde mi dolaşsam yoksa Yunan adalarını mı tercih etsem, elbiseme uygun beyaz evleriyle Mykonos veya Santorini. Fonda ya Dalida söylese "I found my love in Portofino" ya da Giannis Parios'dan dinlesem "Mono Agapi". Kolumdaki bileziği şıngırdatarak bir kadeh limoncello ya da uzo yuvarlasam gün batarken.

Aah ah diyeceksiniz ki "başka arzun var mı?". Ama bilirsiniz ki insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Birkaç parça takının güzelliği beni aldı nerelere götürdü. Siz de ister misiniz böyle hayaller kurmak? O zaman tıklayın CoCoLoCCa'nın pasajını, görün tasarımlarını, bakalım siz onları takıp nerelere gitmek isteyeceksiniz?

30 Ağustos 2010 Pazartesi

HAYALÎ YOLCULUK

Telaş bitti, koşturma yavaşladı. Güzel bir başlangıç yaptık, devamı gelsin inşallah. Kitabıma döndüm, Arzu Çağlan'la gezmeye devam ediyorum sayfa sayfa. Okuduğum en keyifli gezi kitaplarından biri, bitmesin istiyorum ve mümkünse gezdiği diğer yerleri anlatan başka kitaplar da yazsın istiyorum. Arzu Çağlan'ı DJ olarak hiç takip etmedim, radyo yayınlarını da dinlemedim, sevilir mi sevilmez mi bilmem ama gezmeyi çok iyi bildiği ve iyi anlattığı kesin. En iyi lokantalara, cafelere, pastanelere gittik yiyip içtik, ilginç mağazaları dolaştık, ara sokaklara, eski şehirlere daldık çıktık, müzelerde vakit geçirdik. Başkalarını bilmem, ben kendim gezmiş gibi oldum ve çok bilgilendim. Paris'ten sonra Stockholm'deydik mesela ve İskandinav sanatı hakkında çok şey öğrendim. Şu yukarda resmini gördüğünüz kırmızı giysili, elma sepetli şirin kız Stockholm National Museum'da sergilenen suluboya Carl Larsson çalışmalarından biri. Bu ve bunun gibi hayatımda adını duymadığım birçok sanatçıyla kitap üzerinden tanışıp eserlerini araştırdım Google amca'da. Gerçi Stockholm çok soğuktu, biraz üşüdük ama olsun. Çay-kahve içerek ısıttık kendimizi. Birazdan postumu tamamlayınca Kopenhag'a gideceğim. Alacağım "Keyfe Gezer"imi elime ve hayali yolculuğum başlayacak. Bilseniz nasıl iyi geliyor gezenti ruhuma şu yorgun halimle oturduğum yerde dünyayı dolaşmak. Kitapta ayrıca "Ejderha Dövmeli Kız"ın çok bahsi geçiyor, okumayı düşünmüyordum ama fena halde merak ettim, en kısa zamanda kitaplığıma eklenecek, beğenirsem devam kitaplarını da okurum.

Eh, haydi bana müsaade, "Göteborg"a giden tren kalkıyor, yetişmem lazım. Sonraki durak Kopenhag. Trenin penceresinden el sallarım size...

Görsel: Buradan

29 Ağustos 2010 Pazar

HAYAT BAZEN TATLIDIR...

Bazı günler diğerlerinden daha anlamlı ve mutludur...
(Petek ve OİP'e bir kez daha teşekkür, onlar bilir.)






26 Ağustos 2010 Perşembe

ADINIZ NEYDİ?

Çok yorucu bir gündü, şu anda sızım sızım sızlayan ayaklarımı ne rahatlatabilir düşüncesindeyim. Bunu düşünürken de iki satır yazayım şuraya dedim.

Öğleden sonra fotoğrafta gördüğünüz, Pasaj.com'dan ısmarladığım seramik takıları almak için kargoya uğradım. Bileğinde tahta boncuklardan iki sıra bileklik, parmağında desenli bakır bir yüzük taşıyan, Nedim Saban'a benzeyen tombul kargo görevlisinden adıma gelen kargoyu rica ettim. Aramızda şöyle bir dialog gelişti:

-Adınız neydi?
-Leylak Dalı.
-Hımm Leylak.
-Leylak Dalı.
-Ley ve Lak ayrı değil mi?
-Hayır, Ley ve Lak birleşik.
-Leylak, Leylak... Yok öyle bir gönderi.
-Nasıl olur, sabah cep telefonuma mesaj geldi kargonuz ulaştı diye.
-Hımm, o zaman numarasını verin.
-Peki, salağın S'si, geri zekalının G'si, beceriksizin B'si ve 5.
-Eveeet salağın S'si, geri zekalının G'si, beceriksizin B'si ve 5 bakalım.
-Bakın.
-Evet buradaymış. Eee adınız Leylak Dalı'ymış ya.
-(@¬+*&%") Ben ne demiştim?

Kargo görevlisi ne kadar beceriksiz olursa olsun keyfimi kaçıramadı. Zira sonrasında uğradığım Paşabahçe'de hayatımın kupasını buldum. İçelim güzelleşelim değil mi?

Meraklısı için not: Seramik takılar Pasaj.com'da "guleriskarartuc" un pasajından.

Ha, bu arada hayali seyahatimin Napoli durağındayım...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

ORDAN BURDAN


-Barselona'dan döndük, Arzu Çağlan'la Roma'yı geziyoruz şimdi.
-Dün kızkardeşle bir kaçamak yapıp boza içtik Akman'da. İçerken aklıma geldi. Yıllar önce bir kış günü İzmir'de evlerine misafir olduğumuz halamın kızı benim bozayı çok sevdiğimi duyunca jest yapmak istemiş ve ekmek içi, bulgur ve bira mayasıyla boza yapmaya kalkmıştı. İki günlük mayalanma süresinin sonunda bozanın kıvamına geldiğine kanaat getiren kuzen hevesle sarı leblebi ve tarçın alıp gelmiş, bardaklara doldurmuş ve akşam yemeğinden sonra ikram etmişti. Bozadan aldığım ilk yudumu zor yutmuş, bardakta kalanı ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım, tadı o kadar kötüydü ki içmek mümkün değildi. Gelgelelim o kadar heves ve istekle benim için yapılmıştı ki bu jeste karşılık boza hakkında olumsuz konuşamazdım. Umutsuzlukla bir elimdeki bardağa bir diğerlerine bakıyordum, onların da benden farklı düşünmedikleri anlaşılıyordu. İçilecek gibi değil lakin nasıl söylenecek. Derken lafını bitiren halam bozasından ilk yudumu aldı ve alır almaz tüm dobralığıyla "Bu ne be!.." deyip bardağını yanında duran kocaman saksıdaki bitkinin dibine döküverdi. Kurtulmuştuk, hala çok yaşa sen:))
-Hâlâ fotoğraf tabettirip albüme dizen var mı? Yoksa ben nesli tükenenlerden miyim? İlla ki karta bastırıp elime almalı ve dönüp dönüp bakmalıyım.
-Hava özellikle de akşamları epeyce serinledi, lâkin bu defa da değişen ısıya ayak uyduramadık, evcek burnumuz akmaya, aksırıp tıksırmaya başladık. İnsanoğluna yaranılmıyor.
-Ramazanı yarıladık henüz güllaç yapmış değilim, şaşılası durum. Evvelki sene 7 tepsiyle kendi rekorumu kırmıştım.
-Keçelerle yaptığım zımbırtı bitmek üzere ve çook şirin oldu.
-Sol dizimden sonra sağ dizim de su koyverdi, çok ağrıyor. Yahu erkekseniz tek tek gelin diyeceğim ama erkek değiller.
-Bu aralar çok işim var.
-Neyse hadi ben gidip biraz daha Roma'yı gezeyim, hoşça kalın...

Ek: Hani biz Roma'yı geziyoruz ya Arzu Çağlan'la, Cafe Greco'da oturup su bardağında martini içerken farkettim ki o da sıkı bir Birhan Keskin hayranı. Dudaklarından şu mısralar döküldü:

"Sen güzel insansın, herkes biliyor bunu
Yaramı alıp uzak şehirlere gidiyorsun."

Laf aramızda ben de çizgi bant kahramanı "Fırat"a benzedim bu kitabı okurken :))

24 Ağustos 2010 Salı

BAŞLIKSIZ OLSA BUGÜNKÜ YAZI


Başbaşa vermiş mutlulukla poz veren bu iki arkadaş bugünkü alışverişimin rekolteleri. Doymuyorum kitaba ve ilginç objelere. İçimden birşey dürtüyor görünce "Al, al, al" diye. Sadece bakmak için girdiğim kitapçıda Arzu Çağlan'ın "Keyfe Gezer" isimli, gezi yazılarını topladığı kitabını görünce düşünmedim bile. Beş dakika içinde kasaya gittim, parasını ödedim ve çıktım. Aman ne kadar iyi etmişim, son yıllarda okuduğum en keyifli gezi kitaplarından biri. Ben bayılırım gezi kitapları okumaya (Benim bayılmadığım bir kitap türü var mı acaba, evet var: bilimkurgu), anlatılan yerleri gidip görmüş kadar olurum ve tesadüfen gidersem de çok faydasını görürüm. Şimdi Arzu Çağlan ile Barselona'dan başladım dolaşmaya. Sırada Roma, Napoli, Paris, Stockholm, Kopenhag, Viyana, Amsterdam ve Madrid var. Pek keyifli bir yolculuk yapacağız, ilk duraktan belli oldu. Zaten önsözden sonraki alıntı hemen çarpıyor insanı. ABD'li kadın şair Emily Dickinson demiş ki:

"Bir kitap kadar elverişli değildir hiçbir gemi,
Uzak ülkelere götürmek için bizi"

Aslında kadıncağız belki de böyle düşünmek zorunda kalmıştır, çünkü hayatının son 25 yılını odasından hiç çıkmadan geçirmiş. Mecburen kitaplar aracılığıyla gezecek dünyayı, kapıya kadar gelen bir gemi üretilmemişti ki, o zaman da, şimdi de.

Üzerine enfes bir leylak deseninin resmedildiği teneke kutuyu ise kurdele ve dantel alma düşüncesiyle girdiğim tuhafiyecide buldum. Kutuların dizildiği rafın en üstüne yerleşmiş bana göz kırpıyordu. Üstelik bir taneydi, benim gidip onu bulmam ve almam için getirilmişti oraya sanki, misyonu buydu. Şimşek hızıyla kaptım. Şimdi sol yanımda olgun ve asil bir hanımefendi gibi süzülmekte. Birlikte mutluyuz, kutluyuz.

Budur dostlar, bazen bir gün bir kitap ve bir kutunun mutluluğuyla sonlandırılabilir. Fazlasına gerek yok. Nazım'ın "Bugün Pazar" şiirine uyarlarsak:

"......
Bu anda
Ne sıcak, ne yorgunluk, ne diz ağrım
Kitabım,
Leylaklı kutum ve
Ben
Bahtiyarım..."

23 Ağustos 2010 Pazartesi

LİMONYEŞİLİ'NİN PASAJINI GÖRDÜNÜZ MÜ?


Bu aralar Pasaj.com'dan sık sık alışveriş ediyorum, özellikle Limonyeşili'nin pasajından çok zarif yüzükler ve küpeler almaktayım hem kendime, hem arkadaşlarıma hediye olarak. Daha az evvel bir arkadaşıma doğum günü hediyesi yolladım. Bir göz atın isterseniz, belki siz de zevkinize uygun birşeyler bulursunuz.

İMZALI KİTAPLAR


Kitaplara onca düşkün biri olarak zaaflarımdandır imzalı kitaplar. Hele de sevdiğim bir yazarın imza günüyse ne yapar eder katılmaya çalışırım. Kimi zaman çok ilgimin olmadığı yazarlara da kitap imzalattığım olmuştur tabii ama bu denk gelmiştir, pek özel bir gayret göstermemişimdir. Ankara'ya gelmeden kısa bir süre önce Antalya'da, boşluktan ne yapacağımı bilemediğim bir günde dökmüştüm imzalı kitapları önüme ve hepsinin dış ve imzalı iç kapaklarının fotoğraflarını çekip bir klasörde toplamıştım. Neler neler hatırladım onları karıştırırken bilemezsiniz. Demirtaş Ceyhun'dan imzalı iki kitabım olduğunu unutmuşum bile, görünce şaşırdım. Geçen yıl bu sıralarda kaybettiğimiz yazarın el yazısını ve imzasını görünce içim burkuldu. Mart/1995 tarihiyle atılmış imza. O yıllarda Seynan Levent sanırım TRT 2'de "Akşama Doğru" adıyla bir kültür ve sanat programı sunardı. Çarşamba günleri programın başında bir soru sorulur ve doğru bilenlere çekilen kurayla genellikle kitap olan hediyeler dağıtılırdı. Telefonu düşürmek çok zordu ama ben inat eder çevirir de çevirirdim, ta ki görevlinin "Alo" diyen sesi gelene kadar. Neredeyse abone olmuştum, en az 7-8 defa armağan kazandığımı hatırlarım, artık adresimi bile sormaz olmuşlardı. İşte bu kitaplar da Demirtaş Ceyhun'un konuk olduğu bir programda onun sorduğu soruyu bildiğim için adıma imzalı olarak gelmişti. Sonra Duygu Asena'ya 2004 yılında Antalya'da katıldığı bir etkinlik sırasında imzalattığım "Aslında Aşk da Yok" kitabı geçti elime, "eşit, özgür, mutlu ve güçlü bir yaşam dilerim" diye yazmış. Ne o, ne ben bilebilirdik o yılın sonunda hastalanıp kısa süre sonra da bu dünyadan gideceğini.

Akgün Akova en sevdiğim şairler arasındadır. Hiç ummadığım bir zamanda Kızılay'da yürürken bir cafenin camında imza gününün afişini görmüş, apar topar içeri dalıp sona ermek üzere olan imza etkinliğine ucu ucuna yetişmiş, en sevdiğim kitabını bir kez daha satın alıp, en sevdiğim şiirin, "Kuş Bakışı"nın olduğu sayfayı imzalatmıştım. "Bir çift kanat bir altın madeninden daha değerlidir" yazmış, imzalamakla kalmayıp desenler de çizmişti

Komik bir imza anım L.ale M.üldür'ün imza günündedir. O yıllarda etkinliğin yapıldığı kitabevinin müdürü arkadaşımdı, onu görmek için uğramış şairin kitap imzaladığını görünce "K.uzey Defterleri" ni kapıp sıraya girmiştim. Kitabı uzattığımda M.üldür başını kaldırıp bana baktı ve gözlerini kocaman açarak "Ben sizi tanıyorum" dedi. "Bu mümkün değil" dedim, "sizin yaşadığınız şehirlerde ben hiç uzun süreli bulunmadım". "Hayır, hayır" dedi, "bu dünyadan değil, öbür taraftan tanıyorum". "Bismillah" çektim içimden ve kitabı imzalatmakla oradan kaçmak arasında ikircikli kaldım. Ama o benim kaçmama fırsat vermeden kitabı önüne çekti, içine kitabın herhangi bir yerinden birkaç satır yazdıktan sonra "Ruh arkadaşıma" diyerek imzalayıp uzattı. "Ben sizi çok sevdim" demeyi de ihmal etmedi. Hemen ayrıldım oradan, ruh arkadaşımla da bir daha karşılaşmadım ama Yeni Türkü'nün seslendirdiği, sözleri ona ait "Destina" şarkısını her dinleyişimde bu olayı hatırladım.

Kitap imzalatırken çok okuruna yakın, mütevazı yazarlarla karşılaştığım gibi burnu düşse eğilip almayacak, uzatılan kitabı görev yaparcasına imzalayan ünlüleri de gördüm. İtiraf edeyim ki bu durumdan sonra onların kitaplarına ben de uzak durdum. Önlerinde en uzun kuyruk oluşan yazarlardan biri Murathan Mungan'dı, normal karşıladım, diğeri ise T.una Kiremitçi, ona akıl erdiremedim. Beni en mutlu eden imzalar ise yıllardır tanışmayı beklediğim, idol öykücüm Füruzan'ınki ile ilk kitabı basılıp bana getirdiğinde açtığım kapağın içindeki müthiş duygulu ithafıyla kızkardeşiminki idi.

İmzalı kitap öykülerim bitmez ama bu yazı burada bitsin, aksi takdirde ciltletmek gerekecek. Kitapların hayatınızın başköşesinde olması dileği ile...

Ek: Kitapkolik sitesi kitap ödüllü bir yarışma düzenlemiş. İlgilenenler linki tıklayabilirler.

22 Ağustos 2010 Pazar

KIRILIP EN TAZE DALINDAN UZANMIŞ YATIYOR...

Bu görüntüler bu sabahtan. Size sık sık çiçeklerinden, gölgesinden, yeşil yapraklarından, heybetinden ve dallarının arasında bir yıldır asılı duran çorabımsı-havlumsu nesneden bahsettiğim akasyacığımı elektrik direği dikmek uğruna bu hale getirdiler. Daha önce de yazmıştım, caddedeki elektrik tellerini yerin altına aldılar ve yeni direkler dikiyorlar. Dün hemen hepsi dikildi ama tam bizim apartmanın önüne denk gelen, akasyaya komşu olacak direk ağacın dalları nedeniyle yerine yerleştirilemedi. Toparlanıp gitti ekip. Bu sabah daha teçhizatlı olarak geri geldiler. Kocaman bir vinci taşıyan kamyon, daha küçük bir kamyonet, bir sürü araç-gereç ve işçi-mühendis on kadar görevli. Kocaman direk vince bağlandı, belirli bir yüksekliğe kadar çıkartıldı ama bu deneme de sonuçsuz kaldı ve işçilerden en zayıf olan ve en atletik görüneni bir maymun gibi ağaca tırmanıverdi. Belli ki çocukluğu ağaç tepelerinde geçmiş. Kendisine uzatılan testereyle ağacın kocaman kocaman dallarını budayıp direğe yer açtı. Tabii bu iş alelusül yapıldığı için gerekli olanların yanısıra olmayanlar da kesildi, ağacın gövdesi pekçok yerde sıyrıldı, bazı dallar çatlayıp olduğu yerde kaldı. İlerde ya kuruyacak ya da yoldan geçen birinin tepesine okkalı bir şekilde inecek. Hasılı ağaç alabileceği zararın en büyüğünü aldı, yarısı dişlenmiş bir elmaya döndü. Kesilen dallar yetmemiş gibi direk yerleştirilirken kocaman bir bölüm de kırılıp yere düştü. Ben bu olanları balkondan izlerken ağlamamak için kendimi zor tuttum. Teknoloji ve insan her zaman doğayı mağlup ediyor. Lakin doğanın günün birinde bizlerden fena halde intikam alacağını düşünüyorum, nitekim görüyoruz. Cehennem sıcakları bir uyarı idi.

Şimdi upuzun, parlak, yepisyeni bir elektrik direğimiz var, kolu kanadı kırılmış akasyanın yanında gururla yükseliyor. Umarım iyi anlaşırlar, zavallı ağacın aldığı hasara değer. İşin en ilginç yanı ise bunca sarsıntıya, kesilen dallara, ağaca çarpan direğin zorlamalarına karşılık o havlumsu-çorabımsı nesnenin hala bulunduğu yerden düşmemesi. Kendini kaynatmış galiba dala, keyifle güneşin tadını çıkarıyor kediler gibi. Ben de size keyifli bir Pazar günü diliyorum, kalın sağlıcakla...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

ÖZET

Çok koşuşturmaca+Diş ağrısı (siniri alınmış kaplama diş niye ağrır ki?)
Bugünün özeti budur. Kolay gelsin bana.

20 Ağustos 2010 Cuma

KISA KISA


-Sıcaklar hala devam etmekte Ankara'da. Yaz sezonunun blog postları da hep sıcak üstüne oldu böylece.

-Dün geceyi şiddetli mide ve bel ağrısıyla geçirdim, kendimizi koruyamıyoruz, terleyip cereyanda kalmaktan iç organlar yazlık sendromlarla boğuşmakta. Bugün midem iyi ama belim hala ağrımaya devam ediyor.

-Elimdeki kitabı bitirdim, Şebnem İşigüzel'den "Kirpiğimin Gölgesi". Biraz abartılı belki ama çok iç acıtıcı, hatta iç bulandırıcı bir çocuk tacizi öyküsü idi, kitap sona erdiğinde ruhen çok yorulmuştum.

-Yeni kitabım bir polisiye, ismi "Şenlikli Bir Cinayet". Cinayetin şenliklisi nasıl oluyormuş okuyup göreceğiz bakalım. Sırada bir de "Kırkmerak" serisinden bekleyen kitabım var, tam benim tarzım, "Kafka'nın Çorbası". Ünlü yazarlardan edebî yemek tarifleri, okuyunca anlatırım merak etmeyin.

-Özel bir keçe çalışması yapıyorum; çok şirin, çok eğlenceli birşey olacak.

-Paşabahçe harika kolonyalar çıkarmış. Çikolatadan iğdeye, ıhlamurdan mimozaya, mandalinadan limona çeşit çeşit koku beldelerinin ismiyle piyasaya sürülmüş. Ben ençok "Yalıkavak" isimli mandalina kokusunu sevdim. Çocukluğumun cümbür cemaat yılbaşlarını hatırlatıyor.

-Akşama yemek yok, mutfağa gitmeli ve biber dolması yapmalıyım.

-Şu aralar çok işim var ama ben sürekli üst resimdeki pozisyonda olmak istiyorum...

19 Ağustos 2010 Perşembe

ÇIK ÇIK ÇIKRIKÇILAR YOKUŞU

Bugün size bol fotoğraflı bir post hazırladım. Mekan Çıkrıkçılar Yokuşu, Pirinç Han, Kale civarı, Anadolu Medeniyetleri Müzesi vs vs. Tabii çektiğim bütün fotoğrafları eklesem bugünkü postu yolluk yapıp koridora serebilirdim o yüzden seçmece yaparak izlemenize sunuyorum. Umarım beğenirsiniz, valla beğenmezseniz küserim zira sizi bu mekanlardan mahrum etmemek için yaptığım faaliyetten dolayı belim ve dizim o kadar ağrıyor ki sandalyede oturmakta bile zorlanıyorum. Şimdi gezip gezip kabahati üstümüze atıyorsun dediğinizi duyar gibi oluyorum. Haklısınız, doğru söze ne denir.


Gördüğünüz mekan Kale civarındaki Pirinç Han'ın cafesi. Güneş altında "Müzekart"ımı yeniletmek için Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne gittik önce, kart yenileme işleminden sonra müzenin satış mağazasına daldık. Ben birşey almadım ama kızkardeş kendine ayraçlar ve magnetler aldı. Sonra indiğimiz dik yokuşu tekrar çıktık ve soluklanmak için kendimizi Pirinç Han'a atıp cafedeki tahta masalardan birine yerleştik. Kahvelerimizi içip dinlendikten sonra Han içinde keşif turuna çıktık.


İlk teftiş ettiğimiz dükkan "Yapalak Ayşe" nin bebek dükkanı idi. Envai çeşit el yapımı bebeğin olduğu bu dükkan Pirinç Han'ın en bilinen mekanlarındandır. Tüyden kanatları olan bembeyaz, melek şeklinde bir bebek aldıktan sonra üst katlara çıktık.



Han içindeki dükkanlarda çok orijinal objeler, antikalar, el yapımı ürünler, değişik takılar bulmak mümkündür. Hiçbirşey almasanız bile gezmek, o eski kokan havayı solumak, ayağınızın altında gıcırdayan tahta tabanı hissetmek, satışa sürülen eşyaları karıştırmak çok zevklidir. Her seferinde yeni birşey keşfedebilirsiniz.


Eski moda gözlüklere, geçmiş yılların Burda, Hayat, Ses Mecmualarına, Cep Fotoromanlara, Tommiks, Teksas ciltlerine, misketlere ihtiyacınız varsa sizi böyle alayım.

Bazen bir masanın üstünde öylesine atılıvermiş bir lavanta demetine rastlarsınız.

Bazen kapalı bir dükkanın kapısının yanındaki sepete doldurulmuş kurutulmuş çiçeklere. Dükkan kapalıymış ne gam, alacağınız birşey varsa komşu hemen koşar yardımınıza, kendisine emanet edilmiş anahtarla açar kapıyı, verir istediğiniz şeyi size.

Şapkacı da vardır burada

Karagöz-kukla evi de

Pirinç Han'daki gezintimiz bitince Çıkrıkçılar Yokuşu'na vurduk kendimizi. Bir vitrinde çocukluğumuza rastladık.

Yan taraftaki dükkanda ise tavşana benzeyen koyunlara.

Yastık, yorgan, yatak mı yaptıracaksınız, seçin. Ham yün var, eğirilmiş yün var, pamuk var, elyaf var. Fotoğrafını koyamadığım daha neler neler var. Bir dükkandan hasır sepet, diğerinden Tokat baskısı masa örtüsü aldık . Sonra da saldık kendimizi yokuştan aşağı, dilimizde Ali Cengizkan'ın dizeleri:

"Bırak Çıkrıkçılar Yokuşu orda dursun
Tüllerle, koltuklarla, yatak ve yorganıyla,

Bırak arkamızdan gelsin tarihçiler
Ve aramızı belirlesin omzundaki küçük çanta.
Gel, ve artık hiç konuşmayalım
Bir yanımız güvercinler, parke taş altımızda
Bırak Çıkrıkçılar Yokuşu orda dursun
Nasılsa vur emri çıkartıldı adımıza..."

18 Ağustos 2010 Çarşamba

GÖRMEMİŞİN BAHÇESİ OLMUŞ...

Bunlar yeni çıktı fırından, taze taze, dumanı üstünde. Şu bizim (daha doğrusu eşimin) emeklilik eğlencesi, kendi halindeki bahçemizden dün getirildiler, hepsi Antalya nüfusuna kayıtlı. Azıcık ama olsun kendi ürünümüz ya sevindiriyor insanı.

Şu domatesler mesela, minnacık ama çok lezzetliler. İnsanda yemekten çok sevmek arzusu uyandırıyorlar. Hepsi doğal köy tohumu ve susuz yetişmişler, gözlere de damaklara da şenlik kısacası.

Bu saygıdeğer genç hanımlar ise geçmişte çitlembik (çedene) ağacı iken aşılanarak Antep fıstığına dönüştürülmüş yaşlı mı yaşlı, güngörmüş bir ağacın gencecik meyveleri. Öyle ıtırlı ve hoş bir koku salıyorlar ki sırf koklamak için mutfağa dalıyorum durmadan. Yemesi biraz uğraştırıcı yalnız, kerpetenle kırmak ve bu arada elleri boyamak durumu söz konusu. Ama içinden çıkan taptaze lezzet buna değiyor.

Bizim genç badem ağaçları henüz verimli bir şekilde meyve verme aşamasına gelmediler. Bunlar bahçede önceden kalmış, neredeyse 60-70 yıllık iki eski ağacın ürünleri, az ama çok lezzetli.

Ve hiç nazlanmadan, uğraştırmadan, kuşun, böceğin taşıdığı tohumlarla kendiliğinden orman gibi fışkırmış semizotları. Aşısız, doğal, taptaze. Birkaç gün sürekli semizotu salatası yenilecek anlaşılan.

Rekoltemiz bu kadar, ha birkaç kelek, bir iki kavun ve üç-beş acur da var, hatırları kalmasın. Adetleri az olsa da nüfusları üstümüze kayıtlı ya, o da yeter:)))

17 Ağustos 2010 Salı

NE GELEN NE SORAN VAR, ACI GEÇTİ GÜNLERİM*

Ziya Taşkent'in adını ilk teyze kızımdan duymuştum, ben daha ilkokulun ilk sınıflarında bir çocuk, o fakültenin ilk yıllarında bir genç kızdı. Ne zaman radyodan onun sesi yükselse elindeki işi bırakıp kulağını yapıştırırdı hoparlöre. Sayesinde dinleye dinleye bu sese daha minicikken aşina oldum. Sonraları sık sık konserlere gider olduk, o yıllarda pek modaydı. Kızılay'ın düzenlediği konser, Yardımsevenler Derneği'nin düzenlediği konser, Ankaralı Kadınlar Derneği'nin düzenlediği konser, Filanca Parti'nin düzenlediği konser, hepsi de kapalı spor salonunda yapılırdı ve tıklım tıklım dolardı tribünler. Çoğunlukla Ziya Taşkent olurdu bu konserlerin assolisti, o yıllar pek revaçtaydı. Gümbür gümbür inletirdi salonu, ben zaten daha çocuk şarkıları öğrenmem gereken yaşta Klasik Türk Müziğine ve Ziya Taşkent'e gönül vermiş biriydim, bayılırdım onu dinlemeye. Hele de "Bezm-i meyde dün yine ben pervane gibi döndüm/Canımın etrafında Mevlana gibi döndüm" diye başlayan Mevlana şarkısını söylemeye başladı mı büyülenirdim.

Zaman geçti, ben büyüdüm, o olgunlaştı. TRT'de koro şefliğine yükseldi, tutulan besteler yaptı ama ben hala onu dinlemeye doyamıyordum. TV'de yönettiği konser programlarını hiç kaçırmazdım. Sonra birçok yüreğe yangın düşüren o gün geldi. Depreme Yalova'daki yazlığında yakalanmıştı Ziya Taşkent, eşi, kızı ve torunlarıyla birlikte hayatını kaybetmiş, şarkıları öksüz bırakıp gitmişti. Aradan 11 yıl geçti, ben hala aynı zevkle dinlerim hem sesini, hem bestelerini. Bu acı olayın yıldönümünde bir kez daha anmak istedim. Aşağıdaki linkte bestelerinden birini dinleyebilirsiniz. Mekanı Cennet olsun...

Ne Gelen Ne Soran Var, Acı Geçti Günlerim

Video için

*Beste-Güfte: Ziya Taşkent Makam: Hicaz

BALKONLARDAN SARDUNYALISI

Bu yaz sıktı beni, oysa her zamankinden çok işim, her zamankinden çok telaşım var. Havaların sıcaklığı mıdır beni bezdiren yoksa bu koşuşturma halleri midir çözemedim. Evimi özledim desem Ankara'daki sıcağa bile tahammül edemezken Antalya cehennemindeki evimi özlemeyi bir süre daha erteleyebilirm. Sokağa çok fazla çıkamıyorum sıcak nedeniyle, günler evde bilgisayar, kitap ve tembellik üçlemesiyle geçiyor. Bir de plan yapmakla; önümüzdeki günlerde düzenlemem gereken önemli etkinlikler mevcut. Tembellik anlarımda gözlerimi pencereye dikip boş boş bakıyorum. Görüş alanımda bir apartmanın yan cephesine sıralanmış bir dizi balkon var, hemen hepsi özensiz. Göz hizamın solundaki ıskartaya çıkmış kocaman bir gazlı termosifona evsahipliği yapıyor. Bir de demirbaşı var balkonun; çamaşır ipinde asılı bir çift yeşil çorap. Hiç inmiyor ipten, orada bulunma sebebi olası hırsızlara karşı "evde birileri var" mesajı vermek. Hırsız girmeye niyetlenmişse evdekilerin yeşil çorabından ne derece etkilenir o da ayrı bir konu ya neyse, en azından iç ferahlatıyordur belki.

Çoraplı balkonun altındakiyse bir felaket. Penceresi, kapısı demirlenip sıkı sıkı kilitlenmiş balkon hem pis, hem tozlu, hem karman çorman. Üzeri yırtık çarşaflarla, eski battaniyelerle örtülmüş bir sürü koli var. Tozdan nasibini alanlardan biri de buna komşu daireninki. Üstelik lalettayin asılmış çamaşırlar var ipte. Benim gibi pek titiz olmayan bir hatunun manyakça saplantısı da çamaşır asma biçimidir işte. Hastalık derecesinde özenle asarım. Askeri disiplin hakimdir çamaşırlarımda; gömlekler, fanilalar, pantolonlar ayrı ayrı sıralarda. Havlular, yastık kılıfları boylarına göre, çoraplar konçlarından asılır ve en değişmez kuralım da aynı ip sırasına aynı renk mandal kullanmaktır. Durmadan mandal alırım bu yüzden ve çamaşır asılmış her balkonu incelerim. O yüzden bu balkonun sahibi benden zayıf aldı.

Başımı yukarı kaldırınca nihayet hoş bir balkon görüyorum, hem de tam penceremin karşısına denk geliyor. Öncesinde burası da tatsızdı, neyse ki yakın zamanda el değiştirdi. Yeni kiracı çiçek meraklısı, renk renk sardunyalarla doldurdu balkonu, bakınca içim açılıyor. Bir de değişmez misafiri var; evin delikanlı oğlu. Gizlice içtiği sigarasını tüttürme mekanı olarak kullanıyor burayı, üzerinde "South Park" tiplemelerinden birinin resmedildiği kupasıyla çayını yudumlayarak, dizlerinin altına inen bol şortu ve dalgın gözleriyle güneş, sıcak demeden sigarası bitene kadar oturuyor. Bu balkonların kaderi galiba, daha önceki yıllarda alt katın ön balkonuna da evin şimdi vefat eden yaşlı babası bir demlikle yerleşir, güneşin cayır sıcağına aldırmadan bitene kadar doldurup doldurup yudumlardı çayını. Ona bakarken ben buram buram ter dökerdim.

Sıkıntıdan çenem pardon klavyem açıldı. En iyisi sardunyalı balkonu "en güzel balkon" seçerek yazımı bitireyim ve Şebnem İşigüzel'in son kitabına, tacize uğramış bir kız çocuğunu anlattığı "Kirpiklerimin Gölgesi" ne döneyim. Bu yaz da gider elbet, ömrümüzün bir kısmını da yanında götürerek...

Görsel: Buradan

15 Ağustos 2010 Pazar

SEVİMSİZ PAZAR'A RENK KATMAK...

Ankara hala yanıyor. Açık balkon kapısından içeriye kuru bir sıcak, otomobil gürültüsü, egzos kokusu ve ara sıra da akasya çiçeklerinin kurumuş petalleri geliyor. Bu yıla kadar hiç görmediğim biçimde çiçek döktü akasya ağaçları. Sanırım taç yapraklar sıcaktan çabucak kuruyup dökülüyor, düştükleri yerde yeşilimsi beyaz bir halı görüntüsü oluşturuyor. En ufak esintide de yallah balkonlara, odalara uçuyor.

Her zamanki sıkıcı Pazar günlerinden biri, bonus olarak bir de bunaltan sıcak var. Bugün "Hiçbirşey Almama Günü" imiş. Ne zamandır Facebook'da dönüp duruyor. Hiç rağbet etmem bu tarz şeylere ama otomatik olarak uyum sağladım. Sabahtan beri hiçbirşey almadım. Aslında kendimde sokağa çıkabilecek gücü bulsam çok şey alacağım, evde ekmek bile yok an itibarıyle. Muhtemelen çıkmayacağım ve akşam yemeğini de pizza sipariş ederek geçiştireceğiz. Dedim ya sevimsiz Pazar. Tüm enerjim tükenmiş durumda, vücudum desenli olsa evde seçilmeyeceğim, eşya gibiyim. Oradan kalk, oraya yat. Kendimi eski filmlere verdim, çocukken izlediğim (ya da izleyemediğim) ve tamamen unuttuğum klasiklere. İşe İtalyan sinemasıyla başladım ve Vittorio de Sica yapımı iki film izledim.

İlki "İtalyan Usulü Evlilik". Güzelliğinin doruğunda Sophia Loren ve hiç kanımın ısınmadığı Marcello Mastroianni'nin rol aldıkları bir komedi. Randevu evinde çalışan Filumena ile zengin işadamı Domenico'nun iniş-çıkışlı ilişkilerini konu ediyor. İzlerken Belgin Doruk-Ayhan Işık ikilisinin filmlerine gitti aklım. Vakit geçirmek ve Sophia'nın muhteşem vücuduna bakıp parmak ısırmak için ideal.

"Bisiklet Hırsızları"na gelince; hakkında ne söylenir bilmem, sinema tarihine damgasını vurmuş filmlerden biri işte. İlkgençliğimde tek kanallı TRT'de izleyip hayal meyal hatırladığım bir filmdi. Bugün tekrar izleyince bu filmi aklımda tutamadığım için kendimi kınadım. 1948 yılında, ilkel sinema teknikleriyle çekilmiş bir yapımın 60 küsur yıl sonra insanı bu kadar etkilemesi Vittorio de Sica'nın yönetmenliğinin ölçüsü olsa gerek. Sırada yine aynı yönetmenin bu defa gayet iyi bildiğim ama bir kez daha izlemek istediğim "İki Kadın"ı var. Bu haftayı Vittorio de Sica haftası ilan etmiş bulunmaktayım, haydi hayırlısı...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

GÖNÜL ŞENLİĞİ

Balkondaki domatesler:

Böyleydiler,

Böyle oldular...

13 Ağustos 2010 Cuma

CERMODERN'DE NE VAR NE YOK?

İflah olmaz bir deliyim ben. Mutfağı su basınca sinirden sabaha kadar dön dur, sonrasında da saatlerce kirlenen yerleri temizleyip dezenfekte etmeye uğraş, iş bitince de oturup dinleneceğine sıcakta at kendini sokaklara. Eve dönünce de ah dizim, vah dizim diye sızlan. Oh olsun bana, hakettim.

Gelgelelim bu programı kaç gün öncesinden yapmıştık kızkardeşle. Zaten mutfakla uğraşmaktan sabahki etkinlik yalan oldu bari öğleden sonrakini gerçekleştirelim dedik. Birşeyi kafaya koyunca yapmalı.

Cermodern'e ne zamandır istiyorduk gitmeyi, kısmet su baskını gününeymiş. Vagon tamir ve cer atölyelerinin restorasyonuyla hayata geçmiş Cermodern. Böylece istasyonun arka bölümünde harap ve işlevsiz olarak çürümeye terkedilmiş binalar Ankara'nın önemli bir açığını kapatıp sergi ve konferans salonlarıyla kültürel yaşama katkı sağlamaya başlamışlar geçen yıldan beri.







Üst ve alt katlardaki salonlardaki sergileri gezip bazılarını sizler için fotoğrafladım. El çekimlerinden oluşan bir dizi fotoğrafın altına kendi elimizi koyup kendi çekimimizi yapmayı da ihmal etmedik. Cer Mağaza adındaki satış bölümünde ise harika tasarım eşyalar satışa sunulmuştu lakin hayli tuzluydu fiyatları. Blogdaşımız Sineksekiz'in defterleri de gözüme çarpanlar arasındaydı.

Ben Cermodern'i çok sevdim, fırsat buldukça uğrayacağıma emin olun. Ankaralı sanatsever blogdaşlarıma da gidip görmedilerse ziyaret etmelerini öneriyorum, pişman olmayacaklardır.